Çocukluğumun radyo anısı ve devletli bir acı

HomeManşet Haberler

Çocukluğumun radyo anısı ve devletli bir acı

Mazlum Çetinkaya

bilûrê zaroktiya min

Egîdê Cimo’ya…

 

Eski bir radyo anısı sesindir hatırladığım senden bize kalan, çocukluğum ve Erivan hatırası o sesin, akşam altı olduğunda. Dilimizi yasak bir ekmeğe doğruyorlardı, kilimler gözyaşının altında işliyordu vatansızlığımızı.

Uzak ve ince bir ses olup bir kamıştan kopan sızılı o uzak sese komşu ülkeden bir balaman eşlik ediyordu.

Çocukluğumun sesi, hatırası, kayanın haykırışı, bağdaş kurup oturarak dinlediğimiz “gulê marûmê…”

Konuşsak suç oluyorduk kara tahtanın önünde, çocuktuk, ellerimizde, parmak uçlarımızda sebebini bilmediğimiz okullu bir acı!

Bir kavaktan yankılanıyordu sesin, akşam eve dönen işçilerin sefer taslarındaki yoksulluğa vuruyordu…

Suda sessiz bir matem oluyordu gölgesi kadınların. Uzun ve uzak bir coğrafyanın hatırını sanki gözlerine dikiyorlardı.

Bahçesindeki toprağı eşeliyormuş ya Karapet, yol yürüdüğünüz o anının toprağına büyümüş sesin.

Meyden çıkan nefesin çiçekler doğurmuş Karapetê Xaço’nun mezarına.

Erivan’da bir piyanonun üstünde kalan buğu bir başka parçamızda enlemlerimizin matemi oluyor gözlerinde dağlı bir ihtiyarın.

Karşı dağlara kar yağmıştı, umudun üstüne, özgürlüğün ve tarihin üstüne, beş parçaya…

Uzun dalga bir yoksulluğun üstüne kısa dalga bir radyonun sesi vuruyordu. Bağdaş kuranlar uzun bir sessizliğe gömülüyordu başlarını avuçlarının arasına alıp…

Baharı çağırıyordu türküler, damların üstünde unutulan çocukluğumuz, ceviz ağacının gölgesinde yetişmeyen umutlar gibi. Tükenmedi memleket, bak Van’da senin sesini çoğaltan çocuklar var, çocuklar bir umut, görmese de kimse çocuklar bir umut, sendeki özlemin coğrafyasında…

Panzerlere haykırıyorlar nefesini senin bir kamıştan doğurdukları nefesini, Van’dan Erivan’a.

Yorgun bir yüzün hasret türkülerine ses olan kavalın miri (mîrê bilûrê) Egîdê Cimo.

Bir kayanın yamacındaki ağıttan özgürlüğü seslendiriyorlar, toprağa ekilen stranlar boy veriyor kayaların arasında, rüzgâr kuşları öpüyor.

Dağların eteklerinde siyah kıl çadırlarda Koçerler ve ezgiler yan yana uyuyor.

Göç ve insan birlikte yürüyor Van’dan Erivan’a, ölüm ve gurbetin ağzında vatan özlemidir Egîdê Cimo.

Eski bir radyodan duyduğum o sesini, çocukluğumu, bir kar yığını hasretimi yeni bir göç yoluna hazırlanırken şu sokaklara bırakıyorum. Gözyaşlarını kilimlere tarih yapan acı, “yıkılsın evin” diyerek her sabah beddua eden gözyaşı…

Sesin yankılanırken senin, hoşça kalın diyor bazıları, kimi yaralıyordu acaba hoşça kalın sözü, gidenleri mi yoksa geride kalanları mı?

Geride kalan nefesi bir veda tümcesi gibi yankılanıyordu radyodan, herkes susmuştu, kalbim üşümekle utanmak arasında çırpınıyordu.

Ateşler içinde uyanmıştım, eski bir toprak evdeydik, rüyamı dolduran Akdeniz kokusu… Başucumda dayım ve annem “yorganı atın üstüne üşüyor çocuk” diyorlardı. Ateşle hayat arasındaki kısılmış gözlerimi açmaya çalışıyordum, mevsimlik işçiler Çukurova’dan dönmüşlerdi, babamın getirdiği portakalları soyuyordu annem; içi yanıyor, yerse iyi olacak, iyileşecek, bu kış geçecek oğlum, diyordu.

Pilleri zayıflamış radyonun sesi ha kesildi ha kesilecek, o arada babam dört tane pil çıkardı ahşap valizinden “gelirken almıştım, oğlum radyo dinler belki diye.” Takılan büyük boy pillerle can geliyor radyoya yeniden, sesi yükseliyor…

Saat kaç, bilmiyorum!

Benim de gözlerim açılıyor portakalların kokusuyla…

İnsan insanın yası olmamalı yarını olmalı, diyordun…

Haberler başladı, herkes sus pus olmuş, “büyük biri” konuşuyor; herkes kendi anadilini konuşacak bundan sonra, diyor!

Konuşuyorum ve suç oluyorum kara tahtanın önünde, çocuktum, ellerimde ve parmak uçlarımda sebebini bilmediğim devletli bir sızı…

Kulaklarımda Egîdê Cimo’nun sesi.

 

 

 

 

 

 

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments