Dünden Geleceğe Denizler

HomeManşet Yazarlar

Dünden Geleceğe Denizler

Size Deniz’i nasıl anlatabilirim ki? Ya da Hüseyin’i ya da Yusuf’u? Hiç şüphe yok ki her bir devrimci, en az benim kadar iyi tanır onları. Peki o zaman neyi anlatabiliriz? Neden her yıl dönümünde uzun uzun konuşmalar yaparız o halde. Herkesin tanıdığını, herkesin bildiğini neden anlatırız? Yoksa vaz mı geçmeliyiz artık bu işlerden. Yoldaşlarımızın, önderlerimizin, bizlerin hamasetine ihtiyaçları mı vardır? Ve bütün bu sorulara, kurumuş yüreklerin ve mücadele kaçkınlarının vereceği cevap belli değil midir?

Ama yine de bir yerlerde eksikler var. Yine de bir yerlerde yanlışımız var.

Gerçekten de yapılan anmalara baktığımızda bazılarının sadece ağlamak ve ağlatmayı kendine görev edindiğini görüyoruz. Bol eyyam, bol hamaset içeren bu anmalar, kitleye gözyaşı, acı ve kederden başka hiçbir şey vermeyecektir oysa. Kederin kaderden türediğini düşünürsek (tersi de doğrudur) bu tarz iç bunaltıcı anmaların mücadeleye faydasından çok zararı olduğunu söyleyebiliriz.

Aslında bu gözyaşı edebiyatının, solun lügatına 80 yenilgisiyle birlikte egemen olduğunu söyleyebiliriz. Birkaç istisna hariç, yenilgi sonrası tüm şiirlerde, şarkılarda, roman ve öykülerde bu yenilgi psikolojisinin derin izleri vardır. Bu arabesk yapıtlar, içki masalarında umutları ve devrimcim ruhu meze diye tükettiren, insanın kendi gücüne kendini yabancılaştıran, yoldaşlarından birlikte mücadele etme kararlılığı ve azmi almak yerine, kendine acıyan bir tipoloji üretmesini sağlamışlardı. Sola küfür eden, geçmişte yaptığı her şeyi olumsuzlayan, mücadelenin zenginliği içindeki tekil örnekleri, mücadelenin zafiyetine indirgeyen ürünlerin de çoğunluğu bu döneme aittir.

Devrimcilerin kendilerini mağdur değil, muhatap olduklarını görmelerinin yerini alan bu fatalist yaklaşım, ideolojide, politikada ve pratikte de deformasyonunu sürdürürken, en büyük deformasyonu ise bireyin kendisinde yaptı. Kişi devrimci olduğunu unuttu. Özne olduğunu unuttu… Kendine ve sınıfına yabancılaştı. Bu onu yalnızlaştırdı. Yalnızlık ise korkuyu korkaklık boyutuna getirerek, çürümeyi hızlandırdı. Böylece sevgisiz, zırvalayan, ben veya ama demeden cümle kuramayan, bencil bir insan biçimi ortaya çıktı.

Bu insan biçimi ise farkında bile olmadan, düzenin propagandisti oldu. Artık ağızlarını her açışlarında, dün yoldaş dediklerine, dün önder dediklerine, dün halk dediklerine, hakaretler yağdırmakta tereddüt etmediler. Üstelik, loş ışıklar altında, kendi umutsuzluklarını ve çürümüşlüklerini toplumun geniş kesimlerine yaymaktan da geri durmadılar.

Oysa Denizler, İbolar, Mahirler bize başka bir dünyanın kapılarını açmışlardı. Onlar Filistin halkıyla dayanışarak, bize enternasyonal dayanışmayı gösterdi. Onlar; idam sehpasına giderken “Yaşasın Kürt ve Türk halkının özgürlük mücadelesi” derken, İbo’yu anlatmışlardı bize. Adalılar türkü söylerken susardı bütün namlular, Kızıldere’de devrimci dayanışmanın ne demek olduğunun dersini verdiler bizlere. İdam sehpaları tekmelenirken, teslim olunmazken, ser verip sır verilmezken işte hep aynı şeyi gösterdiler bizlere: devrimci sonuna kadar kararlılıkla gidendir.

İşte, canları pahasına öğrettikleri bu dayanışma ve kararlılık, yenilgiden nasıl zafer çıkarılabileceğinin de derslerini içeriyordu. Yetmişli yılların başında cunta karşısında yenilen bu üç devrimci hareket, yenilirken önder kadrolarının duruşuyla gösterdiği kararlılık ve özveriyle, kendinden bir sonraki dönemin mücadelesinin kıvılcımı olmayı da başarmıştı. İşte, 78 devrimci mücadele dalgası böyle ortaya çıkmıştı. 80 öncesi devrimci mücadele tüm yiğitliğine, tüm kararlılığına ve tüm cesaretine rağmen, mücadeleyi zaferle taçlandıramamış ama yine de Denizler’den, Mahirler’den, İbrahimler’den aldıkları ateşi büyütüp, toplumun en geniş kesimlerine yaymayı başarmıştı.

Denizler’in ardından, bugün 78’liler olarak adlandırılan kuşak ise, bir önceki mücadeleden devrimci dayanışma ruhunu almayı ise başaramamış, 80 darbesine karşı örgütlü ve sokakta bir direniş ile karşı koymayı yaygınlaştıramamış ve böylece uzun bir örgütsüzlüğün ve dağınıklığın da müsebbibi olmuştur.

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden, daha çok Deniz diyeceğiz, Filistin ve tüm ezilen halklarla birlikte mücadele edebilmek için.

İşte bu yüzden sırf bu yüzden, daha çok Mahir diyeceğiz, Kızıldere’de Denizler için, devrimci dayanışma için.

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte daha çok İbrahim diyeceğiz, tüm halklar için, direnmenin ne demek olduğunu anlatmak için.

Deniz’i, Mahir’i, İbrahim’i bir sonraki kuşaklara tekrar tekrar anlatacağız.

Daha çok mücadele için, genç filizler yeşertmek için, kurumuş yüreklileri silkeleyip sırtımızdan atmak için, yeni bir dünyayı yeniden mümkün kılabilmek için, karalılıkla son noktaya kadar gidebilmek için, devrimci dayanışmanın boş bir laf değil, hayatlarımızı adayacak kadar gerçek, kaçınılmaz, zorunlu olduğunu anlatabilmek için, bize bırakılan sosyalist devrimci duruşu bir sonraki nesillere ve mücadelenin derinliklerine yayabilmek için, mağdur değil muhatap olduğumuz için, er ya da geç bu kokuşmuş köhne düzeni tarihin çöplüğüne atmak için;

Daha çok Mahir daha çok On’lar, daha çok Deniz, daha çok İbrahim, daha çok direnç diyeceğiz. Ve eksiksiz, Ulaş’tan Taylan’a, Cevahir’den Sinan’a tüm önderlerin, sıra neferlerinin isimlerini mücadeleyi ileriye taşıyarak yaşatacağız.

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments