Gangsterlik, çoğu zaman bireysel suçlulara atfedilen bir kavram gibi görünür. Oysa uyuşturucu ticaretinden kumarhane işletmeye, tehditle insanlara yolsuzluk yaptırmaktan insan kaçırmaya, haraç toplamaktan zorla fuhuşa sürüklemeye kadar uzanan bütün bu suçlar, tarih boyunca yalnızca bireylerin değil, devletlerin de yöntemleri olmuştur. Kendi çıkarı, kazancı veya iktidarı için her türlü kötülüğe başvurmaktan çekinmeyen yapılar yalnızca sokak çeteleri değildir; kimi dönemlerde devletler de aynı mantıkla hareket etmiş, suç örgütleriyle yarışacak ölçüde şiddeti kurumsallaştırmıştır.
1917’ye kadar dünya üzerindeki hemen bütün devletlerin kuruluşu, kölelik, engizisyon, toplu katliamlar ve soykırımlar gibi ağır suçların gölgesinde gerçekleşti. Ulus-devlet dediğimiz yapıların çoğu, bu tarihsel şiddetin üzerine inşa edildi. Ancak 1917’de emekçilerin kendi devletlerini kurmasıyla birlikte insan için, insan ihtiyacına göre üretimin mümkün olduğu; şiddetin, ölümün ve yok etmenin zorunlu olmadığı bir toplumsal model görünür hâle geldi. Bu model, dünya nüfusunun geniş kesimlerinde umut ve sempati yarattı. Emperyalist güçler bile bu yeni toplumsal düzen karşısında geri adım atmak, en azından bazı kurumlara saygı duymak zorunda kaldı: anayasa mahkemeleri, uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler, insan hakları mahkemeleri, savaş suçları yargılamaları…
Bugün ise bu kurumların büyük bölümü işlevsizleştirilmiş durumda. Emperyalizm, uzun yıllar boyunca yürüttüğü ideolojik ve ekonomik saldırılarla insanları sosyalizmden soğuttu, sosyalist devletleri zayıflattı ve yok etti. Kendi kurduğu “hukuk” ve “demokrasi” mekanizmalarını da birer birer tasfiye ederek yeniden gangsterleşen bir dünya düzeni yarattı.
Artık barbarlığın failleri, popüler kültürdeki anlamıyla “korsanlar” ya da “çeteler” değildir. Bugünün korsanları, uluslararası güç mücadelelerinde ekonomik, siyasi ve askeri baskıyı araçsallaştıran büyük devletlerdir. Ülkeleri birbirine düşürmek, toplumların içindeki etnik ve inanç farklılıklarını çatıştırmak, günümüz ırkçılığı ve dinciliğini birer silaha dönüştürmek bu düzenin en etkili yöntemleri hâline gelmiştir.
Peki buna karşı insanlık nasıl duracak?
İnsanın diğer canlılar ve doğayla uyum içinde yaşamasının ilk adımı, doğaya hükmetme fikrinden vazgeçip onun bir parçası olduğunu içselleştirmesidir. Yaşamı yok ederek değil, var ederek sürdürmek; ihtiyaç kadar üretmek; doğayı tahrip etmeyen bir yaşam biçimi geliştirmek artık bir tercih değil, zorunluluktur. Aksi hâlde gelecek kuşakların istikbali kalmayacaktır. Gerçek “beka” meselesi tam da budur: gezegenin, yaşamın ve insanlığın sürdürülebilirliği.
Barış, huzur, ekmek, su ve güneş herkes için eşit olmalıdır. İnsanlığın ortak geleceği, ancak eşitlik, dayanışma ve doğayla uyum temelinde kurulabilir.
Bugün yaşadığımız her çatışmanın arkasında, yaşam alanlarımızın gasp edilmesi yatıyor. Bu gerçeği kavradığımız anda şunu da kabul ederiz:
Hava, toprak, su, güneş, madenler, ormanlar ve denizler hiçbir devletin, grubun ya da bireyin malı değildir; bütün insanların ve tüm canlıların ortak yaşam alanıdır. Bu yaşam alanlarını korumak için insanlar ve canlılar, doğayla iç içe birleşerek haydutlara karşı ortak bir savunma hattı kurmak zorundadır.







