Çıkmaz akıllardan bir türlü, eski bir masal gibi… Ancak bu masalın kahramanları hiçbir zaman mutlu sona ulaşamadı. Onlar, serin havada, öğlen sıcağında, karanlık çökerken ve şafak sökerken katledildiler. İşlenen tek suçları ise yalnızca yaşamak, üretmek ve sevmekti.
Bir ev hanımı, akşamüstü evinin sessizliğinde saçını tararken belki de o anda ölüm fermanı yazılmıştı. Çocuklarını emniyete almak için onları ninesine bırakmıştı; o sırada katil ise çoktan hazırlıklarını tamamlamıştı. Onun suçu, yaşamın sıradan akışı içinde bir anneye, bir eşe, bir evin nefesine sahip olmaktan başka neydi ki?
Bir başkası, ekmeğini kazanmak umuduyla soğuk ikliminden kopup sıcak Akdeniz’in kıyılarına gelmişti. Annesinden, köyünden, çocukluğunun geçtiği topraklardan ayrılırken, bir göletin karanlık sularına atılacağını nereden bilebilirdi? Onun suçu ise yalnızca ayakları üzerinde durabilmek, kendi hayatının sorumluluğunu alabilmekti.
Üç işçi, öğlen sıcağının en kavurucu anında yan yana boşluğa düşerken, onların tek kabahati üretime katılmak, ailelerine ekmek götürebilmekti. Anne, baba, evlat… Hepsi çocuklarına bakabilmek için alın teri döküyorlardı. Ne var ki alın teri, sömürü çarkının kanlı dişlileri arasında sıkışıp kaldı ve onları da o dişlilerin arasında paramparça etti.
Hepsi sonunda bir şiddet dalgasına kapılıp gitti. Geride yalnızca yetimler, tarifsiz acılar ve karanlığa gömülmüş bir gelecek kaldı. Katiller bununla mı mutlu oluyor? Bu sorunun cevabı, tarihin en karanlık sayfalarında gizli. Çünkü her katliam, her sömürü düzeni, her şiddet dalgası yalnızca bir insanın hayatına son vermekle kalmaz; aynı zamanda bir toplumu, onun hafızasını, kültürünü ve umudunu da öldürür.
Bir anne saçını tararken, bir baba ekmeğini kazanırken, gençler üretime katılırken öldürülüyorsa; bu artık yalnızca bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda kolektif bir çöküştür. Çünkü böyle bir toplumda yaşamın kendisi bir suça dönüşmüş, varoluşun en temel hali bile tehdit altına girmiştir.
Bu noktada acıyı yalnızca dile getirmek yetmez; acıyı örgütlü bir hafızaya, dirençli bir bilince dönüştürmek gerekir. Katledilenlerin sessizliği, bizim sesimizde yankılanmalıdır. Onların tek suçu yaşamaksa, bizim tek görevimiz onların yaşamını unutturmamak, onların anısını geleceğe taşımaktır.
Acı, bir masal gibi anlatılırsa unutulur. Masallar tatlı dillere, oyalayıcı kurgulara ve çoğu zaman teselli edici sonlara sahiptir. Oysa buradaki acı, teselliye sığmayacak kadar derindir. Ama biz bu masalı unutmayacağız. Çünkü bu masalın kahramanları, bizim geleceğimizin direniş motifleridir. Onların sessiz çığlıkları, bizim haykırışımız olana dek; onların uğradığı haksızlık, her sokağa, her eve, her yüreğe işlenene dek durmayacağız.
Ve belki de o gün, katledilenlerin sessizliği nihayet kırılacak; tarihin karanlık sayfaları arasında unutulmaya terk edilmiş isimler, yeniden anılacak ve her bir hayat, onurlu bir direnişin parçası olarak hatırlanacaktır.












