“Ateş hırsızları” diyorlar bizlere. Dur hemen kızma, bu kötü bir sıfat değil. Sen bilmezsin. Ben de bilmiyordum. Mitolojide bir tanrı var, adı dur bakayım, ha hatırladım, Adı Prometheus!
MEHMET SÖNMEZ
Sevgili Tamer,
Sık sık geleceğim dedim ama gelemedim. Özür dilerim. Gelemedim işte ya, sorma. Hiçbir şey düz yürümüyor. Bütün ülkede, hatta bütün dünyada. Sistem öyle çöküyor ki üzerine, ekmekten başka bir şey düşünemiyor insanlar. Düşmüşüz yaşam derdine. Habire kovalıyoruz, hiç ölmeyecekmiş gibi. Oysa her gün ölüyoruz, milim milim, saniye saniye. Arkadaşları soracak olursan, kimse kimseyi görmüyor. O birbirlerinden ayrılmayan yoldaşlar, eylem insanları ayrı düştüler. Yok öyle hemen politik ayrı düşme sanma. Bak neler oldu. Kimi iş insanı oldu, kimi “Sosyalizm kadın sorununu çözemez” diye feminist oldu. Feminist olan erkekler bile oldu. Şaka gibi. Kimi aktivist, kaşif, kimi de yazar oldu, kitap yazıyorlar. Tarih anlatıyorlar. Saz çalıp, türkü okuyorlar bazıları. Şiir yazıyorlar epik. Seni, bizi anlatıyorlar. Bunlar, kötü şeyler değil, hatta erdemli değişiklikler. Çünkü çok kötülerimiz oldu. İçeriden dışarıyı bölüp parçalayanlar, “durun, geliyorum” deyip çıkanlar, çıkıp sırra kadem basanlar oldu. Köşeyi dönüp, iş insanı oldular, kulağımıza geliyordu. Mafyacılık yapanlar mı dersin, cebe indirmek amaçlı hırsızlık gibi soygun yapanlar mı, oldu. Hepsi oldu işte.
“Ateş hırsızları” diyorlar bizlere. Dur hemen kızma, bu kötü bir sıfat değil. Sen bilmezsin. Ben de bilmiyordum. Mitolojide bir tanrı var, adı dur bakayım, ha hatırladım, Adı Prometheus! Mitolojik devrimci. Yarı tanrı yarı insan diyorlar. Saçma geliyor. Ama adı üzerinde “mit”. Ama tanrılara kafa tutan, onlardan ateş çalan biri. Ateş; bilim, çağdaşlık, sanat demekmiş. Mitoloji oğlum bu, uyduruyorlar işte. Yoksa ateş nasıl çalınır ki?! Bankaya girersin paraları kamulaştırırsın, olur biter. Yani Tamer’im, artık silahlı Propaganda temel, diğer ekonomik, demokratik mücadeleler tabi ve tali değil artık. Yani öyle eline silahı al, eylem yap devri biraz zor. Ama teknolojiyi arkana alırsan belki. La Casa De Papel. Anlarsın ya… Bir tarihler bizim Migros kamyonlarını kamulaştırmamız gibi. Bu konuya nereden geldim? Sen mi sormuştun? Ha hatırladım. Ne diyordum? Kimse kimseyi görmüyor. Zaten üç kişi kaldılar senden sonra geriye bıraktığın yoldaşların, ardılların yani. Üç kişi! Onlar da beşe bölündü. Bana söyler misin Tamer, üç, beşe nasıl bölünür? Matematiğe aykırı değil mi bu? Değil aslında. Bizim ülkede bu da olur. Gerçi bizim örgütlerle bir ilişkimiz yok ama insan üzülüyor gene de. Ha Biber’i, Ali’yi, Yusuf’u, İsmail’i… soracak olursan hepsi iyiler, beraber olduğumuzda hep seni anıyoruz.Her zaman bir eksiğiz.
Yaralanmak iyidir, akarsu gibi.
Her neyse.
Havalar güzeldi üç beş gün öncesine kadar. Güllük gülistanlıktı. Ekolojik denge bozuldu, ondandır dediler. Ama şimdi manyak bir yağmur, pis bir poyraz esiyor kuzeyden.
“Bu sabah yağmur var İstanbul da…”
(böyle bir şarkı var, sen bilmezsin, senden sonra bestelendi, “senden sonra” ne garip).
Yağmur ama durmak bilmiyor. Rüzgar kamçılıyor insanın yüzünü. Hele sana gelirken birkaç damla ensemden içime girmez mi? Sinir oldum. Ya sen, ne yapıyorsun olum buralarda? Köpek bağlasan duramaz. Çok kez istedim buraya gelmeyi. Buraya, bu fırtınalı günde seninle burada bir gece kalmayı. Üzerine serilen toprağın sırtına uzanıp yatmayı. Götüm yemedi.

Hava çok soğuk. Kuzeyden esiyor rüzgar.
Ağaç dalları havayı kamçılıyor, ıslık sesi çıkarıyor rüzgar. Kabus filmlerindeki gibi. Oysa önceki gün hava nasıl da güzeldi. Sonbahardan firar etmiş bir gündü. Kızıla çalan, sarının her tonu, turuncu pastel renklerdeki yapraklar yerlerde, dallarda, kuş yuvaları ağaçların yükseklerinde. Lodosun ılık rüzgarları, çalkalanan deniz. İyot kokusu. Ak köpüklü deniz. Beni Bakırköy’e çağırdı. Sana gelmeyi planlıyordum. Ama gelmeden önce Bakırköy’ü getirmek istedim sana. Bakırköy! Çocukluğumuzun şehri. Nereye gidersek gidelim, döndürüp dolaştırsınlar bizleri. Gözlerimizi kapatsınlar. Getirip bıraksınlar bir yere “Burası neresi?” desinler, Bakırköy derdik. Yaşarken bu kadar özlediğimiz bir şehri, mahpus damında da çok özlerdim.
Sen henüz yaşıyordun. Mevsim yazdı.
Sultanahmet cezaeviydi. Bir maymun gibi tırmanmıştım pencerenin demir parmaklarına. Aşağıda gümüş deniz görünüyordu. Cankurtaran sahili. Kulağımı açmış trenin siren sesini bekliyordum. Çocukluk günlerimizden hatırlıyorum, Sirkeci, Bakırköy arası on dokuz dakikaydı. Siren çalardı Cankurtaran istasyonundan. Kalkış sireniydi. Dakika tutardım.
Sen o zaman yaşıyor ve illegaldin.
Tren kalkıyor, ses uzaklaşıyordu. Saate bakıyordum. Cankurtaran, Kumkapı, Yenikapı, Çakıl, Gar gazinosu… Şehzadebaşı’na giderdik. Direklerarası tiyatronun yanında bulunan Turan Sineması, beş film birden oynatılırdı. Gece dönerdik. Yenikapı’ya kadar yürürdük, büfelerin tezgahlarında kalan son lahmacunlar, hardallı sosisli sandviçler ağzımızı sulandırırdı. Kocamustafapaşa; birbirine yaslanan, birini çekince devrilecekmiş gibi duran ahşap evler. Trenin camından ne de güzel görünürdü. Her katı ayrı bir film karesi. Her karesi ayrı bir hayat. Siyah beyaz televizyon ekranı. Kırk mumluk ampullerin aydınlattığı evler, kimi atletli, kimi çubuk pijamalı insanlar. Kimi ayakta bağırıyor, kimi sohbet ediyor, kimi çay içiyor, kimi mutfakta yumurta kırıyor… Sessiz film gibi.
Yedikule, Yedi düvel! Samatya’yı, Zeytinburnu’na bağlayan istasyon. Mensucat santral fabrikası… Orada çalışmıştık. Hasan sokmuştu. İşçiler nasıl sömürülür, görelim istemişti. İlk örgütlenme çalışmasının ardında kovulmuştuk. İşçilerin ihaneti, çok moralimizi bozmuştur.
Tren Zeytinburnu’nda durdu. Yolcu aldı, yolcu verdi. Sen, kapı kenarında duruyordun. Görüyorum seni. Elindeki gazete yüzünü gizliyordun. Bir sivil polis, tanıdık bir yüz, seni tanıyan bir bakış… Hazırlıklıydın, ani bir durumda bilek gücü ile kapıyı açacak, gerekirse giden trenden atlayacaktın.
Sen hala yaşıyor ve illegaldin.
Adın eşkalin belirlenmiş, afişlenmiş, duvarlarda fotoğrafların var:
“Halk düşmanı, görüldüğü yerde vurulacak.”
… Ve her defasında başka bir fotoğrafın var afişlerde. Gazeteler manşet atmıştı: binbir sürat!
Tren siren sesi çaldığında ben Sultanahmet cezaevinin parmaklıklarında seni takip ediyordum. Saatime göre Yenimahalle istasyonundaydın. Elinde katlanmış gazete. İllegal yüzünü gizliyordun. Hasan da hep böyle yapardı. Bir kaç dakika sonra Bakırköy istasyonunda olacaktın. Birkaç dakika… Ben hala bir maymun gibi pencerede, demir parmaklara yapışmış, kulağımı siren sesine bağlamıştım. Saatime baktım. Bir dakika sonra tren Bakırköy istasyonunda duracaktır. Tekrar saatime baktım.
Sen hala yaşıyor ve illegaldin.
Tren Bakırköy istasyonunda durdu, yolcular indi. Olağan hareketlerle yürüdüler. Turnikelerden geçerek merdivenleri çıktılar. Kimi İstasyon Caddesi’ne doğru, kimi meydana doğru yürüdü. İstasyon Caddesi’ne yürüyenlerin yolu ayrıldı. Kimi Ebuzziya Caddesi’nden sahile, Ataköy plajına gitti, kimi İstanbul Caddesi’nden Morsümbül Sokağa saptı. Sen, inmedin trenden. Devam ettin. Yeşilyurt, Yeşilköy, Florya… Kim bilir nerelere gittin. Kokunu kaybettim. İzini sürmedim. Bir süre baktım yüksekten denize. Uçan martılara. Hayal ettim, demir parmaklıklara yapışmış, izini kaybetmenin hüznü ile ranzama döndüm. Gözlerim tavanda, aklım sendeydi. Bir martı gibi uçtum birden. Sahil üzerinden Bakırköy’e doğru. Önce seninle ilk tanıştığımız okula, Taş Mektep’e geldim. Okul sıralarında izlerimize baktım. Müdürün odasına girdim gizlice. Okul kayıt dosyalarına baktım. 1966 – 67 yılları olmalıydı. Buldum, fotoğraflarımızı gördüm. Tamer, ne güzel bir çocukmuşsun. Kara kaşlı, sarı saçlı… Gözlerindeki ifade ne kadar yaramaz, esmerlik sevimlilik yansıtıyordu.
Uçtum tekrar. Senin evinin önüne geldim. Yurt Sahibi Sokak, Arda Apartmanı No:10 Kat 4. Giriş mermer merdivenler üzerinde çalkalama yani yazı mı, tura mı? oynardık. Yutulan yutandan borç alırdı.
Demir bilyeli patenlerimizle en çok asfaltın olduğu yere Ataköy’e giderdik. Ataköy. Yıllar sonra plajında cankurtaran olarak çalışacağımız Ataköy…
Hatırlıyor musun? Plajın aile kabinleri vardı. Arka tarafları sakin ve sessizdi. Açık hava eğitim çalışmaları yapardık. Sen, ben, Biber, Ali. Sovyet yazar Ostrovski’nin ‘Ve Çeliğe Su Verildi’ romanını okurduk. Toplumcu gerçekçi bir roman. Pavel vardı roman kahramanı. Ona özenirdik. Büyüdüğümüzde onun gibi olmak isterdik. Henüz 14 yaşlarındaydık. Pavel, olumlu kahraman tipiydi. Ve kendimizi ona çok benzetirdik.
Tarık Akan gelmişti yanımıza. Kolektif kitap (hemde roman) okuduğumuz görünce kitabı elimizden alıp, bakmıştı. Hiç unutmadık bu anı. “Ne lan komünist mi olacaksınız?” demişti. Tarık, kartpostal çocuğuydu o zamanlar. Salon çocuğu. Genç kızların rüyası. Bugün belki hoş, nostaljik olarak izlediğimiz filmlerin jönü. Aradan yıllar geçecek. O da politik olacaktı. Sosyal içerikli filmler çekecekti. Biz Migros kamyonunu kaçırıp, halka dağıtacak, o senden ilham alarak senden sonra çevirdiği filmlerde bu eylemin kahramanı olacaktı. Ben de bir yazımda, “Filmler mi hayatlarımızı anlatır, hayatlar mı filmlerimize konu olur?” diyeceğim. Hayat böyle bir şey sevgili Tamer.
Aradan yıllar geçti. Tarık Akan da göç etti. Ama sen hala yirmi iki yaşındasın. Ne ayak? Ben oldum altmış iki. “Oha” dediğini duyar gibi oldum. Bak dalga geçme. Burada olsaydın sana şu an nasıl olacağını anlatırdım. Bir kere o altın sarısı, ince telli saçların, hani yüzüne düştüğünde nefesinle oynattığı saçların muhtemelen olmayacaktı. Yani kel olacaktın. Ama kafatasın yuvarlaktı. Dökülmemiş yerlerini usturaya vururduk. Şimdi kellik moda oğlum. Boyun uzundu. Biraz kambur yürüyordun. Bu seni biraz kısa gösteriyordu. Dişlerin, beyaz ve şans getirdiği söylenen ön dişlerin ayrıktı. Herhalde onlar yerinde olurdu. Ya uzatmayalım yakışıklı olurdun ve giderin vardı.
Ne, bir şey mi soracaksın? O arkadaşı merak ediyorsun, anladım. O arkadaş 25 yıl sonra ortaya çıktı. “Evet beyler nerede kalmıştık?” deyip kolları sıvadı. Ve bir Allah’ın kulu da çıkıp “Baba sen bunca yıl nerelerdeydin?” demedi. Kartı bastı işbaşı yaptı.
Seni, sizleri anlatmaya devam edeceğim. Dağlara, kuşlara, çiçeklere, böceklere, akan sulara, ağaçlara anlatıyorum. Doğacak bebeklere, büyümüş çocuklara. Yüreklerinizdeki sevdayı, gözlerinizdeki o son aydınlığı anlatıyorum
herkese. Zamanın unutturucu etkisine inat.
Acılar, hafızanın ilacıdır!
Yine geleceğim…











