Kanun hükmünde yalnızlıklar – 4

HomeManşet Yazarlar

Kanun hükmünde yalnızlıklar – 4

 

Sur dibinde yanmış bir güz gülü

                                                                          ez jî xwe re gûlek, gûlek derewîn nixamtim …

                                                                         kendime bir gülü örtüyorum, yanlış bir gülü…

 

Ayrılırken senden, o ikinci kente doğru yol alırken, boynum ikiye ayrılmış gibiydi. Bir parçası sende kaldı boynumun, diğer parçasını, benim olmayan kendimi unutacağım o kente götürüyorum.

Sonrası veda, kendimi çiçeklerden döveceğim bir veda; yoksulluktan döveceğim, yalnızlıktan döveceğim bir veda. İşte kendimin olmayan ama kendimden yarısının bırakacağım o bir kente doğru yol alıyoruz. Gönlümün başkentine, eski acıların; Tahir’den acıların, Musa’dan acıların, Vedat’tan acıların başkentine yol alıyoruz, inkârdan olgunlaşamamış bir kara parçasının başkentine…

Tarih hükmündeki bir inkârdı bu kent şimdi kanun hükmünde bir inkâr olmuş, boynumun yarısını emanet edeceğim bu kent…

Burada da varmış “tarih öncesi köpekler*”, burada da unutulmuş bir geçmiş var, burada da camlar puslu, silahlar her dilden konuşuyor da bir tek kendi dilinden susuyor; hayatın, aynanın ve köpeklerin kendi dili yok burada…

Bıraktığım ilk kentin acısına sarmıştım seni, nasıl geldik buralara kadar, nasıl unuttuk şu çeşmenin sesindeki acıyı, şu duvar nasıl bu kadar çabuk büyüdü; Sur duvarları, kentin anısı duvarlar, kanun hükmünde bir ölümün boy verdiği şu duvarlar…

İki kent arasında bir kış büyüyor, üşüyorum. İki kent arasında unuttuğum bir buğday tarlasında, o sabahın beşindeki yüzüne bir kış yağıyor…

Kalbindeki ağrıyı unutturabilseydim, yüzüme vuran şu cama parmaklarımla dokunup bir ay adı yazıyorum, seni unuttuğum ayın adını.

Canımızı yakıyor camın soğuğu, o senin son çığlığınla bir ovaya doğru giden gecenin çocuktaki korkusu ve yol boyu tabelalar kalbimizi yoruyor…

Ellerimle yolduğum otlar, serçe parmağımı kesen keskin bir bıçak oluyor. “O yârden bir haber verin” diyen Hilar Mağaralarından bir gelinin avuçları ustura gibi bir çığlık oluyor Dijle’nin her sabah uyanan yüzüne…

İrkildim birden cama dayalı kulağıma vuran sesle; “kimlikler, evet kimlikler” diyordu resmi bir ses… Ergani’de kimliklere bir başka bakılıyor, resmi kimliklere resmi bir sesle bakıyorlar, kalekolların kolları o kadar uzundur ki burada çocuklar kum tanesi gibi ekilir yeryüzüne.

Çocuklar da kanun hükmünde yaşıyor…

Bak oğlumuz büyümüş, incecik boyu gibi incecik bir ruhu da var, incecik bir merhameti ve incecik bakan gözleri…

Dayanamıyoruz bu inceliğe, dayanamıyoruz çocukların hayata sunduğu bunca inceliğe; benim ellerim yüzümde seninkiler burnunda, bir hıçkırığı uğurluyoruz.

Hıçkırıklar kanun hükmünde!

Aşkı ve doğuyu anlatmak istiyorsun bana, hava soğuk; git, arkadaşların ateş yakmışlar, bak Sur’dan bir duman yükseliyor “bir duman öldüresiye*” diyorsun.

Oğlumuz diyorum, ekmek diyorum, hasret diyorum, sonra sen; gurbetin diyorsun, gurbetin sana çok yakışıyor, kendimin olmayan bir gurbetin bana yakıştığını anlatıyorsun…

Gurbetim ölümüm oluyor o an. Hiç kimse bu kadar yakın mesafeden beni öldürmemişti,  ağzımın içine yiğitliğimi bu kadar yakın mesafeden hiç kimse gömmemişti.

Bir gülü örtüyorum üstüme, yanlış bir gülü, Sur dibinde yanmış bir güz gülünü.

Arkadaşlarım geliyor, kalan arkadaşlarım, ölümden kalan arkadaşlarım geliyor. Çoğu ölmüş; bir kısmı şaraptan, kalanların çoğu da sevmekten ölmüş.

Gitmeden bir “ağıt ağacı” dikelim diyoruz şuraya, belki bir gün göverir bedenlerimize göğ erirken.  Soğuk ellerinle yakılan ateşe doğru uzaktan bir ağıtı tutuyorsun, ağıtlar ateşin üstünü örtüyor!

Ama burada ağıtlar da kanun hükmünde diyorsun…

Yüzüne senin her şey yakışıyor da ayrılık yakışmıyor, hüzünden bir gitmek yakışmıyor, saçlarına kül vurmuş gibi, ellerim diyorum bu kadar mı acımasızdı, bu kadar mı kimsesizdi senin içindeki yalnızlıklar…

Dijle’ye sırtını vermiş gibi bakıyorsun yüzüme; git artık,  git diyorsun…

 

Mazlum Çetinkaya

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments