Kendini sözle boğanlar

Mazlum Çetinkaya

İnsanın terk edemediği şeyleri vardır, giderken, uzaklaşırken dönüp dönüp tekrarlayarak ardına baktığı. En çok çocukken oyun oynadığın yerlere bakarsın veya sana oyun oynanan yerlere. Eskimiş bir vitrinden düşen bir bardak gibidir insan, kırılabiliyor son bir kere daha ardına bakarken.

Öyle gitmişti…

Söz hayatın içindeki o incecik bir tohumdur; umudun, ölümün, teslim olmama hallerinin ince tohumudur söz, yaşatır, yaşatmalı.

“Şiir, sadece bir övgü biçimi değildir” demişti küçük kasabanın birinde ellerini kaybeden yoksulluğun annesi. Yüzüne baktım sonra, kollarına, elleri ayrılmak olmuş kollarına… Sevmek denilen şeyin açılımını yaptı, duvarlara işlediği anıların, kırılmaların, dökülen bir pencerenin içine her sabah vuran ışığın açılımını yaptı, bin yıllık, belki de daha uzun bir hikâyenin açılımı…

Şiirin bir sevgi biçimi olduğunu da anlattı, elinde tutuğu bir kitabın kapağındaki mitolojik bir görselin üstüne dalgın dalgın bakarak. Bir ben bir de saygısında kusur etmeyen o eski duvar vardı anlayan, geri kalan dünya kendi halineydi.

İçimden dedim, şiir bir sevgi midir, bir nefret midir, terk etmek hali midir, kalmanın kısa yolu mudur, ölümün uzun yolculuğu mudur, bilmiyorum… Bunca söz yığını altındayken, bu kendimden yorgun halim nedir derken; uzaktan bir güzyaşı aradı beni, konuşan bir güzyaşı, kendi halini unutup annesini yitiren dişi bir peygamber gibi “halime”sine ağlayan bir güzyaşı…

Sen o beyaz elbisen altında eski tragedyaları sıralıyordun, eski tanrıların çıkar ilişkilerini, kendi içine yumak olmuş eski bir tarihi anlatıyordun, eski bir savaşı…

Cinsiyetten, cinnetten ve cinayetlerden yorulmuş sesindeki serzenişini duyunca; şiirin bilerek ve isteyerek kasten kendi cinayetimi işlediğim bir yığın söz olduğunun farkına vardım.

Şiir benim kendime kıyma biçimimdi sanki.

Olmayan o ellerine aldığın o kitaptan bana anlattıkların, anladıkların ve uzaktan bir aşkın son cinayetim olduğunu ve artık ardıma bakmamam gerektiğini söylerken; sonra, onunla dokunduğumuz kapıların, incindiğimiz sözlerin, güldüğümüz zaferlerin, yitirdiklerimizin ve kazandıklarımızın farkını anlatırken bir duvar bir de ben anlıyordum bütün bu söylenenleri…

Yıkılmış bir duvar ancak anlayabilirdi bütün bu söylenenlerini ve bir de kendini sözün altında boğanlar; şairler, aklına mukayyet olmayanlar…

Geceyle konuşurken başka bir şehir tabelasının içinden içeri doğru girdiğimi fark ettim. “Durun dedim, durun inmeliyim ben burada; başka bir yolculuğu kalbim kaldıramaz artık.” İndim, karanlık bir yol kenarında seni aradım, sana seslendim, gökyüzünde kalan son yıldıza bakarken haykırdım, haykırdım, haykırdım geceye…

Bir ses, uzaktan bir ses karşılık verdi bana; çok güzel oynadık değil mi dedi, bak ben sevmiş gibi yaptım seni; sen de inanmış gibi oldun, diyen bir ses… Başka bir gökyüzü altından seslendin gibi sanki ve o kadar uzak ki ve o kadar karanlık ki her şey.

Bir deli yaklaştı, karanlığın tanrısı deli, uyan dedi bana, uyan, bütün bunlar bir oyun, bütün bunlar kendine verdiğin yorgunluktan kalan güneşe özlemin sancısıdır dedi.

Yakama bakarken kırılan yakama; kırılan bu yakamızı düzeltebilecek bir dünya var mı, bir aşk var mı dedim karanlık tanrısına, kayboldu birden!

Uyandım, sağa koştum, sola koştum, tanıyan biri vardır dedim belki, beyaz elbisesiyle bahçede uzanan elsiz o kadının ellerini gören vardır belki diyerek eski evimin sokağına koştum, bir sağa bir sola çarpıp kendimi.

Sonra karanlık tanrısı bir kez daha göründü; kimse tanımaz seni, çırpınma boşuna dedi, çünkü sen aşka uğradın, çünkü sen lanetlisin dedi, bu yüzden sen hiçlik orkestrasının en arkasındasın…

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x