Kahve kültürümüz olmasa da oturduk bir masaya eski bir arkadaşımla sohbet ediyoruz. Sohbetin menüsü belli; memleketin ve dünyanın güncel hâlleri. Tam ortasında sohbetin, selâm verip genç bir arkadaş oturdu masamıza.
***
Memleketin kuşakları nedense hep zor yolları seçtiler. Çünkü öyle görüp, öyle biliyorlardı. Onlara göre emeksiz yemek olmazdı. 68 Kuşağı, tam bağımsız Türkiye, diye yola çıktı. 78 Kuşağı sloganları çoğalttıysa da ülkenin bağımsızlığı şiarından vazgeçmedi.
Bu iki kuşak içinde devrime gidecek yol için tercihler yapıldı. Ana hatlarıyla üçe bölündü 49 parça sol: Sovyetçiler, Çin ve Arnavutlukçular ve de Türkiye’ye özgü yol diyen Ortayolcular.
‘72 ve 80’de devlet kendine göre bir tehlikelilik sırası yapıp bu üç gruptaki politik oluşumları kendi meşrebince dağıtarak, yolunu düzleyip patronlarının güvenini tekrar kazandı. Böylece onlar hep birlikte bir ohh çektiler.
12 Eylül darbesinden bugüne 45 yıl geçti. Ortalama insan ömrünün üçte ikisi. Bizim kuşağın bundan sonrası zaten hastane-eczane yollarında geçer…
Bizim kuşakların çocukları zeki çocuklardı ama denediler olmadı. Onlar çeşitli nedenlerden dolayı kenara çekilince, ortalık kurnazlara kaldı esas olarak. Bu 45 yıl içinde ve hâlen de toplumda kurnazlık, köşe dönücülük, bir taşla çok kuş vuruculuk, iş bitiricilik, bir koyup üç alıcılık temel felsefe oldu.
Devrimin sarp, engebeli, dikenli, uzun yolu da sıkmış olmalı ki bu yolun yolcularını; onların içinde de yeni dönemin modası olan hız ve kestirmeden erişim yoluyla kupon devrim, kupon devlet arayışlarına girildi. Eski kuşaklar nasıl olduysa böyle kestirme yolları akıl edememişlerdi. Ne de olsa kuşak kuşaktan üstündü!
Bizim sohbetimiz bu çerçevede sürerken masamıza sonradan gelip oturan genç arkadaş sohbetin bu noktasında söze girip:
-Her şeyin azı karar, çoğu zararsa; oportünizmin ve pragmatizmin azından ne zarar gelir ki?
diye sorunca, biz iki arkadaş şaşırmış bir şekilde birbirimizin gözlerine bakarken, yan masadan 68’li bir abimiz:
-Yedirmezler yeğenim! Marabanın ağa olduğu nerde görülmüş ki?
diye seslenince, bir an masada sessizlik oldu, hemen yekinip garsona seslendim:
-Koyu dört çay bize!












