Küresel tehditler paradigmasından Hobbes’un “doğa durumu”na

VEYSEL TEKİN

 

“İnsan, insanın kurdudur” (Homo homini lupus).

İnsan, birbirinin kurdu olduğu tabii halden kurtulmak ve ortak bir güvenlik sağlamak için, kendi kuvvet kullanma hakkını sözleşmeyle bir otoriteye devretmiş ve böylece devletin kurulma zarureti ortaya çıkmıştır.

Hobbes, siyaset felsefesini tasvir ettiği bu otoriter devlete “Leviathan” adını vermiş ve fikirlerini de bu adı taşıyan kitabında açıklamıştır.

Toplum sözleşmesi ve genel özellikleri

Toplum sözleşmesiyle, erkin tek bir elde toplanması sağlanmış olur. Böylece, herkesin temel haklarını koruyarak “her şey üstündeki hakkı”nı krala devretmek üzere sözleşme yapmasını ve kralın da bu sözleşmeyi, sözleşmeyle sahip olacağı mutlak erkle korumasını sağlar. Hobbes, bir materyalist olarak, “Kılıçsız sözleşme olmaz”, der. 

Thomas Hobbes, (5 Nisan 1588 – 4 Aralık 1679) 1588 Nisan Westport’ta dünyaya gelmiş ünlü İngiliz siyaset felsefecisidir.

İngiliz Devrimi’ne yol açan gelişmelerin içinde yaşamıştır. Hobbes’un fikirlerini anlamak için öncelikle yaşadığı dönemi incelemek gerekmektedir. Hobbes’un toplumsal düşüncesi, İngiltere’nin o dönemde içinde bulunduğu durumdan etkilenmiş, iç savaştan doğmuş ve büyümüştür. Hobbes’un fikirleri böyle bir ortamda olgunlaşmış ve gelişmiştir. Halkın kiliseye ve soylulara duyduğu tepkisini, bunun nedenlerini, merkezi devletin güçsüzlüğünü gözlemleme fırsatı bulmuştur. Hobbes’a göre her türlü iktidarsızlık ya da birden fazla iktidar kötüdür; önemli olan iktidarın tek ve mutlak olmasıdır.

Devletin temel görevinin ahlak ve adalet düzenlerini sağlamak olduğunu savunmuş ve bunları sağlamada erkin sınırsız olduğundan bahsetmiştir.

Covid-19 salgını, henüz aşısı olmayan bu virüsün insanlar arasında hızlı bir şekilde yayılması ve ölümcül bir hastalığa sebep olmasıyla ortaya çıktı. Koronavirüs, kısa sürede bütün dünyada görülmeye başlandı. Bununla birlikte de Şubat 2020’den itibaren de  bireylerde yükselen güvenlik ihtiyacı, mutlak bir devlet arayışına döndü.

Devlet eğer meşruluğunu vatandaşlarını güvende tutma sorumluluğundan alıyorsa, toplumun en alt kesiminde Koronavirüs salgınından dolayı alarm zilleri çalmakta, yani “nasıl hayatta kalacağız” endişesi tavan yapmış durumdadır.

Yaşanan güvenlik kaygıları dolayısıyla, insanlar daha fazla devlet düzenlemesi talep ediyor. Ama buna rağmen, hükûmetler bu düzenlemeleri yapmıyor. Öyleyse, “sorumsuzluk”la suçlanmaya başlanan devlet de erk olma yapısını kaybetmiş olacaktır.

Şu anki aktüel durum, bütün insanların tüm dünyada özgürlüklerini devlete devretme konusunda inanılmaz hevesli ve hazır olduğunu gösteriyor.

İste bu durum, tam da Hobbes’un “doğa durumu paradigması”yla ortaya çıkmaktadır. Doğada var olan yaşam kaynakları, insan eliyle nerdeyse yok olma noktasına getirildi. Bu kaotik durum, salgın hastalıkla başlayıp, kıtlık ve savaşla devam edecektir.

İste Hobbes’un bahsettiği tam da budur. Kaynakların kıtlığı, görünmeyen yaşamsal tehdit ve hayatta kalmak için her türlü rekabete hazır insanın yaratacağı kaos, mutlak güçlü bir devlet ihtiyacını gösterir. İnsanın hayatta kalması için bir diğerine verdiği zarar, hayatta kalma refleksidir. Mutlak erk ihtiyacı da bu düzlemde ortaya çıkar. Hayatta kalma garantisi verebilecek bir devlet yapısı olmalıdır. Bu devlet de her şeyi ahlak ve adalet düzleminde sağlamakla mükelleftir.

Çünkü her insan aslında hem tehdidin öznesi hem de nesnesidir

Korona günleri de birçok açıdan bu dönemi andırıyor. Her insan aslında virüsün hem kaynağı hem de hedefidir.

Yaşadıkları şehrin, kasabanın, gittiği eğlence yeri veya kafeteryaların, ibadethanelerin oluşturduğu kalabalık, sadece oradaki kalabalıkları değil, aynı zamanda toplumun geri kalan kesimini de tehdit etmektedir.

Bu yüzden de nerdeyse imkânsız, hayal bile edilemeyecek kısıtlama talepleri, bilfiil toplumun kendisinden gelmektedir. Toplum, tüm özgürlüklerinden vazgeçmeye veya kısıtlanmasına canı gönülden hazır şu an. Hayatta kalmak, diğer tüm haklarından veya özgürlüklerinden daha önemlidir.

Peki, günümüzün toplumunda şu an var olan bu isteğine, tüm yetkilerin devredileceği mutlak erk devlet, hazır ve uygun mudur? Süreci, gerek adaletli ve gerekse de ahlaki bir sekilde yönetebilecek midir?

Toplumun beklentisi kesin ve son derece açıktır: “HAYATTA KALMAK!“

Peki, gücü devralacak devlet otoritesi, zafiyet göstermeden ihtiyaçları karşılayabilecek mi? Tüm kaynakları adaletli bir şekilde harcayacak mıdır?

Talepler nelerdir? Devlet, insanları hayatta tutmak zorundadır. Karantina uygulamasında sağlık sistemi hatasız çalışmalıdır. Sosyal hayattan çekilen insanların gıdalara erişimi, kusursuz bir mekanikle çalışmalıdır.

Yoksa, Hobbes’un da bahsetmiş olduğu “Toplumsal Sözleşme” çöpe gider ve asıl büyük kaos o zaman başlar.

İste tam da bu kaosu yaşamamak için, devletle yapılacak “Toplumsal Anlaşma”, toplumun tüm kesimlerini temsil edebilecek tüm siyasal muhaliflerin katılımı ve denetlemesiyle mümkün olacaktır.

Burada vicdan sahibi, gerçek ve doğru adalet sistemini savunan sol/sosyalist kesime önemli görevler düşmektedir.

Çünkü zaman devrim değil, toplumun büyük bir salgın belasından kurtarılması, hayatta kalması zamanıdır. Kendilerini en iyi şekilde ifade edebilecekleri, kendilerini en doğru ve direkt bir şekilde topluma tanıştırabilecekleri bir platform, bir süreçtir gelmekte olan.

Covid-19 salgını aynı zamanda pozitif küresel değişikliklere yol açacak görünüyor.

Farkındaysanız, dünyada tüm iç ve bölgesel savaşlar durmuş durumda.

Çünkü tehdit bir devletten veya güçten gelmemektedir.

Bu durumda da devletler, salgının yaratacağı ekonomik yıkım sebebiyle kaynaklarını muhtemelen askeri teknolojiler yerine, sağlık sistemlerine, modernleşmeye, daha fazla tıbbi yatırıma harcayacaklardır.

Bu bile başlı başına devletler arası rekabeti ve gerilimi düşüren bir duruma işaret ediyor. Tehdidin devlet kaynaklı olmaması ve insan hayatını ciddi bir şekilde riske atacak olması, devletleri bir süre jeopolitik fantezilerden koparacak ve daha gerçek, ölçülebilir işlerle iştigal olmaya zorlayacaktır.

Güvenlik krizleri devlet otoritesine duyulan ihtiyacı arttırır. Buna mukabil merkezi temsil eden elitin, bu yüzden ideolojik komplekslere girmeden, pragmatik olarak, gerekli bütün tedbirleri alması gerekir. Fransa’nın sosyal devlet paradigmasına hızlıca uyum sağlaması, İspanya’nın özel hastaneleri kamunun idaresine alması, Almanya’nın zor durumdaki firmalar için hazırladığı iktisadi yardım paketleri, liberalizmden sapmayı değil, merkezin esneme kapasitesini gösterir. Bunu yapmak ve başarmak zorundalar, aksi takdirde kontrol edemeyecekleri kaosu kendi elleriyle yaratacaklardır.

Eline bu kadar güç verilen devletlerin salgın sonrası bundan vazgeçip vazgeçmeyeceği, şimdilik ikincil bir soru.

Çünkü devlet, toplumunun şeklini almaya ve onunla pazarlık ederek ilerlemeye devam edecektir. O yüzden devletin bu güçten vazgeçip vazgeçmeyeceğinden çok; kriz süresince toplumun nasıl dönüştüğüne odaklanmak, sivil toplumu ayakta tutmak ve toplumsal dayanışmaya vurgu yapmak gerekiyor. Bu noktada, özgürlük konusunda hassas sol ve sosyalistlerin yapması gereken, devlet ile bu krizden sonra eşit şartlarda masaya oturabilmek için gerekli sivil ağları örmekten geçiyor.

 

21.Mart 2020, SONHABER

 

 

Yazılmış yorum yok

Yorum Bırakınız