Mamut Alınak ile ”Değişim” üzerine söyleşi

Röportaj: Mazlum Çetinkaya

Bazen bazı hikâyelerin bitmesini istemezsiniz. Bazı insanların sizden uzağa gitmesini de, ölüm gibi bir erken bilet almamalı… Bir olay, bir yaşanmışlık, bir tesadüf, bir acı veya bir kitap sizi tümden değiştirebilir, aklınızı tümden altüst edebilir.

Ve hiç tanımadığın, kötü bildiğin bir el seni düştüğün yerden tutup kaldırabilir…  Ve o el seni bir gün bir trene emanet edebilir, binemediğin o tren dünyaya bir çocuğu gezdirir; bir özlem şarkısı olur çocuk, büyür kırk yıllık yolu sorgular, yeni bir yol açar kardeşliğin diliyle bir vicdan yolu açar ve tüm acılar o yolda çiçek olur…

İşte Mahmut Alınak’ın Yazılama yayınlarından çıkan kitabı Değişim tam da buraya parmak basan gerçek bir hikâyenin anlatısı…

Acılara soru sorabilmek zordur, biz yine de denedik bunu…

 

Değişim kitabınıza gelmeden önce Mahmut Alınak için bunca acının üstünü örtebilecek bir barış mümkün mü?

Bu çok kritik ve yaşamsal bir sorudur. Başarıya götürecek yol, bu sorunuza verilecek doğru cevaptan geçer. Kürt kesimi ve müttefikleri yıllardır her açıklamalarında barış taleplerini dillendirmektedirler.

Anladığım kadarıyla barışla kast edilen şey, Kürt aktörlerin devletle masaya oturmaları ve Kürt sorunu dedikleri meselenin çözümlenmesidir.

Öncelikle sorunun adını doğru koymak gerekiyor. Kürt sorunu derseniz, kültürel hakları kastetmiş olursunuz. Akla gelen ilk şey ise, anadilde eğitimdir. Oysa mesele bununla sınırlı değildir. Olay, anadilde eğitim ve diğer kültürel haklar ise, boyunduruk altındaki yaşam devam edecek demektir.

Nasıl ki, bir Katalan sorunu değil de Katalonya sorunu var ise, söz konusu olan Kürt sorunu değil Kürdistan sorunudur. Ve mesele, her milletten Kürdistan halklarının kendi kendilerini yönetmeleri meselesidir.

Yoksa ağzımızda şekere batırılmış yalancı bir emzikle, seçim ve parlamento oyunlarında figüran olmaya devam ederiz.

Bilindiği gibi, Türk devletinde sorunları çözme ve hakları teslim etme geleneği yoktur. Sorunları ya kanla bastırır, ya da ayak oyunları ve dalaverelerle zamana yayar.

Keşke bu sorunuza iyimser bir cevap verebilseydim. Devlet ve onu temsil eden siyasal iktidarlar bu şartlarda değil Kürdistan meselesini çözmek, anadilde özerk bir eğitim hakkını dahi vermezler. En çok ağza bir parmak bal kabilinden bazı kırıntı haklar verirler ama sırtımızda sopayı da eksik etmezler.

Şimdilik gidişat bunu gösteriyor.

Bana göre çözüm; ekonomik, sosyal ve siyasal alanda geliştirilecek sivil itaatsizliklerle sağlanır. Türk halkıyla sonuna kadar barış, ama egemenlerle dişe diş sivil mücadele… Mücadelenin felsefesi bence bu olmalıdır. Egemenlerle barış, kobra yılanıyla bir çuvala girmektir. Tarihte bunun pek çok acı örneklerini biliyoruz. Hani derler ya, Osmanlı’da oyun bitmez. Bunlarda dalavere bitmez. Bunlar kan ve gözyaşıyla besleniyorlar.

 

Kitabınızın içinde geçen bu hikâyede yan bir hikâye daha var:  Yazar Ahmet R.’nin hikâyesi… Bir sabah evi basılarak tutuklanan yazar Ahmet R. neden reddeder kelepçe takılmasını, kelepçe sadece köleliğin simgesi midir, ya da suçluluğun simgesi midir? Zalim ve zulüm ile kelepçe ve mazlum arasındaki ilişkiden bakarak Değişim kitabınızın hikâyesini anlatır mısınız?

Dediğiniz gibi kelepçe, köleliğin bir simgesidir. Kölelere halka takılırdı. Devletler sonradan halkayı kelepçeye dönüştürdüler. İkisi aynı, temelde değişen bir şey yok. Kelepçe kişiye boyun eğdirme ve kişinin onurunu ve ruhunu çiğnemedir. Yazar R. iki nedenle kelepçeye karşı çıkıyor. Birincisi, ellerine kelepçe takıldığında onurunun zedeleneceğini ve kişiliğinin ayaklar altına alınacağın düşünüyor. Kelepçe ona öz saygısına kaybettirecek. İkincisi ve en önemlisi; devletin asırlardır süregelen bu alışılmış zorbalığına alışılmamış bir sivil itaatsizlik tavrıyla karşı çıkarak, kendisinden sonraki kuşaklara -hapishanede de olsalar- direniş çağrısı yapıyor.

 

Mahmut Alınak

 

Yazar Mahmut Alınak kitaplarında toplumsal belleğimizi ve sosyolojik uçurumları genelde “devlet ve güç” üzerinden anlatırken insanı yaşadığı yerden koparmıyor. Genelde yazgısını yazdığı Kürtlerin bu defa da Türklerle bir kardeşlik yazgısını okuyoruz Değişim kitabınızda. Kitabınızdaki bu yaşanmış hikâye toplumsal bir gerçeğe nasıl dönüşebilir sizce?

Evet, bu mümkündür. Kitaptaki o harika Türk ailesi, Diyarbakır Hani’de PKK ile çıkan bir çatışmada binbaşı babalarını kaybetmiş olmalarına rağmen, iki abisi PKK’ ye katılan bir Kürdü evlerinde misafir edip onunla tarih ve sosyoloji kitaplarına konu olacak candan bir dostluk kuruyorlar.

Bu yaşanmış hikâyenin toplumsal bir gerçeğe dönüşmesi mümkündür. Azim ve çabanın üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktur.

Bence Kürtlerin yapacağı önemli bir şey daha var: Türk ve diğer dünya halklarının adalet duygularına seslenmeleri gerekiyor.

 

Kitabın kahramanı Çınar’ın iki hayatı var. Birincisi çocukluğunun beslendiği şiddet ve korku dönemi, ölümler dönemi, yani 1993’ler, ikincisi ise Sakarya’ya mevsimlik işçi olarak gittiği ve yaşadığı bir tesadüf sonucu değişimin başladığı dönemdeki hayatı. Çınarın o ikinci hayatı olan değişim dönemini bugünün Türkiye’si için genellersek, ne dersiniz sosyal aktörlere, çağrınız ne olur?

Kürdistan meselesinin sadece Kürdistan halklarının değil, Türkiye halklarının da ayağında bir pranga olduğunu ve onları ezen bu rejimin Kürdistan’dan beslendiğini…

Egemenlerle değil, halklarla kardeşliği esas alarak…

Sabırla anlatmaları gerekiyor. Trabzon eskiden devrimcilerin kalesi bir yerdi. Bugün ise ırkçılığın cirit attığı bir yerdir. Kürtlerin bundan çıkarmaları gereken çok ders var.

 

Önceki kitaplarınız gibi bu kitabınızın hikâyesi de çok etkileyiciydi, insanı sarsıyor, sarsan yeri ise Çınar’ın yaşadıkları dışında 1993’lerde öldürülen ve kitabınızda geçen o binbaşının eşinin yaklaşımı, aslında bir annenin yüreğinden kaleme alınmış duygular. Anneler ile yaşamın penceresinden bakarsak eğer, barışı, özgürlüğü ve kardeşliği nereye koymalıyız, annelere bıraksak bütün her şeyi, dünya nasıl bir dünya olurdu sizce?

Kitapta beni en çok etkileyen olaylardan biri de, Doktor Özlem’in binbaşı babasının Diyarbakır’da görev yaparken kendisine aldığı treni, “Karaçocuk, umarım tüm dünyayı bu trenle mutlu ve huzurlu bir şekilde gezersin,” diye bir not iliştirerek, Çınar’a hediye etmesidir. Bence çok az çocuk ölmüş babasının hediyesini başkasına verir. Hele o başkası daha önce hiç görmediği ve bilmediği biriyse.  Kaldığımız hücrede bunu Çınar’dan dinleyince gözyaşlarımı tutamamıştım.

İşte böyle yüce gönüllü insanlar da var. Ve bunlar insanlığın vicdanıdır.

Bu insanlar ve anneler el ele verirlerse, dünya cennet olur.

Tüm mesele onlar arasında köprü olabilmektir. Bu başarılmayacak bir şey değil. İstenirse başarılır. Yeter ki istensin.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x