ŞAHSIMA BAĞIMLILIK

HomeManşet Haberler

ŞAHSIMA BAĞIMLILIK

Mustafa Kumanova

Oysa faşizmin beraberinde getireceği şiddet sarmalı sadece düşünceleri değil duyguları da değiştirecek. Faşist bir diktatörlük sadece insanları ele geçirmiyor. İmgeleri de ele geçiriyor. İmgeleri de değiştiriyor.

Tüm gericilerin ortak kanaati, “insanlar kendi başlarına hareket edemezler bu yüzden de bir hakimiyete tabi olmalarını sağlamak gerekir”dir. İnsanları sadece din veya milliyetçilik yoluyla itaatkâr yapmak yeterli değildir aynı zamanda onları bu tabi olma fikrine bağımlı hale getirmek de gerekir. Sisteme bağımlı hale getirilen ise hüküm altına alındığında dahi hüküm altına alındığından haberi olmaz. Böylece hüküm altına alınan insan başkaldırmaz.

Bugün Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın yapmak istediği ve bir türlü başaramadığı ve bu başarısızlık sonucu gün geçtikçe daha çok kaotik davranışlara meylettiği mesele budur. Bir türlü toplumun tamamını kendine bağımlı hale getiremiyor. İşte bu yüzden de saltanatını istediği şekilde kuramıyor. Kuramadığı yerde de gün geçtikçe daha çok hiddet gösterilerine yöneliyor. Oysa tüm bu güç gösterilerin arka planında kendine ve kendi sistemine ebedi bağımlılık yaratma arzusu var. Tüm bir halkı gözetim altında tutabilme imkanını verecek bir saltanat yaratma hırsı var. Devlete olan bağımlılığı kişiye, yani kendisine bağımlılığa çevirme isteği var.  Recep Tayyip Erdoğan için devletin değil “şahsımın” çıkarları sadece var. Ona göre devlet bir avuç azınlığın ya da “halk”ın değil “şahsımın” çıkarlarını koruma ve sürdürme işlevi görmelidir.

Sadece itaatkâr değil bağımlı yapma stratejisi yalnızca Recep Tayyip Erdoğan’a özgü de değildir. 1960 ve 1970’lerde esen şiddetli sosyalizm rüzgarları sonrasında uygulamaya konulan neo-liberal politikaların birinci prensibi insanları sadece birer tüketici yapmak değil onları aynı zamanda birer bağımlı da yapmak idi. Paranın bağımlısı yapmak…sadece paraya sahip olmak için didinen özneler değil aynı zamanda para tarafından tüketilen, paradan başka hiçbir şeye vakti olmayan ve paradan başka hiçbir şeyi düşünmeyen sadece paraya bağımlı özneler yaratmaktı. Bunda da başarılı olundu. Çünkü en istenmeyen birey hayır diyebilendir, en tehlikeli toplum başkaldıran toplumdur. Buna dair çok güzel ve bilindik bir örnek var: “1980’lerde Alman nüfus sayımına karşı şiddetli ulusal protestolar vardı. Hatta okul çocukları bile sokaklara döküldü.” Bugün ise Alman toplumu artık bağımlı hale gelmiştir. Bırakın nüfus sayımı gibi bugün komik sayılabilecek bir gerekçeyi en hayati sosyal ve ekonomik kazanımlarının bile neo-liberal politikalar yüzünden geri alınmasına ses çıkartmamaktadır. 40 senede koca bir toplum bağımlı hale getirilmiştir.

Peki bunun nedeni neydi? Niçin 60’ların, 70’lerin hatta 80,’lerin insanları bugünkü gibi birer itaatkâr ve bağımlı değildi? Çünkü o günün insanı -özellikle de öğrencileri ve işçileri- hem Batı’da hem de -kısmen de olsa- Türkiye’de devletin vatandaşlarını rızaları olmadan gözetlemesine ya da zorla baskı altına almasına karşıydılar. Evet Türkiye’de baskı ve işkence her zaman vardı ancak devlet her istediğini keyfe keder uygulayamıyordu. Çünkü toplumda ciddi bir direniş ve direnç de vardı. Patronlar korku ve endişe içinde yaşıyorlardı. Bugün ise hepimiz 7/24 binlerce kamera tarafından izleniyoruz. Keza telefon ve bilgisayarlar aracılığıyla takip ediliyoruz. Ve sessiziz. Çünkü birer bağımlıya ve hüküm altına alınmış nesnelere dönüştük. Ya da para bağımlılarına dönüştük.  Para koşucularına dönüştük. Para için para peşinde koşan koşuculara…Dolar, borsa, tahvil, bitcoin, inişler çıkışlar, düşüşler artışlar artık ilgi alanımız. Toplumsal sorunları çözme değil bireysel kurtuluşlar tek emelimiz… (Muhakkak istisnai insanlar ve topluluklar var fakat toplumun geneli için bu tespitler geçerlidir.)

Rutin hayatın sıradanlığı ve dinginliğine bile işlemeye başlayan politik şiddet karşısında toplumun çoğunluğu ısrarla duyarsız ve sessiz olmayı yeğliyor. “Bana dokunmadığı” sürece anlayışının toplumsal bir algı oluşturduğu ve de binlerce yıllık karabasanlaşmış gelenek ve göreneklerin alışkanlık olduğu bir toplumda gelen tehlikenin ne kadar canavarca olduğunu hayal etmek bile pek mümkün olmuyor.  Ve şiddetin üstünü örtmeye neden olan sessizliğin altında kalan ise aslında gelecek oluyor. Geçmişin cenderesinde bugünü tüketmekle meşgul olan bireyin umursamadığı ve aldırış etmediği bir gelecek…

Oysa faşizmin beraberinde getireceği şiddet sarmalı sadece düşünceleri değil duyguları da değiştirecek. Faşist bir diktatörlük sadece insanları ele geçirmiyor. İmgeleri de ele geçiriyor. İmgeleri de değiştiriyor. Sevginin, sevecenliğin ve şefkatin yerine, bir hiçken bir güç olduğunu sanmaya başlayan fakir tabakaların kendi kaderleri üzerinde elde ettiklerini sandıkları zafer sarhoşluğunun olağanlaştırdığı “galibiyet” hissinin toplumu bizden olanlar ve olmayanlar şeklinde bölerek her türlü baskı ve zulmü meşru kılan acımasızlığını “vatan” ve “din” adına koyuyor. Kendinden olmayı kabul etmeyenlere şiddet uygulamayı ödüllendirilecek ilahi bir emir olarak gören kimlikler/yandaşlar yaratıyor. Alay etme ve mutluluk, aşağılama ve neşe arasında bir çukura düşürülmüş bir toplumda sevgi ve nefret gündelik hayatın her anı ve mekânında birbiriyle çarpışıyor. Faşizme doğru gerileme “mutlu kinciler” yaratıyor. İşte sırf bu yüzden diktatör bir kişiyken onu takip eden milyonlar oluyor. Faşist bir güce bu kadar tutkulu bir katılımı başka türlü nasıl açıklayabiliriz? Bir hiç olan fakirlere kendilerini bir güç hissettirme duygusu insanlığın tüm ontolojik şiirselliğindeki imgeleri de yerle bir ediyor. Milyonlarca insan bir faşisti takip ediyor. Bu insanların hepsi kötü mü? Belki değil. Ancak tüm bu insanlarda imgeler yer değiştiriyor. Evinde ve ailesinde sevgi ve şefkatle örtülü olanlar dışarıda kendinden olmayan aileler karşısında bir canavara dönüşebiliyor. Sevgi, şefkat ve merhametin yerini acımasızlık, gaddarlık ve zulüm alıyor. Böylece toplum faşizm karşısında bir duyarlılık geliştiremiyor.

Kısacası toplumun ezilen en alttakileri tarihsel süreci ellerine alıp nasıl hâkim olabileceklerini bilemiyorlar. Çünkü “makarna” ve “çay”, “bayrak” ve “ezan” ile hüküm altına alınmış toplumun en alttakilerinin hüküm altına alındıklarından haberleri bile yok! Geride kalan bir avuç muhalif ise faşizme karşı duyarlılığı geliştirme mücadelesinde kendilerini paralıyor. Çıkan sesi ise kimse duymuyor! Çünkü o ses bir türlü bir araya gelip bir çığlık olamıyor!

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments