Geçenlerde yeğenlerimle bir araya geldik. Amacımız biraz eğlenmekti ama ne mümkün! Gençlik o kadar dertli ki. Kimi eğitim yorgunu, kimi işsizlik kurbanı, kimi de kopan fırtınanın durgunuydu. Ortamı biraz yumuşatmak ve avuçlarına biraz sevgi saklamak istedim. Aramızda pek yaş farkı olmasa da en büyükleri, her dertlerine ortak, halaları, teyzeleriydim. Dizdim arka arkaya bir sürü cümle; yok bizden şanslısınız, yok bizim zamanımızda böyle miydi? Yok eskiden biz çocuklar… Nasihatle karışık dünün hesabı, bu günün kitabı dökülürken cümlelerde, isyanım sessizce içime aktı. Onlara hayata dört elle sarılmayı öğütlerken, kendime bir teselli bulamadım. Sonunda bir köşede geceye teslim oldu herkes. Bense çocukluğumu sabah eyledim bütün gece, bir an bile uyumadım!
Aslında kar çocuklarıydık. Geceler beyaz gündüzler beyazdı. Yeryüzü gökyüzüydü aslında, yıldızları bile karda sayardık. Öylesine kar öylesine beyazdık ki ne parayla, ne teknolojiyle, ne de resmiyetle işimiz yoktu. Kendi köyümüzde doğar, büyür, sever, evlenip çoğalır ve yaşlanır ölürdük. Ne o uzun kara kışlarda ne de kavuran sıcaklarda, kendimizden başka kimse yoktu yanımızda. İnsanlar ürettiklerinin bir kısmını tüketir, artanını bir birine borç verir ya da başka bir ihtiyaçla takas ederdi ama bunların hiçbiri senetli sepetli ya da noter imzalı olmazdı. Sadece söz vardı. Söz her şeyin üstündeydi. Bizim kimseyle işimiz yoktu ama bizden başka herkesin bizimle işi varmış. Önce silah soktular, sonra topa tutular. Söz konusu yok etmek olmadıkça hep unuttular. Bize kimse bir şey vermedi ama bizden her şeyi aldılar. Modayı bile!
Yıllarca kanalizasyon çukurlarında kazma sallarken gençlerimiz, zavallı cahil yaratıklar oldular. Ama o zavallı cahillerin saç kesimini bile Amerikan tıraşı deyip moda yaptılar. Çok iyi hatırlıyorum, çocukken dağ köylerinden gelen gençleri bir asi bakışlardan, bir de ensesi sıfırlanmış, üstü uzun kalmış, dalgalı saçlarından tanırdık. Meğer o asabiyetin nedeni Amerikan tıraşıymış. Bulmuşsa birileri yasaklı dilimden bir parça yazılı metin, bilir mutlaka; eski Kürt beylerinin saçları uzun, kulakları küpeli olduğunu ve tabi zarafet abidesi kadınların yüzlerine ellerine yaktıkları dövmeleri, kınaları. Hem de öylesine süs olsun diye değil ya bir güneş ya da bir yıldız olduklarını. Biri bana çok acayip bir hikâye anlatmıştı. O zaman komik bulmuştum, şimdide komik buluyorum ama kafam karışmıyor değil aslında. Dediğine göre; Elvis Presley bizim oralarda yaşayan bir çobanmış. Koyunları güderken hep şarkı söylermiş. Bir gün tesadüfen köyden geçen bir kamyonun arkasına atlayarak kaçmış. Öyle böyle Amerika’ya kadar gitmiş.(Anlayacağınız otostopta yoksulun buluşu☺ Elvis’e inanmasam da otostopu bulduğumuza inanırım çünkü yoksulluk yaratıcılıktır!) Bu hikâyeyi ilk dinlediğimde çok gülmüştüm… Şimdi de gülüyorum… Yine de çocukken oynadığımız bir oyun gelince aklıma, şaşırmaktan alamıyorum kendimi. Keçeden veya çoraptan yapma topa bir sürü genç sopalarla vurur, yere düşmeden önce topu tutan takım birinci olurdu. Şimdi dünyayı kasıp kavuran ve Amerika’da hayatı durduran beysbolu düşünmeden edemiyorum. Eee ben bu oyunu oynadığım yıllarda köyde elektrik bile yoktu ki Amerika olsun? Peki, nasıl oluyordu bu? Şimdi görüyorum da bize nasıl iştahla baktıklarını, şaşırmıyorum artık! Belki de köklerine dönmek istiyorlar diyorum. Ne de olsa artık hepimiz Amerikalıyız! out, hepimiz Kürdüz! in. Baksanıza kadınlarımız taşı geçmiş, kayanın altına omuz koymuş, dünyayı değiştiriyor. Tanrım; Sezar’ın hakkı ne bilmiyorum ama bu hakkı bütün kadınlar için istiyorum. Çünkü merak ediyorum. Sezar’ın hakkı yaşadığımız yoksulluğu, yoksunluğu unutturacak mı?
Yüksel Budak







