Bazen beden, insanın kendi evi olmaktan çıkar.
Kapı gıcırdar, odalar yabancılaşır, içeride görünmeyen bir fırtına dolaşır.
Ne tam adı vardır bunun, ne de kolay bir açıklaması…
Ama başlar başlamaz, kadın kendini yeniden tanımak zorunda kalır. Önce zihin değişir. Sanki bir perde iner düşüncelerin üstüne.
En küçük söz büyür, en basit istek batar.
İçinden yükselen ses, dışarıya sığmaz olur.
Ve dudakların ucuna kadar gelen cümleler…
Bir anlık kontrolle yutulur.
“Ne istiyorsun benden?”
“Şimdi bunu mu düşünüyorsun gerçekten?”
“Beni neden sıkıştırıyorsun?”
Söylenmez.
Ama içeride yankılanır.
Sabır ince bir ip gibi gerilir.
Bir bakış fazla gelir, bir nefes bile ağır.
Sevdiğin insanlar bile sanki yanlış zamanda konuşuyordur.
Ve kadın, kendi iç dünyasında sessiz bir savaş verir:
Kimseyi kırmadan, kendini taşımaya çalışır.
Sonra beden konuşmaya başlar.
Karnın içinde kıvrılan bir ağırlık…
Sırtına yerleşen görünmez bir yük…
Kasların “yeter” der gibi gerilir.
Beden, kendi dilinde itiraz eder.
Ve bu itiraz, sadece fiziksel değildir.
Zihinle birleşir, büyür, koyulaşır.
Dünya biraz uzaklaşır.
Sesler boğuklaşır.
Işık bile fazla parlak gelir.
Kadın o anlarda, kalabalığın içinde bile yalnızdır.
Çünkü asıl kalabalık içeridedir.
Bir yanda yorgunluk, bir yanda taşan duygular…
Bir yanda kontrol etmeye çalıştığı öfke,
diğer yanda hiçbir şeye yetememe hissi.
Ve en zor olanı şudur:
Bunu anlatmaya çalıştığında, çoğu zaman küçümsenirsin.
“Abartıyorsun.”
“Her ay aynı şey.” “Sakin ol.”
Oysa içinden geçen şey sakinlik değil, fırtınadır.
Bazen öyle anlar olur ki, kadın kendi kendine bile yabancılaşır.
Kendi sesini bile tanıyamaz.
Bir kelime çıkacak olsa, ucunda keskin bir şey vardır sanki…
Söylenirse kıracak, söylenmezse içi daha da daralacak.
Ve kadın çoğu zaman susar.
Susar ve dayanır.
Toplum ise bu sessizliği bir alışkanlık sanır.
Bir “normal” gibi…
Oysa bu, görünmeyen bir yükün her ay yeniden omuzlara bırakılmasıdır.
Bir de dışarıdan görünmeyen tarafı vardır bunun:
Sürekli tetikte olmak.
Sürekli kontrol etmek.
Sürekli “ya olursa” ihtimalini taşımak.
Bir giysinin altına saklanan endişe…
Bir adım atarken hissedilen tedirginlik…
Ve kimsenin fark etmediği küçük bir panik.
Kadın, kendi bedeninin içinde bile hazırlıklıdır.
Ve bazı anlar vardır ki, bu hazırlık yetmez.
Çocuklukla yetişkinlik arasında sıkışmış bir yaş…
Kendini yeni tanımaya başlayan bir beden…
Ne olacağını bilmeden yaşanan ilk şaşkınlıklar…
Bir gün, hiçbir şeyin fark edilmemesi için çaba gösterirsin.
Üzerini düzeltirsin, sessizleşirsin, yok olmaya çalışırsın.
Ama beden, kendi gerçeğini saklamaz. Ve o an…
Utanç diye öğretilen şeyin aslında sana ait olmadığını ilk kez hissedersin.
Çünkü sorun bedenin değilmiş. Sorun, bu doğallığın “saklanması gereken bir şey” gibi öğretilmesindeymiş.
Bugün geriye bakınca şunu görür kadın:
Asıl yük bedenin kendisi değil.
Asıl yük, ona yüklenen anlamdır.
Ayıp denilen şey…
Gizlenmesi beklenen şey…
Fısıltıyla konuşulması istenen şey…
Oysa sadece yaşamın ritmidir.
Bazen sert, bazen sessiz, bazen taşkın…
Ve kadın her seferinde aynı yerden geçer:
Dağılır…
Toplanır…
Ve kimseye belli etmeden devam eder.
Belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey şudur:
Anlaşılmak değil sadece…
Olduğu haliyle görülmek.
Ne eksik, ne fazla.
Ne ayıp, ne gizli, Sadece insan.












