Ünlemleriyle Sürünen Bir Aşk!

Mazlum Çetinkaya

 

(Bu coğrafyanın yanlış aşkına… ve Sezai Karakoç’un şiirden abdestine…)

İnsan iyi niyetinin ve güveninin tam ortasından bıçaklanmamalı. Bu vurulmak kötü bir vurulmaktır! Yoksulluk ve mecburiyet gibi bir şeydir aşka borçlu kalmak. Aşk, kötü bir ev sahibi gibidir. Vaktinden önce yoklar insanın kapısını ve saatsiz yakalanır ve saatsiz yakalar!

Yoksulluk ve mecburiyet biraz da mahcubiyettir. İnsanın kapısına uğramasın bir kere, uğradı mı da hiç bir vakit eksik olmaz kapından!

Keşke hiç kimsenin aşka borcu olmasa idi!

Varsa borcun, yıkılırsın, boynundan bağladıkları bir yularla bağladıkları yerde bekler durursun!

Sessiz ve gölgesiz!

Kullanırlar kendine göre, sonra ikinci el bir aşk olursun ve bir yedek parça gibi hissedersin kendi kendini!

Bir sanayiden yavaş yavaş yürüyorum, telefonum çalıyor!

Bir “sanayii”den çıkıyorum, bir ağaç sanayii, bir oto sanayii, bir küfür sanayii, bir kırkambar gibi yorgun ve kilidi paslı, yürüyorum!

Nerede ve ne yaşadığını bilmeden çullanırlar üstüne, gece yarısı koynunda sandığın bir aşkın telefonu çalar, gizli bir numara, gizli ve failinden sorumlu olmayan bir numara!

Çaresizsindir ve sonra insansın; korkuların var, kimse sana korkuyu yakıştırmaz ama nedense!

Ensenden soğuk bir namluyu hatırlarsın, doksanlı yıllara gidersin, tanımadığın bir aşkın en uç boylamına doğru, soğuk bir namlu; korku, kar ve tanımadığın bir kent!

Çocukların üzerinden tehdit edildiğin bir kentin rüyasına doğru uyanırsın, dün bu kentli bir şair ölmüş derler, bayağı “niyazından” bir şairmiş!

Tek kelime etmediği şu kentin içinden adını duyarsın bu şairin… kent kaç kere yanmıştır oysa, sorsan bilmez, ayağını İstanbul Süleymaniye’de uzatmış abdest alıyor, bozulmasın tabii!

Ayasofya, Eyyûb Sultan dolaşır durmadan!

Sonra dağda, bilmem kaç rakımlı bir dağdan bir Kürt öldürülmüştür, kardeşi asker olan bir Kürt, belki de Keşan’da… asker oğul annesine son bir mektup yazar; “gözyaşlarının düştüğü taraftan perdeyi açma anne” der!

Gelirsem eğer annem, Ergani’de sarılacağım sana der; oysa şair abdestinden istifini bozmaz; Şam’da 35 defa, Bağdat’ta 26 defa, Kudüs’te 24 defa ve Mekke’de şiirden doyumsuz abdestler alır durmadan!

 

Adı Ali Haydar olan bir acının kardeşine sarılıyor Ergani’den bir anne!

Ahh Mona Roza! Bu nasıl bir siyasettir; korkaklar titrer cesurlar savaşır diye bir kitap adı… Haydar abim, bunu da bir dahaki dersine konu yap… e mi!

Sonra gece yarısı, saat sıfır üç, sen korkunla boğuşurken, senden başka bir kuşak sevişiyor durmadan!

Ahh benim ince bellim, işte o kuşak dayanamıyor senin belindeki o güzel inceliğe!

Kalbimden doğru ince bir ip olup kopuyorum puştluğunuzun o ince hallerine!

İşte kardeşim bütün bunlardan bakarsın… ve kendini başkasının boş vakti sanmak çok kötüdür; bir yedek parça olursun, büyük siyasi abilerin, ağır abilerin; bıyıklı bıyıksız, rahmete ulaşmış ya da ulaşamamış bir kuşağın abilerinin torunlarına yedek parça olursun, siyasi yedek parça!

Gizli bir numaradan numara olurlar sana, annen bekler seni, yalnız, sadece bir beden bile olsan alıp sarmak ister seni küçücük bedeni ile annen… dedim ya her şey bir ünlemden doğdu, ince bir ünlemden!

Keşke şair yanlış bir yerden abdest almasaydı!

Belki de aşka bu kadar ünlem doğmazdı, kim bilir!

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x