Yabancılaşmak…!

HomeWelt

Yabancılaşmak…!

Birçok anlamda kullanılabilinen bir sözcük. ‘’Yabancı’’ veya ‘’yabancı olmak’’

Bu yazımda sözcüğün deyimsel anlamı ile ilgili halen duygularımın anılarından söküp atamadığım bir olgudan bahsetmeye çalışacağım. Bundan yıllarca önce kendi topraklarımda neredeyse otuz yıl havasını soluduğum, köylerinde hayvan otlatıp şehirlerinde devrim türküleri söyleyerek can yoldaşlarımla yaşam bulduğum, gençliğimin ilk aşklarının sarhoşluğunda şiirler yazmaya çalıştığım ve mahpuslarında işkence morartılarımızla eğlenmeyi direnmenin birer motivasyonuna dönüştürdüğümüz dostluklardan yani beni ben yapan otuz yıllık bir yaşamın ardından sadece ama sadece bedenimizi taşıyarak sürgüne çıktığımız bir başka ülkeden döndüğümüzde yaşadıklarımızdan benim payıma düşenine değinmek istiyorum biraz.

İnsan doğası gereği alışık olduğu bir yerden başka bir yere veya mekana taşındığında bir bocalama evresi yaşar bilirsiniz. Çünkü yeni yer veya mekan ne alışkanlıkların bire bir yaşanmasını olanaklı kılar ve ne de yeni yerdeki sosyal çevre bire bir aynısıdır öncelikle. Ve sen bu yeni yerdeki sosyal çevrede başlangıçta bir yabancı olarak değerlendirilebilirsin ilk aşamada. Kendin de bunu duyumsarsın zaten. Ta ki, bu yeni yer ve çevreye uyum sağlayana değin.

Sürgün olmak veya başka bir deyişle sürgüne çıkmak tüm alışkanlıklarının en fazla törpülendiği ve sosyal ilişkilerinin neredeyse sıfırlandığı bir dayatmadır ki; kendine ait bir yaşamı yeniden ve neredeyse sıfırdan inşa etme zorunluluğuyla baş başa bırakır insanı. İşte tam bu anda en yabancı olduğunu duyumsar ve en yoğun yalnızlığı yaşarsın duygularında.

‘’Daha beteri olamaz’’ dersin yalnızlığının ve yabancılığının!  Dersin de, öyle midir gerçekten?

Yıllar geçer. Ne senin ‘’bir yıl sonra dönerim nasılsa !’’ hesapların tutmuştur ne de seni sevenlere verdiğin sözler anlamlıdır artık. Bir kabullenmeye dönüşür sürgünde yaşam. Yeni bir yerde yeni bir yaşamı örgütlemeye uğraşla geçer zaman. Neyi ne kadar başarabileceğin de bedeninle değerlerin arasındaki açının ölçüsüyle paralel gider bir anlamda. Açı küçüldükçe yeni yaşam alanındaki başarın  artar ve yeni bir ‘’Ben!’’ çıkmaya başlar ortaya. Yok eğer benim gibi bu açı farkı hep sabit kalır ise bir yanın toprağında bir yanın da yeni vatanında beden olarak yaşar yalnızca.

Ve bir gün gelir koşullar değişmiştir artık. Egemenler her nasılsa yeniden toprağının kapılarını açarlar sana. Elinde bir pasaport, kıpır kıpırdır yüreğin. Dayanırsın gümrük kapısına. Neler neler vardır yapmak istediğin. Utanmasan belki ibadet eder gibi eğilip öpüp koklayacaksın toprağını da, bunu yapmaz ve elbette ilk karşılayanına sarıldığında giderirsin bu gereksinimini.

Ve sonrasında… Evet sonrasında ilk anda ayrımına varamadığın ve anlamlandıramadığın bir takım şeyler yüreğinde yıllarca taşıdığın ve seni yaşamla bağlı kılan o heyecanını yavaş yavaş kırmaya başlar.

Değişimin sinyallerini ilk gördüğün beton yığınlarından almaya başlamış olsan da ‘’vay benim bahçesi ‘hanımeli’ kokulu gecekondularım!’’ diye bir iç geçirirsin yalnızca. Sonra caddelerin karmaşası canını sıkar belki biraz. Hüzünlenir ama es geçersin, çünkü asıl olan dostların ve onların özlemidir senin için. İlk bir kaç günü ulaştığın yerde en yakınlarına ayırmış olursun kardeş, anne, baba gibi ama belki eksilenler olmuştur içlerinden son bir kez öpüp koklayamadığın. Sonra aylar öncesinden planlayarak bir şekilde buluşma randevuları ayarladığın dostlarındadır sıra. Bazen tek tek bazen ikili ve bazen de üç veya en fazla dörtlü buluşmalar koşuşturması takip eder birbirini. Derken her buluşna sonrası yıllardır beklediğin bu günlerin heyecanı yüreğinde sönümlenirken garip ve bir o kadar da tanımlayamadığın bir duygu alır yerini. Ne ilk sarılışta duyumsayabilirsin dostunun sıcaklığını ne de sonrası sanki zoraki sohbet diyaloglarında. Gerçi arada beklentilerinin karşılık bulduğu da olur ama bu yüreğine çöreklenen hayal kırıklıklarını silip süpüremez de bir anda. Kaldığın yerde akşam başını yastığına koyduğunda başlar iç hesaplaşman. ‘’Sorun bende mi acaba? Ben mi çok büyüttüm içimdeki özlemi de onlar anlayamıyorlar? Yoksa. Evet yoksa ne?’’ Daha onlarca soruyla yarınki bir başka randevuna yollanırsın biraz temkinli. Üç beş deneyimden çıkardığın derslerle biraz da gardını alırsın ‘’belki bir tokalaşma bile yeter’’ diye. Artık sohbetlerin konusunun da bir standardı oluşmuştur kafanda.

Genellikle cezaevi sonrası yapılanlar anlatılır tüm sıradanlığıyla. Evlilikler, para kazanmak için yapılan işler ve çocuklar. O çocuklar ki; çok iyi bir eğitim alabilmeleri için anne babaların kendilerini parçaladıkları çocuklar. Sınavdan sınava koşuşturmaktan canları çıkan çocuklar. Ve bakarsın saatler akıp gitmiş ve sana ayrılan zaman da tükenmiş. Sonraki randevun bu kez bir kahvededir sana adresi verilmiş. Artık tanımadığın bir kentte bir şekilde ulaşırsın sora sora. Buluşacağın dostların seni beklerlerken okey oynamakla oyalanıyorlar biraz. Kapıdan girdiğin görülmüşse ara verilip kah sarılarak kah tokalaşarak hoş geldin edilirsin yıllar sonra. Kahveciye seslenilirken ne içeceğin de sorulur sana. Sonra oyuna dönülmüş olunur genellikle çünkü bir tur kalmıştır oyunun bitmesine!. Sen sunulan içeceğine dokunmadan ‘’kalkıp gitmeli miyim acaba?’’ diye bir tavrın uygun olup olmadığını tartışadururken, içinden bir şeylerin kopup seni başka dünyalara taşıdığını da ayrımsarsın acıyla. Dostlarının dünyasından ne kadar uzak kaldığın kendi suçunmuş gibi bir algıyla yabancılaşmanı düşünürsün ve yalnızlığınla yabancı olmanın dayanılmaz ağırlığı oturur yüreğine.

Kendi toprağında kendi dostlarının ve insanlarının arasında sürgün yabancılığının anlamsızlaşacağı başka bir yabancılıktır bu.

Ve sayılı günler biterken bir şeyin ayrımına varırsın ki; yeni vatanının özlemidir sanki, gelirken hiç aklından bile geçmemiş.

Yoksa yabancı olma duyumsamasının daha hafifine doğru bir kaçış isteği mi?

Not; Bir sonraki yazımda konuya ilişkin kısaca biraz da politik nesnel bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

İlyas Zeki KUTLU

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments