İnsanların çoğu yaşlılıklarında geçmişlerinden çıkamaz. Bu bir bakıma insan için kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu hâl bizim kuşakta neredeyse geçmiş koması hâlindedir.
Yazarın durumu da pek farklı değildir. Yazar, gözleyerek, düşleyerek ve sonunda kalemine sarılarak hayatın içinde dinamik bir unsurken, yaşlanınca bu gözleme ve düşlemenin verdiği keyif hâli bir mecburiyet hâline dönüşür yazar için de.
Zamanın dışına çıkmakta olduğunu düşünen insan, mazide kalan zamanı ele geçiremeyeceğini bilse de o geçmişin peşine düşmekten kendini alamaz. Bu durum genellikle insanlar tarafından eleştirilir. O eleştirenler bilebilir mi, o yaşına dek hayatla gözleyerek, düşleyerek ve hatta yazarak hemhâl olmuş ve kendini bu şekilde inşa etmiş birinin elinde şimdi bir kenara itilmiş zamandan başka ne vardır? Öyle birinin dizi seyretmek, okey oynamak gibi meziyetleri de yoksa, yaşlılığında geçmiş zamanın hayalini kuran ve o yılları özlemekten başka elinden bir şey gelmeyen insana, sen de çoğunluk gibi ol; dizi izle, okey oyna, demektir bu aynı zamanda.
Tehlikeli düşler, geçmişler hayal edenler yok mudur? Hitler’in ari ırk yaratma, kimisinin imparatorluk özlemi, hayali içinde olması gibi… Bu tür düşleri olanları sadece eleştirmek yetmez elbette. Hep birlikte bunlarla mücadele etmek de gerekir. Ama çevremizde böyle tehlikeli düşbazlar varken, onlara susup, gücümüzün, dilimizin yettiği, güzel günlerine özlem duyanlara dilini esirgemeyenler bilmeli; o insanların kimseye zararı olmaz, onların zararı kendinedir.
***
Bir hikâyemde* Ankara’da arkadaşlarla bir restoranda uzun süren bir geceyi faşizmle, migrenle bağlantılı anlatmıştım… O masada yeni tanıştığım bir arkadaş o hikâyemi okuduktan sonra ilk karşılaşmamızda, yine bir yemek yiyelim, denilirken mırıldanmıştı:
–Masada yazar var, dikkatli olmalıyız!
Arkadaşımın bu mırıldanması yazarlığın iki yönünü düşündürttü bana. Bir toplulukta eğer yeni insanlarla bir yazar olarak tanıştırılırsanız, bazı gözlerde belirsizlik ve dahası acıma hissi dahi yakalayabilirsiniz. Öyle ya, yazarsa bu adam melankoliktir, çok hassastır… gibi toplumda pek de sağlıklı bulunmayan tipler kategorisindedir!
Yazarın diğer bir yönü de metafor avcısı olmasıdır. Dikkatli olmalıyız, diyen arkadaş kendince haklı aslında. Nihayetinde bir sohbet ortamında her zamanki lügatini, esprilerini, mimiklerini kullandı o. Ama dikkat edilecek kişi onun düşünmediği bir şeyi yapıp kelimeleri, kavramları, metaforları, imgeleri kendi kazanında kaynatıp, onun da itiraz edemeyeceği bir formda sundu. Demek ki kelimeler de ağızdan çıktığı gibi kalmıyor, hele bir kelime cambazının eline düşerse!
Bu noktada, yani kelimeleri kalıplarından çıkararak zenginleştiren, özgürleştiren ve yazılarında bu şekilde hayaller, dünyalar kuran bir yazarın durumu, özgürlükleri sınırlı, tekçiliğin her yanı istila ettiği toplumlarda çok travmatiktir. Bir nevi her uykusunda cenneti görüp, hep cehenneme uyanmak gibi.
Bunca çileye rağmen altüst olan toplumlar yazı yönünden de çok verimli olmuştur. Bizde de böyle olur mu, yoksa tersini başarmak yine payımıza mı düşer, bilemiyorum.
Geceden sabaha cennet-cehennem arasında gidip gelmek pek akıllı işi gelmez çoğuna. Bu doğru da bir arkadaşımın dediği de ışık tutuyor bana… Uzun yıllar psikiyatride tedavi görüp, eline beyninin ipotekli tapusu da verilmiş olan arkadaşımın dediği şuydu:
-Tedavim bitip dışarı çıkınca, dışarıda daha çok deli olduğunu gördüm!
Burada deli kelimesine takla attırmıyorum. Bizzat iki tarafta da yaşamış arkadaşımın dediğinden anladım ki her deli, deli değildir! Yazıyla uğraşanlar, geçmiş zamanın iz sürücüleri bence akıllı delilerdir (ukala-yi mecanin)! Onları sevin, hanenize ay doğar!
*Biz Ne Faşizmler Gördük!
Bir Çocuğun Saflığıyla, Notabene Yayınları, sy.140, 2018












