2021 senesinde Biden döneminde yayınlanan geçici Ulusal Güvenlik Stratejisinden önemli yönelim farklılıkları taşıyan 33 sayfalık Trump dönemi Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi iki hafta önce yayınlandı.
Biden dönemi Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde, ABD’nin en güçlü askeri varlığının Pasifik bölgesi ve Avrupa’da olacağına dikkat çekilirken, Ortadoğu’daki askeri varlığın ise belirli ihtiyaçlara cevap verecek kadar bırakılacağı açıklanmıştı. Çin ve Rusya gibi ABD’ye rakip güçlerin yükselişinden, küresel çapta yükselen milliyetçiliğe, teknolojik değişimlere kadar birçok konunun ABD için tehdit teşkil ettiği açıklanmıştı.
Belge için ilk ağızda söylenmesi gereken, yeni stratejinin Çin üzerine inşa edilmiş olması. Çin, uluslararası düzeni baltalamakla, ekonomik gücünü stratejik bağımlılıklar yaratarak etkisini artırmak için kullanmakla, kurallara dayalı düzenin altını oymakla suçlanıyor. Hedefi Hint-Pasifik’i ABD’ye açık tutmak diye ifade ediyor ki bunu, bölgeyi ABD’nin hakimiyet alanı haline getirmek niyetinin ifadesi olarak okumak gerekiyor.
Yeni belgedeki en önemli değişim, soğuk savaş sonrasında egemen hale gelen liberal uluslararası paradigmayla bilinçli bir kopuşu ifade etmesi. Diğer bir husus da ABD’nin Avrupa kıtasını birincil öncelik olmasından çıkarıyor olması. Artık birincil öncelik Avrupa değil Batı yarım küresi ve tabi ki emperyalist Çin. Ayrıca Latin Amerika, ABD’nin arka bahçesi olarak ilan ediliyor. Bir başka yenilik de Moskova ile ilişkilerin iyileştirilmesinin hedeflenmesi.
Ulusal Güvenlik Stratejine göre Avrupa ekonomisi geriliyor. Daha da önemlisi, Avrupa’nın medeni varlığının silinme ihtimaliyle karşı karşıya olduğu iddia ediliyor. Eski kıta liderlerinin göç ve ifade özgürlüğü politikaları eleştiriliyor. ABD Avrupa’ya, koruma şemsiyesinin yavaş yavaş kapanacağı, artık bölgende birincil sorumluluğu üstlen mesajını veriyor. Nitekim NATO üyeleri savunma bütçelerini GSYH’nin %2’sinden %5’e çıkardılar. Ancak emperyalist ABD, Avrupa’yı iki temel nedenle göz ardı edemeyeceğini de belirtiyor. Birincisi ABD ile Avrupa arasındaki ticaretin hala küresel ekonominin ve Amerikan refahının temel direklerinden birisi olması ikincisi de ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinin “ÖZÜ”. “ÖZ”, ABD’nin Çin ile yapacağı savaş da dahil nihai büyük mücadeledir. ABD yönetimi, Çin ile mücadelesinde Avrupa’yı yanında tutmak istiyor ve bu nedenle 1947’de başlattığı sorumluluğunu kesmek yerine adım adım azaltmayı tercih ediyor. Aslında Avrupa’nın ABD’nin stratejik önceliklerinde geri planda kalması şaşırtıcı değil. 1947senesinden itibaren ABD stratejisi Avrupa merkezli olmuştu; ancak 2001’den sonra kıtada herhangi bir gücün egemenlik kurma ihtimalinin zayıflaması, yeni jeopolitik güç merkezlerinin ve jeoekonomik rekabetlerin ortaya çıkmasıyla ABD’nin odağı başka bölgelere kaydı. Bu değişim, ABD’nin dünya sahnesindeki ağırlık merkezini yeniden düzenlemesine yol açtı. Başkan Bush Ortadoğu’ya yoğunlaşırken, sonraki başkanlar Asya’yı öne çıkardılar.
Belgede diğer önemli bir yaklaşım da, ABD’nin 2021’den beri süre gelen gerginliğin ardından Rusya’yı uluslararası alanda dışlanmış bir aktör olmaktan çıkarması ve Moskova ile ilişkileri iyileştirmeyi hedeflediğinin açıklanması. ABD’nin, Rus-Ukrayna savaşında arabuluculuğa soyunması bu açılımın neticesi olmalı.
Yeni Amerikan Ulusal Güvenlik strateji belgesinde, Asya’ya ek olarak Latin Amerika’da öncelikler listesine girdi. Trump’un Grönland, Panama, Kanada hakkında söyledikleri, Venezüella’da attığı adımlar, Kolombiya politikası bunu teyit ediyor. Amerika kıtasını kendi bölgesi ilan eden ABD emperyalizmi, yeni Monreo doktrinini uygulayacağını ilan etmiş oldu. 1823’deki ilk Monreo doktrininde ABD, Avrupalı sömürgecilere, kendisinin Avrupalıların sorunlarına karışmayacağını ama Avrupalıların da Amerika kıtasındaki sömürgecilik faaliyetlerine izin vermeyeceğini deklare etmişti. Yani siz bizim işimize karışmayın, biz de sizin işinize karışmayalım politikası. (Yalnızlık politikası) Yeni doktrin bölgede rakiplerin tehdit edici yetenekler bulundurmasına ve hayati önem taşıyan varlıklara (nadir toprak elementleri) sahip olmasını engellemeyi önüne temel hedef olarak koyuyor. İlk doktrin Avrupa sömürgeciliğine karşı deklare edilmişti. Şimdi ise hedeflenen, Latin Amerika’da önemli yatırımları olan jeopolitik rakip Çin.
Trump, Asya’nın batısındaki Ortadoğu için de, bölgenin enerji kaynaklarına ve yollarına, düşman saydığı güçlerin hakim olmasını engelleme görevini koymuş. Benzeri, Afrika için de geçerli. Dolayısıyla ABD, Ortadoğu ve Afrika’da da aslında Çin ile mücadele stratejisini belirlemiş durumda.
2025 Ulusal Güvenlik Stratejisinden anlaşılan, sanayi-enerji ve teknoloji sermayesinin öncülük ettiği devletçi, korumacı faşizan yeni bir hegemonik blokun insanlığı beklediği. Neoliberal küreselleşme döneminde ABD finanslaşma, dışa açılma ve üretimin küresel ölçekte örgütlenmesi üzerinden büyürken bu süreç, ülke içinde sanayisizleşmeyi, bölgesel eşitsizlikleri ve sınıfsal çözülmeleri derinleştirdi. Sonuna gelmiş olan Küreselleşmenin ABD için artık net kazanç üretmemeye başlaması, aksine rakibi Çin’i güçlendiren bir mekanizmaya dönüşmesi, ABD’yi küreselleşme karşıtı saflara iten temel dinamiklerden biri oldu. Bu yapısal temelde Trump yönetimi, finans sermayenin ağırlıkta olduğu önceki bloktan farklı olarak, dijital alt yapıları, veri akışlarını ve yapay zeka eko sistemlerini kontrol eden teknoloji sermayesini merkeze alan yeni bir sınıfsal ittifak inşa etmeye yöneldi.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalızca ABD-Çin rekabeti değil, milliyetçi yeni bir teknolojik kapitalizm, faşist ideolojinin küresel ölçekte dayatılması belirleyecek.












