Bir yüz, bir hikâyedir.
Bir bakış, yaşanmışlığın izidir.
Bir gülüş, insanın içinden kopup gelen en sahici cümledir.
Ama şimdi…
Yüzler konuşmuyor.
Aynı dudaklar, aynı burunlar, aynı elmacık kemikleri…
Birbirine benzeyen değil, neredeyse birbirinin kopyası olan yüzler arasında dolaşıyoruz.
Sokakta yürürken, bir kalabalığın içinden tek bir insanı ayırt edememek gibi bir çağdayız.
Bu artık estetik değil; bu, kimliğin silinmesidir.
Bir zamanlar bir kadını yüzünden tanırdın.
Bir mimikten, bir kaş kaldırışından, bir yarım gülüşten…hangi şehirden geldiğini, ne yaşadığını, nasıl sevdiğini hissederdin.
Şimdi ise her şey tek tip:
Acının da sevinç gibi göründüğü, doğallığın yapaylığa yenildiği bir çağ.
70’ler, 80’ler, 90’lar…
Her dönemin kadını vardı.
Saçından yürüyüşüne, bakışından duruşuna kadar farklıydı.
Kıyafet sadece bir detaydı; esas fark, ruhtaydı.
Bugün ise farkı yaratan değil, farkı yok eden bir estetik anlayışı hüküm sürüyor.
Soruyorum size: aynı yüzlere sahip olmak sizi daha güzel mi yapıyor, yoksa daha görünmez mi?
Çünkü güzellik, kusursuzluk değildir.
Güzellik, hatırlanabilir olmaktır, ama siz…
Hatırlanabilir olmayı değil, onaylanabilir olmayı seçtiniz.
Bir algoritmanın beğeneceği yüzü inşa ederken,
kendinizden vazgeçtiniz.
Peki şimdi aynaya baktığınızda kimi görüyorsunuz?
Gerçekten kendinizi mi,
yoksa herkesin birazı olan o anonim yüzü mü?
Bu bir estetik meselesi değil.
Bu bir varoluş meselesi.
Çünkü insan, yüzüyle başlar ve siz yüzünüzü kaybediyorsunuz.
Son bir soru daha:
Herkes aynıysa, siz kimsiniz?











