9 Nisan gecesi sıradan bir tarih gibi durabilir. Ama o gece, bir ülkenin en ağır gerçeği sahneye çıktı: Yaşamak için izin bekleyen çocuklar.
SMA Tip 1 kas hastası bir bebeğin nefesine ortak olmak için bir araya gelindi. On sanatçı, bir sahne, yüzlerce yürek… Ama aslında o gece, müzikten çok daha fazlası vardı. Çünkü bazı geceler eğlendirmez; yüzleştirir. Bazı sahneler alkış toplamaz; hesap sorar.
O sahnede; Beşir Hozan, Pınar Aydınlar, Hivda Koç, Erdal Erzincan, Cihan Çelik, Cevdet Bağca ve daha birçok değerli sanatçı yalnızca ezgileriyle değil, duruşlarıyla da yer aldı. Her biri, bir çocuğun nefesine ses olmak için oradaydı. Her biri, sessizliğe karşı söylenmiş bir cümleydi.
Adı konmuş bir hastalık var: SMA.
Ama bu ülkede o hastalığın gölgesinde büyüyen başka bir gerçek daha var: eşitsizlik.
Çünkü burada bir çocuk hasta olduğunda mesele yalnızca tıp değildir. Mesele, o çocuğun yaşayıp yaşamayacağına kimlerin karar verdiğidir. Mesele, yaşam hakkının bir bağış kampanyasına dönüştürülmesidir.
Bir düşünün…
Henüz “anne” demeyi öğrenememiş bir bebek, hayatta kalabilmek için milyonların merhametine bırakılıyor. Aileler kapı kapı dolaşıyor, sosyal medyada çırpınıyor, umutlarını izinlere, prosedürlere, imzalara bağlıyor.
Bu bir eksiklik değil.
Bu bir sistem sorunudur.
Sağlık hakkı, bir lütuf değildir.
Yaşam hakkı, bir kampanya konusu değildir.
Ve bir devlet, en savunmasız yurttaşlarını yaşatamıyorsa, orada yalnızca sağlık sistemi değil, adalet duygusu da çökmüştür.
O gece sahneye çıkan sanatçılar yalnızca türkü söylemedi. Her biri, bu sessizliğe karşı bir söz oldu. Her nota, görmezden gelinen hayatlara bir itirazdı. Çünkü sanat bazen en güçlü politik dildir. Ve bazen bir türkü, bir meclis konuşmasından daha fazla gerçeği haykırır.
Ama asıl soru hâlâ ortada duruyor:
Neden bir çocuğun yaşam hakkı, ekonomik güce, sosyal çevreye ya da dijital görünürlüğe bağlı?
Neden bazı çocuklar yaşamak için yarışmak zorunda kalıyor?
Ve neden bu yarışın sonunda kaybeden hep en masum olanlar oluyor?
Bu soruların cevabı yokmuş gibi davranmak, bu düzeni kabul etmektir.
Oysa kabul etmek, en sessiz suç ortaklığıdır.
Bu yüzden o gece sadece bir yardım gecesi değildi.
Bir itirazdı.
Bir yüzleşmeydi.
Bir çağrıydı.
Çünkü her geciken gün, bir çocuğun ömründen çalınır.
Her ertelenen karar, bir nefesi eksiltir.
Ve her suskunluk, bu düzeni biraz daha kalıcı hale getirir.
Artık mesele yalnızca bir bebeğin yaşaması değil.
Mesele, bu ülkede çocukların eşit yaşama hakkına sahip olup olmadığıdır.
Ve unutulmamalıdır: Bir ülkede çocuklar yaşamak için mücadele ediyorsa, o ülke çoktan bir şeyleri kaybetmiştir.
Ama hâlâ geç değil.
Çünkü o gece gösterdi ki…
Bir araya gelen insanlar, susmayan sanatçılar ve vicdanını kaybetmeyenler oldukça, bu hikâye değişebilir.
Yeter ki bu ses, bir gecede kalmasın.
Yeter ki o sahnedeki itiraz, hayatın her alanına yayılsın.
Çünkü mesele bir gecelik değil.
Mesele, bir ülkenin nasıl bir gelecek kurmak istediğidir.

















