“ADINI SİZ KOYUN”[1]

HomeManşet Haberler

“ADINI SİZ KOYUN”[1]

TEMEL DEMİRER

 

“- Çocukluğunu sevdin mi?

– Sevdiğimde büyümüştüm.”[2]

 

Kapsamlı 11 tane soru. Çoğu da beklemediğim yerden. Bunlara bir de “İnsanın kendisinden söz etmesini şık bulmam” tutumumu ekleyince, “zor” bir söyleşi olacağa benziyor bu.

Ama yine de bir yerden başlamalı; ancak kısa bir girizgâh ile…

Öncelikle Andrey Tarkovski’nin, “Dünyada ne kadar fazla kötülük varsa, güzellik yaratmak için de o kadar sebebimiz var demektir,” vurgusuna büyük değer atfeden; Anatole France’ın, “Hayal kurmak her şeydir,” dediği gibi düşünen iflah olmaz umut varlardanım…

Hayır! Ne, “Çok umutsuzum. İnsanların birbirini yok etmek üzere git gide programlandığını düşünüyorum”;[3] ne de, “Umut, zaman tanrısından medet umma duygusudur. İçinde yaşadığımız kötü koşulların zamanla iyileşeceğini beklemek. Beckett’in bir türlü gelmeyen Godot’su, bu duyguyu boşa çıkarmış ve gelmesini bekleyenleri minimalist, felaketimsi bir dekorla baş başa bırakmıştır,”[4] diyenlerdenim.

“Umut, cesur olduğunda, kuvvettir. Umut, kuşkulu olduğunda korkaklıktır. Umut, korkulu olduğunda zayıflıktır,” diyen George Gurdjieff’in altını çizdiği çerçevede; 1939 yılının serin bir Haziran sabahında Madrid yakınlarında asılarak idam edilen 18 yaşındaki tarım işçisi Carlos gibi, “Gracias a La Vida/ Teşekkürler Hayat…” diyenlerin tarafındayım.

Hücresine giren papaz son isteğini sorduğunda; baş eğmeyen komünist Carlos’un ağzından çıkan tek cümleydi, “Gracias a la vida/ Teşekkürler Hayat…” Sonrasında başı dik idam sehpasına yürümüştü…

Carlos yoldaşa bu gücü veren şeyin ne olduğunu düşündüm hep. Çok sonraları yanıtı(mı): Nikos Kazancakis’in, “Bazen içimden, küçük bir ânı alıp karşılığında bütün hayatımı veresim gelir.”[5] “Gerçeği söylüyorum size. İnsan, uçurumun kenarına varmadan, kanatlanamaz!” “Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktı,”[6] sözlerinde buldum.

Evet, “Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan!”[7]

“Koyun olmak iyidir. Ama kurtlar tarafından kuşatıldığında aslan olmak daha iyidir.”[8] “Her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır.”[9]

“Ne kadar aşağılara inersen, o kadar hızlı yükseğe çıkar”sın ve “Zamanın her şeye vakti vardı.”[10] “Yaşam kısa, ölüm ise uzun”du.[11] “Dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu sürece korkma; her şey yolunda demekti.”[12]

Her şeyin yolunda olması hâli, -tarihin defaten kanıtladığı üzere- “Hayır” diyen itaatsizlik ile mümkündü ve “zordu” elbette.

“Güce karşı ‘Hayır’ diyebilmenin, itaatsiz davranmaya cesaret etmenin bu denli zor oluşunun bir başka nedeni de vardır. İnsanlık tarihi boyunca itaat bir erdem, itaatsizlik ise bir günah olarak tanımlanmışlardır. Bunun nedeni çok açıktır: Tarih boyunca çoğunluk, azınlık tarafından yönlendirilmiştir. Bu işleyiş, yaşamın sahip olduğu iyi şeylerin yalnızca küçük bir kesim için yeterli olmasından ve kırıntıların çoğunluğa kalmasından kaynaklanmaktadır. Eğer azınlık bu iyi şeylerle hoşça vakit geçirmek istiyorsa ve bunun da ötesinde kendileri adına çalışacak, kendilerine hizmet edecek çoğunluğa sahip olmak istiyorsa bunun tek bir koşulu vardır… Çoğunluk itaat etmeyi öğrenmeliydi.”[13]

Çoğunluğa/ ezilenlere dayatılan o itaatledir ki; “Hayatta kalabilmek için nefret ettiğiniz işler yapacaksınız ve çalıştığınız her gün içinizdeki nefret biraz daha artacak. Gitgide sadece yaptığınız işten değil kendinizden de nefret edeceksiniz. Ama bir taraftan da nefret ettiğiniz kendinizin varlığını sürdürebilmek için daha da hayvanca çalışmak zorunda kalacaksınız. Ve pek çoğunuz bu boktan var oluşunuzu sonlandıracak cesarete sahip olamayacağınız için, bu lanet paradoksun dişlileri arasında öğütüleceksiniz.”[14]

Hem de korkunun mengenesinde öğütülerek/ korkutularak!

İnsan(lık)a, korkuyu dayatıp, korkmayı öğreten “itaat”le, “Özneye verilen önemin azaldığı”nın altını çizen Frank Furedi, “Kendi çaresizliğiyle barışık hâle gelen toplum, bireyin kendini belirleme gücüne olan inancını yitirir,” derken; korkunun kölelik olduğunu hatırlatır.[15]

İnsan(lık)ın korkuya, köleleş(tiril)meye karşı Anadolulu Aristonikos ve Trakyalı Spartaküs’le simgelenen özgürleşme mücadelesi ezen/ sömürenlere karşı ezilen/ sömürülenlerin yolunu açtı.

O gün bugündür José Martí gibi, “Yapabileceklerini yapmamak suçtur” ve Henrik Ibsen’in, “En kısa yol, sarp yollardır,” deyişiyle yol(lar)dayız!

Martin Heidegger, “Felsefe yolda olmaktır,” dememiş miydi?

Kolay mı? İtaatin dayattığı korku, şiddet ve yalanlarla egemenliğini sürdürürken; “İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin değerini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için” diyen William Shakespeare’in izah ettiği bugün; “Anlayış kıtlığı büyük bir güçtür. Bazen insanların dünyayı ele geçirmesini sağlar,” formülündeki üzere Anatole France’ın!

Bilmem duydunuz mu; biliyor musunuz?

Araştırma şirketi ‘Barem’in, Ekim 2020 araştırmasına göre, “Geçen 8 yılda mutluyum diyenlerle mutsuz olduğunu söyleyenlerin arasındaki fark, yani Net Mutluluk Endeksi (NME) ortalaması dünyada +51 iken Türkiye’de +32 oldu. 2019 yılı sonundaki bu endeks dünyada +48, Türkiye’de ise +38 idi. Dünyada gençler en mutlu grup ve yaş arttıkça mutluluk azalıyor. Türkiye’de ise en mutsuz yaş grubu gençler (18-34 yaş NME 30).”[16]

Mutsuzluğa, mutsuzluğu bize dayatan sürdürülemez kapitalist vahşete “Hayır” derken; “Başka bir dünya sadece mümkün değil, o da yolda. Sessiz bir günde nefesini duyabiliyorum,” diyen Arundhati Roy’u gayet iyi anlıyorum.

 

– Görüş Genel Yayın Yönetmeni Turan Altuner (TA): Temel bey, bu röportajımızda sizinle karınca kararınca kuşaklar arası bir yolculuğa çıkmak istiyoruz. Sendika.org da yazdığı bir makalesinde Adil Okay sizin için tüm o yıllardaki mücadelenize atfen, “O bir 68’li, 78’li ve doksanlı” diye yazmıştı. Biz buna 2000’li yılları da ekleyelim Hrant Dink’in katledilişinden sonra 301’den yargılandınız, kısa bir süre önce de özellikle genç insanların kurduğu isimsizler harekâtı operasyonunda gözaltına alındınız, moda deyimiyle size “Z – Kuşağı da” diyebilir miyiz?

 

Öncelikle “Bey” değil; sadece Temel…

Sonrasında adım adım ilerlersek: Adil (Okay) şarab(ımız)ı, ekmek(imiz)i paylaştığımız yoldaşım, sürgündaşımdır. Onunla, “Oxoşk’va do Oropa Şeni/ Özgürlük ve Aşk İçin” başlıklı tarihten geliyoruz…

Eric J. Hobsbawm’ın, “Onlar kalıcı yapılar içerisinde asla değişmeyen bir tarihe inanıyorlardı, bense tarihin değiştiğine inanıyordum,”[17] notunu düştüğü “tarih” deyip geçmeyin sakın ola…

Yuval Noah Harari’nin, “Tarih çok asi insanın “yaptığı”, geri kalanların da tarla sürdüğü veya su kovaları taşıdığı bir şeydir”; Jean-Jacques Rousseau’nun, “Tarih; okuyana, kendi gözünün görme derecesine göre, yol gösteren bir kılavuzdur”; Marc Bloch’un, “Tarih özünde değişimin bilimidir”; Victor Hugo’nun, “Tarih ile efsanenin amacı birdir: Geçici insanda ebedi insanı anlatmak”; Max Horkheimer’ın, “Tarihsel doğru, düşüncelerle gerçeğin çarpışmasından, sürtüşmesinden doğar,” notunu düştüğü “Tarihten ya da başka bir şeyden ders çıkarmak için iki şey gerekir: Bir, bilgi aktarmak; iki, dinlemek…”[18]

Söz konusu tarihte bizler için umut her daim vardı; elbette İbn-i Sina’nın; “Güzel yaşamak için hayatın zehrini için. Diri kalmak için ölümü sevin. Uçun ve belirli bir yuva edinmekten kaçının,” uyarısını unutmadan.

Onunla (ve hep birlikte) gündüz ördüğünü gece söken Penelope ya da kayayı bir türlü doruğa ulaştıramayan Sisyphos vari zor günler yaşadık.

“Çocukken suskun ve inatçı, gençken haddini bilmez ve asi, orta yaşta ise hevesli. Yaşlılıkta hoppa ve acaip! Senin mezar taşında şöyle yazacak: Tam bir insandı!”[19] ibaresindeki üzere “karla, boranla ve fırtına”yla sınanmış dostluğumuz o günlerden yadigar veya o günlerin kalıtıdır.

Galiba böylesine bir tarihin fart-ı hassasiyetiyle söyledi Adil. Ama itiraf etmeliyim ki, sadece ve sadece “insan olmak ve kalmak”tan yana olan “beni” abartmış.

Önüne herhangi bir sıfatı eklemeye gerek görmeden “İnsanım” demeye gayret edenlerdenim; Hikmet Kıvılcımlı’nın, “İnsanlığın ancak ve yalnız işçi sınıfı yanından gerçek insan olacağına inanıyoruz,” vurgusunu önemseyerek…

Tarihin süreklilik içindeki kopuşlara tekabül eden bir kesintisiz ve gelgitli bir inşa olduğuna inandığım için “kuşak” kavramına itibar etmem…

Bugünden yarına, geç(me)miş(imiz)e sahip çıkıp, ona layık olduğumuz sürece hepimiz Aristonikos’uz, Spartaküs’üz, 68’liyiz, 78’liyiz…

Yeter ki ne olduğumuzun bilincinde, ne yapılması gerektiğine sırt dönmeden; malum, “… ‘Dünya’ insanın aynasıdır, çünkü onun eseridir; onun pratik, gündelik yaşamının eseridir”![20]

“İyi de nasıl” mı?

“En zoru budur. Kişinin kendi kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendi kendini yargılamayı beceriyorsan, hakikâten bilge bir kişisin demektir…”[21]

Bu yolda “Derin düşünebilen insanlara ne mutlu! Ama bu derinlikte düşünmek bir lanettir. Bunu nasıl tarif etmeli? Dehşet üzerine dehşet…”[22]

Unutulmamalıdır ki, “Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.”[23]

Bunun için de “Ne olursa olsun kendinle yüzleş çünkü seni değiştirecek şey asıl kendindir.”[24]

Kendi hesabıma, “Kimi köprüleri geçmem, kimilerini ise yıkmam gerektiğini yaşayarak öğrendim.”[25]

Gelelim şu “Z” işine!

Öncelikle bir soru(n): Kuşakları, alfabedeki harflerle tanımlayacak olursak, Z’den sonrası ne olacak?

Z Kuşağı, özellikle yetişmekte olan yeni nesil için kullanılan tanımlayıcı adlandırma(ymış). Bilgiyi çok hızlı işleyebilmek gibi özelliklere sahip olduğu varsayılan Z Kuşağı, belirli yaş aralığını kapsıyor(muş).

1995 ve sonrasında doğan kişileri temsil eden Z’ler, “Google kuşağı” olarak sunulurken; “Yaratıcı ve işbirlikçi olmak”; “Çevresel, sosyal ve ekonomik sorunları çözmek”; “Kendi kendini yönlendirebilmek”; “Grup çalışmasını rahatlıkla yapabilmek”; “Bilgiyi çok hızlı işleyebilmek”; “Daha zeki olmak” ile müsemma olduğundan söz ediliyor(muş)!

Ayrıca Z kuşağı, iş yaşamında yaptığı işi çok sevmesine gerek yok(muş). İyi ve parlak fikirler ile paradan para kazanacağını biliyor(muş).[26] Vs, vs…

“Amerikan Sosyoloji”sinden mülhem lafolojinin “neden”lerine gelince, orası meçhul bir laf salatası!

Özetle Aristonikos’un, Spartaküs’ün, 68’in, 78’in takipçisi ve taşıyıcısı olarak, kuşaklar tanımının zaafı, evvelden ahire güzergâhında gerçek bütünün parçaları olduğumuza ilişkin sürekliliği inkıtaya uğratmasıdır…

Ve yargılanmalarım, göz altılarım, mahpusluğum: Hepsinde “Suçumuz insan olmak”tı!

İnsan olmak (ve kalmak) “suçu”nu işlemişlere dair Che Guevara’nın, “Düşmanın yoksa, hayatta hiç başarılı olamadın demektir,” ibaresiyle birlikte; Danimarka Prensi genç Hamlet’in “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!/ Düşüncemizin katlanması mı güzel,/ Zalim kaderin yumruklarına, oklarına/ Yoksa diretip bela denizlerine karşı Dur, yeter! Demesi mi?”[27]

Kokuşmuş çok şeyin olduğu coğrafya(lar)da Hamlet’in sorusuna, yanıtı aramak belalara da talip/ taraf olmaktır. Hem de Sakarya Üniversitesi’nden tarih “profesörü” Ebubekir Sofuoğlu’nun, Türkiye için Nazi Almanya’sı örneğini verip, “Hitler nasıl Polonya’ya anında girdiyse biz Yunanistan’a adeta elimizi kolumuzu sallaya sallaya gireriz,” dediği[28] bir tabloda…

İnsan olmak (ve kalmak) iddiası, bir meydan okumadır; Leo Huberman’ın, “Dünyayı kurtarıp, güzelleştirme umudumuz var,” haykırışındaki üzere!

Kolay mı? Hiç bir gerçek, onu görmemeye çalışmaktan daha acı verici değilken; eğer gerçeği herkesin huzurunda tüm çıplaklığıyla dile getiremiyorsanız, ya gerçeğin ne olduğunu bilmiyorsunuz ya da gerçeğe ihanet ediyorsunuz demektir.

Şurası çok açık değil mi? Gerçeğin dağlarına umutsuzlukla çıkılmaz; direnme gücü, egemenler “Evet” sözcüğünü duymak istediğinde, “Hayır” diyebilme praksisidir.

Bu bağlamda aklın, dirayetin ak saçlı ama yüreğin masum çocuklar gibi olması gerekirken; her zaman taraf tutmalıyız. Tarafsızlık; baskıcı egemene yardım eder, ezilene değil.

“İşlerin iyi gitmediği”nden söz edilse de, hâlâ insan(lık)a inanıyorum; hayata güveniyorum.

Kimsenin kölesi olmamak için Bertolt Brecht’in, “Dünyayı değiştirmek için ne çok şey gerek:/ Öfke ve azim. Bilim ve infial,/ Hızlı inisiyatif, uzun düşünme,/ Taş gibi sabır ve sonsuz sebat,/ Tekil olayı anlamak, geneli anlamak:/ Ancak gerçeklikten aldığımız dersler öğretir bize/ gerçekliği değiştirmeyi,” diye betimlediği, kendinin efendisi olma cüretine büyük değer veriyorum.

Bu güzergâhta kişilik kazanmanın, birey olabilmenin tek yolunun; sürdürülemez kapitalist vahşete başkaldırmaktan, “Hayır” demekten geçtiğinden kuşku duymuyorum.

Elbette kapitalist vahşette farklı olmak, farklı düşünmek; “olağan” denilen için makul ve makbul değilken; yalanın şiddetine maruz kalmayı da göze almaktır.

Ancak malumun ilamı üzere: “Yalancı, normal koşullarda gerçekliğe yenik düşer. Gerçekliğin ikamesi yoktur; deneyimli bir yalancının ortaya koyacağı yalan ne denli geniş çaplı olursa olsun, bilgisayarların yardımına başvurulmuş olunsa dahi olgusal gerçekliğin boyutlarına ulaşamayacaktır. Yalancı yalanlarının kaçından ayrı ayrı yakayı sıyırırsa sıyırsın, prensipte yalancılık etmiş olmaktan yakayı sıyıramadığını görecektir.”[29]

Yalan ne denli “büyük” ve acımasız olursa olsun; hep vicdan, akıl, sağduyu, adalet, özgürlük, eşitlik baskın çıkmıştır (ve çıkacaktır da).

Elbette bu kolay (veya düz bir çizgi) değil!

Kolay mı? “Ambalaj kültürünün göbeğinde yaşıyoruz. Evlilik sözleşmesi aşktan daha önemli, cenaze ölümden, elbise bedenden, ayin tanrıdan daha önemli. Ambalaj kültürü içerikleri hor görüyor. Söylenen önemli, yapılan değil.”

“Günümüzde insanlar hiçbir şeye saygı göstermiyor. Eskiden erdem, onur, gerçek ve yasalardan oluşan bir dayanağımız vardı. Günümüz Amerikan yaşamında çürüme günden güne yayılıyor. Başka yasalara itaat edilmeyen yerde çürüme tek yasa olur. Çürüme bu ülkenin altını oyuyor. Erdem, onur ve hukuk hayatımızdan buharlaşıp uçtu.”

Bu tabloda “Politikacılar, konuşur ama hiçbir şey söylemezler. Seçmenler, oy kullanır ama seçemezler”ken; “Düşünürseniz, acı çekersiniz. Şüphe ederseniz, delirirsiniz. Hissederseniz, yalnız kalırsınız…”

Yani “Biz makinelerimizin makineleriyiz” ve “Bizim tek bilmek istediğimiz yoksulların neden yoksul oldukları. Sakın onların açlığı bizi doyuruyor ve çıplaklığı bizi giydiriyor olmasın.”[30]

Bu Erich Fromm’un, “Geçmişin tehlikesi esir olmaktı; geleceğin tehlikesi ise, robot olmaktır,” dediği hâldir!

“İnsanca olan nasıl bir gerçekse, insanlık dışı olan da bir gerçektir,”[31] biçiminde tarif edilendir!

Emil M. Cioran’ın, “Saatler boyunca başka saatleri bekleriz,”[32] biçiminde dalga geçtiğidir!

Yaşar Kemal’in, “Önce kendinize, sonra başka insanlara, sonra her şeye her şeye her şeye boyun eğdiniz. Ne buldunuz, ne öğrendinizse ne yarattınızsa hepsi boyun eğme üstüne oldu. Ve boyun eğdiniz ve boyun eğdiniz ve boyun eğdiniz ve boyun eğdiniz, boyun eğmeyenleri lanetlediniz, öldürdünüz, kustunuz ve boyun eğdiniz, boyun eğmeyi yemek yemek, su içmek, sevişmek gibi bir yaşama biçimi yaptınız. Ve de öldünüz. Ve de solucandan beter oldunuz. Daha da olacaksınız,”[33] haykırışıyla itiraz ettiğidir.

Jean Baudrillard’a şunları dedirtendir: “Yaşanan yabancılaşmanın en büyük ve en tehlikeli sonucu da gündelik hayatın ritminden kopan modern insanın pozisyonsuzluğudur. Köprüdeki intiharı seyreden otomobil sürücüsü ya da metrobüs yolcusu, camın ardından, televizyon monitörüne bakarcasına, ‘Ne kadar yakın, o kadar uzak!’ paradoksuna tutsak kalmaya başlar. Bir süre sonra bu tutsaklığı tercih de eder. Çünkü ‘pasif tanıklık’ hiç bir zaman yormayacaktır kendisini. Televizyon izleyicisinin hantallığı, gündelik hayatın öznesiyken de yapışmıştır bedenine. Böylece köprüdeki intihar, ellerinde patlamış mısır ve colalarla seyredilen bir ‘sahne gösterisi’ne dönüşüvermiştir…”[34]

Veya Etienne de la Boétie’in isyandır: “Zavallı sefil insanlar, akılsız halklar, başlarına gelen kötülüklere karşı inatla duyarsız kalan, karşılarına çıkan iyilikleri göremeyecek kadar kör uluslar! Alın terinizin ürünü en değerli zenginliklerinizin göz göre göre elinizden alınmasına, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizden ata mirası değerli eşyaların soyulup çalınmasına seyirci kalırsınız! Artık hiçbir şey sizin malınız değilmiş gibi yaşarsınız. Mallarınızın, ailelerinizin, hayatlarınızın sadece yarısının size bırakılmış olmasından dolayı sanki büyük bir mutluluk duyuyor gibisiniz. Uğradığınız bütün bu zararların, bu felaketlerin, bu yıkımın sorumlusu yabancı düşmanlarınız değil, tam tersine tek bir düşman, kendi ellerinizle yarattığınız, uğruna cesaretle savaşa gittiğiniz, şanı için ölümü bile göze aldığınız kişi. Sorumlu o! Bu efendinin de sizin gibi iki gözü, iki eli, bir vücudu var ve sıradan bir hemşehrimizden fazla bir şeyi yok. Ancak sizden fazla bir şeyi var ki onu da ona siz sizi ezsin diye verdiniz. Eğer siz vermediyseniz sizi gözetlediği bunca gözü nereden buldu? Siz vermeseydiniz size vurduğu bunca eli nereden buldu? Kentlerinizin sokaklarını çiğnediği ayaklar sizin değilse kimin? Siz izin vermeseydiniz, üzerinizde iktidar sahibi olabilir miydi? Sizinle anlaşmamış olsa size nasıl saldırabilirdi? Sizi soyan bu hırsıza yataklık etmeseniz, sizi öldüren bu katilin işbirlikçisi olmasaydınız ve kendinize ihanet etmeseydiniz.”[35]

Evet, “olağan” (denilen) çürümüşlüğün orta yerinde “insan olmak suç”ken; “İnsan, ancak insanca bir dünya yaratarak insanlaşır.”[36]

Çünkü “İnsan düşüncesinin objektif gerçekliğe ulaşması ya da ulaşamaması sorunsalı kuramsal değil pratik bir sorundur. İnsan doğruyu, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya ait olduğunu pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten soyutlanmış bir düşüncenin gerçekliği/gerçek dışılığı tartışması skolastik bir sorundur,” diyen Karl Marx’ın eklediği üzere:

“Hiçbir halk büsbütün çaresi değildir; uzun süre sırf aptallıktan gelen ümitlerle yaşasa bile, yine de bir gün sonra gün gelir, aniden akıllanır”![37]

Hayatın (umut kesilmemesi gereken) diyalektiği budur, böyledir. Karl Marx’ın, “Şayet şeylerin dış görünüşü ile özü aynı olsaydı, bütün bilim gereksiz bir şey olurdu,” mottosundaki üzere!

İş bu nedenle, Louis Althusser’in “Mucize yoktur,” uyarısındaki “insan olmak suçu”nu işlemeye devam edeceğiz; ta ki insan olmak “suçlanmayana” dek!

Çok mu aforizma yüklü oldu? Olsun, kendimden söz etmenin debdebeye boğulma riskinden iyidir. Nihayetinde kendinden önce yaşamış binlerce, on binlerce kişiyle paylaşıyor hayatını insan; değil mi?

 

– TA: Bize biraz 68 kuşağından, o kuşağın ruhundan bahsedin. Deniz Gezmişleri idamdan kurtarmak için Bulgaristan’a uçak kaçıran şimdi isimi hatırlayamadığım bir devrimci röportajında mealen “Günümüzde bu ruhu anlamak, anlatmak çok zordur, o başka bir şeydi,” demişti. 68 gerçekten neydi? Nasıl bir ruhtu o öyle?

 

Attilâ İlhan’ın, “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı/ Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı/ Gittiler akşam olmadan ortalık karardı,” dizelerindeki bizim 68’imizi anlatmak haddime değil; olsa olsa, ona ilişkin kanaatlerimden söz edebilirim…[38]

O; “Yasaklamak yasaktır”…; “Hayalgücü eksik olanlar neyin eksik olduğunu hayal edemez”…; “Kapitalizmin bekçi köpeği ya da hizmetkârı olmak istemiyoruz”…; “Gerçekçi olun, imkânsızı isteyin”…; “Birini ve herkesi sevin”…; “Kahrolsun meta toplumu”…; “Yabancılaşmayı ortadan kaldırın”…; “Barikatlar sokağı kapıyor ama yolu açıyor”…; “Tahayyül edemeyenler nelerden mahrum kaldıklarını bilemezler”…; “Hepimizin içinde bir polis uyur. Onu öldürmeliyiz. Kafandaki polisten kurtul”…; “Kapitalizmin bekçileri ya da hizmetçileri olmak istemiyoruz,” diyen bir özgürleşme, itiraz, yeni arayışı ve alternatif kültürdü…

Ancak bizim 68’imiz yani metropollerdeki 68’i de aşan hakikâtimiz, düzen sınırlarını aşan anti-emperyalist konumlu radikal sosyalist bir başkaldırıydı ve en önemlisi de cüretkârdı, Marksist-Leninist’ti.

Bir an Sinan Cemgil Hoca’mızın haykırışındaki kararlılığı anlamaya çalışın:

“Taylan, Komer’in arabasını yakarak devrim için ilk kıvılcımı atmıştı. Bu kıvılcım devam ettirilecektir. Türkiye’de CIA artık bir adam temizleme kampanyası açmıştır. Yılmıyoruz, korkmuyoruz.”

“Taylan Özgür’ün ardından matem tutmayacağız, mersiyeler düzmeyeceğiz. O, 24 saatini devrime adamış bir kişiydi. Yapılacak çok işlerimiz vardır.”

“Bir devrimci kardeşimiz polis kurşunu ile kahpece öldürülmüştür. Devrimci şehitlerin matemini tutacak zamanımız yoktur. Devrimcilerin postunu ucuza satmayacağız.”

Bizim 68’imizin önemli bir yanı buydu; ama bu kadar da değildi.

Atilla Keskin, “68 ruhu neydi, sizi hangi duygularınız devrimciliğe çekmişti?” sorusunu şöyle yanıtlar:

Dünya kaynıyordu. Anti-emperyalist mücadeleler, gerilla mücadeleleri, Avrupa ve Amerika’da yaşanan sınıf mücadeleleri, Küba ve Çin devrimi… Hepsinin üzerimizde etkileri vardı.

Öte yandan Türkiye’de 1965’te kendisine sosyalistim diyen 15 milletvekili meclise girdi. Çok geniş kitlesel yürüyüşler, DİSK’in kuruluşu vs. kaynayan bir Türkiye vardı. Toprak ağalarına karşı Kürtler kendi seslerini çıkarmaya başlamıştı. Böyle bir ortam vardır. Fakat bunların yanında bizler edebiyat, sinema, kültür, tiyatrodan gelen insanlardık. Hemen hemen hepimiz bunlarla uğraşmıştık. Nâzım’ı, Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i okumuştuk. Böylesi bir kültürel birikim vardı.”[39]

Bu birikimin hayalleri vardı. Bu doğrultuda militanca hayata dokunup, dünyayı değiştirmek istiyordu ve Musa Kaplan’ın ifadesiyle, “Bu yolculuk dünyada ve Türkiye’de 68 kuşağı diye adlandırılan ve birçoğu 12 Mart öncesinde ve sonrasında hapishanelerde, işkencehanelerde, dağlarda, öğrenci evlerinde, yurtlarda kısaca bulundukları her yerde öldürülen, yaşayanların da devrim hayalleriyle veya mücadeleleriyle ömür geçirdiği, küçük bir kısmının da ülkemiz atmosferinde sert rüzgârlarda savrulduğu bir kitlenin öyküsüydü…”[40]

Bu arada THKO önderlerini kurtarmak için 3 Mayıs 1972’de Ankara-İstanbul seferli Boğaziçi uçağını kaçıranlardan Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Mehmet Yılmaz, Yaşar Aydın’dan hangisi “Günümüzde bu ruhu anlamak, anlatmak çok zordur, o başka bir şeydi,” demişti, bilmiyorum.

Ama kim demişse çok doğru söylemiş…

 

– TA: Bir Alman gazetesinde okumuştum, ‘68’liler iktidar olmadan toplumu değiştirdiler, bir “Kültür devrimiydi o” demişti makalenin yazarı. Yaşadığım ülke Almanya da -ki bunu tüm Batı Avrupa ve içinde söylemek mümkün, bir ‘68 öncesi sonrası var. Abartılı olur mu bilmiyorum ama milattan önce milattan sonra gibi bir şey yani. Bunu Türkiye için de söylemek mümkün mü?

 

Bizim ‘68’imizi “Kültür Devrimi” tanımlamasıyla sınırlamak doğru olmaz.

Yaşadıkları kesitte “Ne yaptılarsa doğru yaptılar,”[41] demekten bir an duraksamayacağım Onlar, katledildiler ama yenemediler! Onların idealleri yok edilemedi.

Edip Cansever’in dizelerindeki üzere, “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka/ Ne çıkar siz bizi anlamasanız da/ Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar/ Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da./ Hiçbir şey!” diye haykıran bilinçli inançları, politik tercihleri, devrimci davaları için ölümsüzleşenlerin bedenleri toprağa karışsa da; mücadeleleri yaşadı, yaşıyor hâlâ…

Zor günlerde Dev-Genç Başkanlığı yapan Ertuğrul Kürkçü’nün, “1968’de Türkiye bütün küreyle birlikte yüzyılın son devrimci dalgasının içinden geçiyordu. Yalnızca üniversite gençliği değil, eşzamanlı olarak fabrika işçileri, işsizler, topraksız ve üretici köylüler de kendi hakları için ayaktaydı.

Türkiye’de toplumsal hayat nasılsa öğrenci hayatı aşağı yukarı onu yansıtıyordu. (…)

Öğrenci hareketlerinin bugüne en önemli etkisi Türkiye’de parlamento dışında bir sivil politik alan yaratılması oldu. 1968 ‘devrimcilik’ diye özgül bir yaşam tarzının doğmasına da ebelik etti.

Benim aklımdan çıkmayan olaylardan biri, öğrenciyken çalıştığım Ankara Belediyesi Nâzım Plan Bürosu için Ankara’nın ücra gecekondu semtlerinden birinde anket yaparken yoksul mu yoksul bir yaşlı kadınla aramda geçen diyalog. Kadın benim ne iş yaptığımı sorunca, ‘Öğrenciyim, bu işte geçici olarak çalışıyorum’ dedim. ‘Boykot yapıyon mu?’ diye sordu. ‘Yapıyorum’ deyince, ‘Yapın yapın, başlarına yıkın dünyayı’ dedi bana.

O zaman, mesajımızı duymayan kimse kalmadığına, artık yoksul halkı kazandığımıza kalben inanmış, çok heyecanlanmıştım,”[42] diye betimlediği ‘68’in Mahir Çayan’ı, Deniz Gezmiş’i, Sinan Cemgil’i, İbrahim Kaypakkaya’sı ve nicelerini gerçekten tanıdığınızı mı düşünüyorsunuz?

Onlar yeni bir dünyanın müjdecileriydiler!

Gelin onların pek bilinmeyen yönlerini değinelim…

Mesela Sinan Cemgil…

Adnan-Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar. Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı.

Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu. Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar.

Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.

Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi.

ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu.

ODTÜ’de “Hoca” deme âdetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü.

Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı. Yirmi yedi yaşındaydı.

Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti.

Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi: “Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekâlı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar.”

Ayrıca “Güneşi batmayan bir ada/ Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/ Adalıyım… Adalıyım,” diyen Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz?

Eşi Gülten Çayan atletti; 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu.

Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Dersimli bir Alevî Dedesinin torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “Devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.

SBF’nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Kızıldere’de katledildiğinde 25 yaşındaydı.

Dersim’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden; ‘Varlık’, ‘Papirüs’, ‘Soyut’, ‘Türk Dili’ gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı…

‘68’lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11’e mutlaka alınırdı.

Deniz’in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de…

Mahir Çayan ise kesin teknik direktör; çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin çubukları nedeniyle erkenden koptu.

Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi? Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o. İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.

Aşkı da yaşadılar doyasıya…

Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ’lü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi.

O da 25 yaşındaydı…

Okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar.

Sanmayın ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar?

Sanmayın ki kolalı votka içmediler? Ya da rakı?

Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz?

Muhammed Ali, Joe Frazer’e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz?

Ya da hiç küfretmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama…”

Dillerindeki şarkı: Imagine

Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler.

Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar.

Kızıldere’de katledilen Kazım Özüdoğru gibi, “halka inmeyi” ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı.

İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler.

Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler.

Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar…

‘68’li kızlar da vardı bu eylemlerde; hem de mini etekleriyle.

Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır” yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. O hippi; Kızıldere katliamından tek sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’ydü…

Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlânâ resmi çizip altına “Ben insanım” yazıp hâkime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.

Resimden, edebiyattan gelmişlerdi…

Dans da ettiler: SBF yatılı öğrencilerinin salı ve cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans partileri vardı.

Carmina Burana’nın Türkiye’deki ilk bale gösteriminde harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da onca işkenceye rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel Mestçi?

Anadolu türkülerini, Dadaloğlu’ndan Âşık Veysel’e şehre getiren ‘68’liler değil mi?

Tiyatro da yaptılar; Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivali’nde üçüncü oldular…

“Evet, ‘68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır.”[43]

Hiç şüphe yok: Onlar yeni bir dünya hedefini işaret eden düşünce ve davranıştılar; radikal sosyalistlerdi…

“Bu arada Kemalistler mi dediniz”?

Çelişkili devrimci bütünlük ilişkisini, Türkiye’deki ‘68 hareketinin sembolleşmiş ismi Deniz gerçeğinde görürüz. 12 Mart’ı izleyen yıllarda herkesin bir Deniz’i olmuştur. Militan devrimcisi de iflah olmaz reformist sosyal demokratı da, Kemalist darbecisi de “anti-emperyalist” maskesi takan nasyonal sosyalisti de Deniz’i sahiplenir. Onu bayrak olarak kullanır, daha doğrusu istismar eder.

Deniz’i devrimcilerin sahiplenmesi kadar doğal ve meşru bir şey olamaz. Çünkü Deniz(ler) her şeyden önce gözü kara bir devrimcidir. Bu nedenle, hangi gerekçe ve biçim altında olursa olsun devrimciliğin dışında olmakla kalmayıp ona düşmanlık yapanlar için aynı şey söylenemez. Bu noktada iş artık siyasi kalpazanlığa ya da değer sömürüsüne girer.

Bu sonuncuların birçoğu, Deniz’in eylem ve söylemlerinden kendilerine bir dayanak bulup o parçaya yaslanırlar. Kimi Deniz’in anti-emperyalist yönünü, bu konudaki militan eylemlerini öne çıkarıp onların arkasına saklanarak günümüzde Kürt düşmanı şoven bir milliyetçiliğin maskesi olarak kullanmaya yeltenir. Kimileri Deniz’i “sıkı bir Kemalist”, “1961 Anayasası’nın kararlı savunucusu” olarak göstermenin peşindedir. Ki özellikle Ankara’da görülen ana THKO Davası’nın savunma ve dilekçelerinde her iki konuda da bol bol dayanak bulurlar kendilerine. Başka bir kategori, düzenin ancak silahlı devrim yoluyla değiştirebileceğini savunan ve bu amaçla kır gerillacılığına yönelen Deniz gibi ateşli bir devrimcinin hümanizmini “karıncaezmez bir yumuşakça” olarak resmetme çabasındadır. Bunlar aslında kendi “yumuşamalarını”, düzene ayak uydurup onun çizdiği sınırlar içinde eriyip kaybolmuş olmalarını rasyonalize etmenin peşindedirler.

Deniz(ler) ve onlarda cisimleşen değerlerin istismarına dair başka örnekler verilebilir. Fakat Deniz’i Deniz olmaktan çıkarmakta birleşenlerin ortaklaştıkları bir nokta daha vardır: Deniz’in ve her konuda olduğu gibi o 6 Mayıs gecesi ayrı ayrı çıkarıldıkları idam sehpasındaki son sözleriyle de birbirlerini tamamlayıp bütünleyen Yusuf ve Hüseyin’in son sözlerini “unutmak”!.. Hâlbuki Deniz’in hayatının, düşünce ve eylemlerinin, uğrunda dövüştüğü ideallerin yoğunlaşmış özet ifadesidir o sözler. Deniz’in vasiyeti olmanın ötesinde bir manifestodur. Deniz(ler)’i samimi olarak sevenler, geçmişe dair seçilmiş bütün parçalardan önce o sözleri kulaklarına küpe etmelidirler:

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye!

Yaşasın Marksizm Leninizm’in yüce ideolojisi!

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!

Kahrolsun emperyalizm!

Yaşasın işçiler, köylüler!”[44]

Tamamlıyorum; İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşı Muzaffer Oruçoğlu’nun, “O yaşamı yakından gördüm. Nedir o yaşam? Bir, sadeliktir. İki, mülk edinme duygusundan uzaklık. Üç, dayanışmadır,”[45] diye anlattığı hâl(ler) bizim ‘68’mizdir. Kuşkusuz Prometheus’ca bir kahramanlıktır.

Adı “önceden gören” anlamına gelen Prometheus, titanların soyundan gelmektedir. Akıl gücü bakımından diğer tanrılardan üstündür ve bu gücü Zeus’a karşı gelmek için kullanır. Fakat akıl gücü Zeus’un tekelindedir ve Zeus, dünya egemenliğini bu güçle ele geçirmiştir. Bu güce bir başkasının sahip olması, Zeus’un tepesini attırır. Prometheus aklını ve geleceği önceden görme gücünü, hep Zeus’a karşı kullanır.

Bu yüzden Zeus, demirci tanrı Hephaistos’a, onu yeryüzünün bir ucunda bulunan Kafkas Dağı’nda bir kayaya çırılçıplak zincirleme emri verir. Ardından tanrıların görevlendirdiği bir kartal, Prometheus’un her gece yeniden oluşan karaciğerini yer. Prometheus, bundan sonra “Prometheus Desmotes/ Zincire Vurulmuş Prometheus” diye anılır.

Prometheus, kendisini Kafkas Dağı’nın tepesindeki bu tanrı cezası işkenceden kurtaran Herakles’e: “Zeus tahttan inmedikçe benim işkencelerimin sonu yok” der, böylelikle de insanlığa özgürlüğün yolunu göstermiş olur.

Evet, evet bizim ‘68’imiz ve sonrası Prometheus’ca bir kahramanlıktır ve bu konuda “can yücel deniz gezmiş’le ilgili şiirinde, onun için ‘en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…’ der… bunların hepsi bir ölçüde doğru ve ama yine bir ölçüde tartışılmaya muhtaç tanım,”[46] notunu düşmeye kalkışmak ise, V. İ. Lenin’in, “Tarihte hiçbir sınıf, hareketi örgütleme ve yönetme yeteneğine sahip siyasal önderlerini, ileri temsilcilerini yaratmadan egemen olamamıştır,” saptamasından bihaber olmaktır!

 

– TA: Bize biraz da 78’li kuşağı anlatın lütfen, ‘68 kuşağı ile ortak veya farklı yönleri nelerdi?

 

‘68’in anti-emperyalist, 78’in anti-faşist eksenli mücadelesi fedakârlıklarla müsemmadır.

78’in giderek iç savaşa yönelen güzergâhta ödediği bedeller devasa ölçekteyken; “78 kuşağı, 12 Eylül kırılmasıyla darmadağın oldu. Bu kırılma ardından gelen sosyalist sistemin bertaraf olması hayalleri, umutları da darmadağın etti.”[47]

Ancak tüm soru(n)larına karşın 78 kuşağı gerçektir, kendinden önceki ve sonraki kuşakların arasında büyük bir alçakgönüllülükle yaşayan, çalışan, ‘halklaşmış’ bir kuşak olarak içinizdedir. Peki, 78 kuşağı bir gerçeklik olarak nasıl algılandı?..

Öldürdüklerini öldürdüler, yaşayanları sonsuza kadar “suçlu” ilan ettiler…

78 kuşağı kendi döneminin yalıtılmış, toplum dışı bir öznesi değildi. Özne toplumun kendisiydi ve 78 kuşağı da bu toplumun gençliğiydi. Onun taleplerinin ürünüydü. Artık eskisi gibi yaşamak istemeyen toplum kendi gençliğini yarattı, her devrimci dönemde olduğu gibi kendi gençliğini mücadelenin ön saflarına kendi elleriyle gönderdi. 78 kuşağından her genç, kendi evindeki ana-babasının elini öpercesine bu mücadeleye atıldı. Düşen her gencin ardından gözyaşı dökenler bu ülkenin insanlarıydı, analarımız, babalarımız, ninelerimiz ve dedelerimizdi.

78 kuşağı toplumun bağrına öylesine sayısız kılcal damarlarla bağlıydı ki, halkın yaşayan bütün kuşaklarıyla öylesine iç içe geçmişti ki, bu kuşağın her bir temsilcisi mahallesinde, köyünde, mezrasında “aykırı” olmayan sıradan bir insan olarak yaşadı. Mahallesinin en devrimcisiydi, en gözü pek olanı oydu. Haksızlığa herkesten önce başkaldırıyordu. Ve en önce o ölüyor, işkenceye uğruyor, hapsediliyordu. Bu “öncüler” halkın her gün görüp tanıdığı insanlardı, yabancı değillerdi, hiç kimsenin gözünde “garip” yaratıklar olarak görülmüyorlardı. Cesaretleri kimi zaman ürkütücüydü belki. Öfkeleri yıldırıcı da olabiliyordu. Doğruyu ne denli büyük bir inançla yaptılarsa, yanlışı da aynı inançla doğrudur diyerek yapıyorlardı. 78 kuşağı yadırganmadı. Yadırganamayacak boyutlarda, yüz binlerle mücadeleye atılmışlardı…

78 kuşağı kendi köyünün, kendi evinin, kendi yurdunun devrimcisiydi.[48]

12 Eylül darbesinin ardından idam edilen Veysel Güney’in – ailesine ulaşmayan!- mektubundaki üzere fedakârca büyük bedeller ödedi:[49]

“Ben hiçbir şahsi çıkarımı gözetmeden ülkemin bağımsızlığı ve halkımın kurtuluşu için doğru bildiğim yolda inanarak mücadele ettim. Benim kalbim insan sevgisi ile doludur… Onlara göre suçlu olabilirim. Çünkü onlar ülkeyi yabancılara peşkeş çeken ve onlarla bir avuç işbirlikçi mutlu azınlık işbirliği yapmaktadırlar. Halkıma ise zam, işkence ve ölüm reva görülmektedir. İşte ben buna insan olarak karşı geldiğim için onlara göre suçluyum. Ama boşuna. Çünkü insan kafasındaki düşünceyi yok edemedikten sonra işkence ve idamla bir yere varamayacakları açık.

Babacığım. Ben ölüme seve seve gidiyorum, bir namussuzluk ve bir şerefsizlik yapmadım. Onun için hiç üzülmeniz gerekmez. Benim binlerce annem babam olduğu gibi, sizin de binlerce oğlunuz var… Size bir tek dörtlük şiir yazıyorum: Mezarımı yol kenarına kazın/ Üzerine devrim şehiti yazın/ Başına yumruklu yıldız kazın/ Gidiyorum ölümsüzlüğe hoşça kalın… Selamlar. Sizin Veysel.”[50]

Sonra da hepimize; “Belki de bir gündoğumu daha görecek kadar yaşarım”…[51]

“Anlatacaklarım bitmeden ip boğazıma geçse de, bu filmi ‘mutlu son’la sonuçlandıracak milyonlarca insan kalacak yeryüzünde”…[52]

“Gerçek yaşamda seyirci yoktur, herkes katılır yaşama. Son sahnenin perdesi açıldı. Dostlarım, hepinizi sevdim. Nöbeti teslim ediyorum!”…[53]

“Benim rolüm de sonuna yaklaşıyor artık. Bu sonu yazamıyorum tabi. Çünkü bilmiyorum. Bu bir rol değil, yaşamın ta kendisi. Yaşamak denilen şeyde seyirci falan yok öyle”… [54]

“Bir kez daha yineliyorum, bizler mutluluk için yaşadık, bunun için mücadeleye girdik ve bunun için ölüyoruz. Hüzün adımızla anılmasın”… [55]

“Sevinç için yaşadım, sevinç uğruna ölüyorum ve mezarımın üzerine kederin meleğini oturtmak haksızlık olur,”[56] diyen Julius Fuçik’i hatırlatırcasına; “Karşıma ölüm çıkmışsa bundan korkamam, cesaretle karşılamam gerekir”…; “Korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum”…; “Beni ibret olsun diye asacaklar, ama ben ölümden korkmuyorum,” diye haykıran “17 yaşında idam edilen gençliğin sembol”ü[57] Erdal Eren…

 

– TA: Türkiye’de hemen hemen her kuşak şu veya bu ölçüde sürgünlüğü tatmıştır. 80 darbesinden sonra siz de Paris’te sürgünde yaşadınız. Bize biraz sürgünü ve sürgünlüğü anlatın. Nasıl bir psikolojisi vardı sürgün olmanın? Nâzım Hikmet’in ‘Vapur’ isimli şiirinin öyküsünü uzun yıllar önce okumuş çok duygulanmıştım. Varna liman’ına demir atmış bir Türk vapuru görünce gidip vapuru okşamış ve akabinde o ünlü şiirini yazmış:

“Bir vapur geçer Varna önünden,/ Uy Karadeniz’in gümüş telleri,/ Bir vapur geçer Boğaz’a doğru./ Nâzım usulcacık okşar vapuru,/ Yanar elleri.”

Sürgün gerçekten bu kadar “yakıcı mı”?

 

1789’un, 1848’in, Komünarların, Adıyamanlı Hemşehrim Misak Manukyan’ın, 22 Ekim 1941’de 17 yaşında 26 yoldaşıyla kurşuna dizilen Fransız Komünisti Guy Moquet’nin, orada defnettiğim can yoldaşım Seyhan Şanalan’ın Paris’i(miz); Nâzım Usta’nın, “Hangi şehir şaraba benzer? Paris./ İlk bardağı içersin buruktur,/ ikincide dumanı vurur başına,/ üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın,/ garson, bir şişe daha getir!/ Ve artık nerde olsan, nereye gitsen/ Paris’in ayyaşısın iki gözüm,” dizelerindeki bir büyüdür; Leonard Cohen’in, “Büyücü olma, büyü ol,” uyarısını unutmadan…

Sevda ile nefreti; özlem ile özdeşleşmeyi iç içe yaşadığım 11 yıl 8 ay 23 gün 8 saatlik sürgün hâlimin “özetidir,” diyebileceğim ‘Solan Fotoğraflarda Biten ve Başlayan’[58] başlıklı kitabımda işaret ettiğim gibi “Gri gökler altındaki bir azaptır sürgün…”

“Sürgünlük Süresi Üzerine Düşünceler’ başlıklı şiirinde Bertolt Brecht’in, “Bir çivi çakma duvara”…

‘Ezginin Günlüğü’nden Hüsnü’nün, “Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni/ Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri/ Gitme gitme el olursun sevdiğim incitir beni”…

Bir türküsünde Özlem Özdil’in, “Gideceğim yerler çok uzak gülüm/ rüzgârlardan bile dost olmaz/ gideceğim yerler kapkara zulüm/ ne kadar çeksem çilem dolmaz”…

Ingeborg Bachmann’ın, “Bir ölüyüm ben, dolaşıp duran”…

Melike Demirağ’ın, “Şimdi İstanbul’da olmak vardı”…

Zülfü Livaneli’nin ‘Gökyüzü Herkesindir’ albümünde Sezen Aksu ile düetinde, “Her durakta her uykuda/ sürgün her nefeste yalnızdır/ her şafakta her yudumda/ hasret sancıdır,” diye tarif ettiğidir…

Veya “¿y qué es el exilio sino una forma de la utopía? el destenado es el hombre utópico par excelencia: vive en la constante nostalgia del futuro,” deyişidir Ricardo Piglia’nın… Türkçesi kabaca “Peki eğer sürgün ütopyanın bir hâli değilse nedir? Sürgündeki kişi, ütopik insanın mükemmel hâlidir: Daima geleceğin nostaljisinde yaşar,” demektir…

Ya da Refik Halid Karay’ın romanıdır sürgün: Hani gurbette yaşamış bir insanın iç dünyasına giren; endişelerini korkularını, kaygılarını umutlarını anlatan Hilmi Bey’in hikâyesidir…

“Sürgün”, “Sığınmacı”, “Mülteci”, yerinden yurdundan ayrılmaya mecbur bırakılmaktır. Baskının, kendisi için tehlikeli gördüğüne yönelik uyguladığı bir politikadır.

12 Eylül birçok baskı türü gibi, bu politik aracı da kullanarak darbeyi hayata geçirirken, binlerce insanın da hayatını alt üst ederek, insan haklarını gasp etmiştir.

Kolay mı?

Hüzünlerin hüznüdür; anasıdır sürgün…

Yoksunluğun öteki adıdır…

Cezalandırma sebebiyle uzak diyarlara yollanmadır…

Sürgün, sadece mekânda değil, zamanda da mahpus bırakılandır. Yani cezalandırmadır…

Ayrıca sürgün, yabancı olmak ve olduğu yerde olmamaktır. Kim olduğunu unutturma kastıdır sürgün. Çünkü geri de dönülemez. Çünkü dönülen yer bırakılan yer değildir artık…

Nihayetinde sürgün sözcüğü tek başına anlatır sürgünün hâlini. İnsanın bağlandıklarından, var olduğu ortamdan, kokulardan, renklerden yani onu var eden gerçeklerden kopartılarak; tanımadığı bir bilinmeyene mahkûm edilir.

Tekrarlıyorum: Bu bir (psikolojik işkence mahkûmiyeti) cezadır.

Kimse estetize etmeye kalkışmasın: Sürgün korkunçtur.

“Yersizlik/ yurtsuzluk hâli”dir.

Çünkü kimsesizdir, yalnızdır sürgün. Bir başınadır her zaman.

Sürgün için ülkesinden kopartılmak, dinmeyen bir yürek sızısıdır. Kaybolan yıllardır…

Veya “Sürgün yaşamı, sürekli mutsuzluk ve yalnızlıktır,” Erdal Boyoğlu’nun işaret ettiği gibi…

Ya da Edward Said’in şöyle tarif ettiğidir: “Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir. Tarihin ve edebiyatın, sürgünü insanın hayatında kahramanca, romantik, şanlı ve hatta muzafferane sayfalar açan bir durum olarak betimleyen hikâyeler barındırdıkları doğrudur. Ama bunlar hikâyeden, yabancılaşmanın kötürümleştirici hüznünü alt etme çabasından ibarettir. Sürgünde elde edilen kazanımlar sonsuza dek arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır.”[59]

Sonra da Eduardo Galeano’nun 27 Mart 1984’de Daniel Cabalero ile röportajındaki, “Sürgün bana yeni tevazular ve sabırlar öğretti. Sürgünün bir meydan okuma olduğuna inanıyorum. Bir yetersizlik ya da bozgundan kaynaklanan bir cezalandırma dönemi olarak başlayan bu süreci bir yaratma dönemine dönüştürmek ve mücadelenin yeni bir cephesi olarak addetmek için tevazu ve sabır gerekiyor. İşte o zaman insan ileriye doğru bakıyor ve bir bulutta doğmadığını kanıtlayan nostaljinin, yani toprağın çekiminin iyi bir şey olduğunu ama umudun ondan daha iyi olduğunu fark ediyor. Bu kesinlikle kolay bir süreç değil, özellikle de çok uzak göklerin altında, başka diller konuşan, başka türlü hisseden ve düşünen ve de sürgünün kol gücüyle gündelik bir mücadele anlamına geldiği ülkelerde köksüzlüğe mahkûm edilen binlerce Uruguaylı işçi için (…)

Sürgün bana kimliğin adres ya da belgeyle ilgili olmadığını teyit etti: Nerede yaşarsam yaşayayım ve bana pasaport vermeyi istedikleri kadar reddetsinler ben Uruguaylıyım. Bu on, hatta neredeyse on bir yıl boyunca benden eksilen tek şey dökülen saçlarım oldu. Ama diğer yandan dayanışma tutkum, bitmek bilmez yaratma ve sevme güdüm ve adaletsizlik karşısındaki öfkelenme kapasitem daha da arttı. Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil ve hâlâ aynı taraftayım,”[60] sözleriyle altını çizdikleri;[61] hatta anlatılmayan veya “Öylesi bir kent ki Paris, sizi bir başınıza bırakır, kendi metaforlarınızı kurmak, bunların ucuna takılıp gitmek güzergâhlarını verir elinize. Sıkmaz, sıkıştırmaz; özgürlük duygunuzu bezer tam tersi. Bu kentte her şeyi yeni baştan kurabilir, her şeyden burada vazgeçebilir ve her şeye burada bağlanabilirsiniz,”[62] tarifindeki sayısız şeydir.

Son bir şey daha: Nâzım Usta’nın ‘Vapur’u mu?

Bir zamanlar sürgünlüğü yaşamış Theo Angelopoulos’un, “Biz zaten hiç bir yere ait değildik, hep sürgündük. Sevmek bile yaşamın kıyısında büyük bir soruydu. Çıplak ve üşüyorduk,” diye tarif ettiği hâlde Ege kıyısından, “Karşı yaka memleket,” derken; Omonya Meydanı’nda sade kahve içmekte hasretten kavrulmaydı yaşadığımız…

 

– TA: Sonra, 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği ve Sosyalist blok çöktü. Eşit, özgür ve sömürüsüz bir dünya için savaşan, gözünü budaktan sakınmayan ‘68’li ve 78’li kuşak kendini aniden paranın, piyasanın, insan onuruna ve haysiyetine son derece aykırı reality show’ların tamamen domine ettiği on yıllarla baş başa buldu. Büyük bir anlamsızlık ve boşluk yılları. Siz nasıl yaşadınız bu yılları?

 

SSCB ile Yaşayan Sektörel/ Reel Sosyalist Ülkeler Topluluğu’nun likidasyonu ile devreye giren Fetret Devri, devasa bir çürüme/ çözülme/ savrulma dönemiydi.

Bence bu dönem, hepimize “İnsan(lık) Sorunu”, “Yabancılaşma”, “Metamorfoz” meselelerine cidden kafa yormamız gerektiğini hatırlattı.

Kolay mı? “Diyalektik maddecilik, arayışlarının merkezine insanı yerleştirir; ama söz konusu olan, ‘oluşum-süreci’ni yaşayan insandır, bilgilenme yoluyla biçimlenen ve biçimlenişi içinde kendini tanıyan insandır.”[63] “İnsanın çalışması ve yaratması için eksikliği hissetmesi gerekir. Hissedilen ihtiyaç ve eksiklik olmadan, maruz kalınan ya da olası yoksunluk ve yoksulluk olmadan, bilinçli varlık ortaya çıkmaz, özgürlük kendini göstermez”di.[64]

Şimdi burada bir parantez açıp, Franz Kafka’nın ‘Milena’ya Mektuplar’ındaki ifadeyle, “Ne söyleyeceğim belli de, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum,”[65] vurgusuyla devam edersem…

Bu kesitte baskı, biat ve gaddarlık doğuran diktatörlüğün aptallığı, pişmanlığı, teslimiyeti de yaygınlaştırdığına tanık olduk. Şaşkınlığı yeniden öğrendik.

Max Horkheimer’ın, “İnsanın eşya üzerinde iktidar kurma isteği ne kadar yoğun olursa, eşyanın onun üzerindeki tahakkümü de o kadar ağır olur,” biçiminde tarif ettiği nesnelere sahip olmanın, ütopyalarından vazgeçen insan(cık)ları köleleştirdiğini gördük.

Güpegündüz elinde lambayla dolaşırken kendisine ne yaptığını soranlara “İnsan arıyorum, insan!” yanıtını verip; Büyük İskender’in, “Bir dileğin var mı?” sorusuna; “Gölge etme, başka ihsan istemem,” diye cevaplayan Sinop’lu hemşehrimiz Diyojen’in ne denli büyük bir ders verdiğini anladık.

İnsan(lar)ı toptan sevmeye kalkışmanın karşılığı olmadığını; değişim ile başkalaşımın birbirinden farklı şeyler olduğunu ve Epiktetos’un, “Sen de güneş gibi ol, beklenilen iyiliği istenilmeden yap.” “Yaşamındaki sınırlar yalnızca senin belirlediklerindir.” “Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsun. Niye bugünden başlamıyorsun?” uyarılarının kilit önemde olduğunu kavradık.

Sonra da Paulo Coelho’nun, “Ok ancak geri çekerek atılır. Hayat seni zorluklarla geri çekiyorsa, seni daha büyük bir şeye fırlatacağı içindir. Nişan almaya devam et,” cümlelerindeki militan kararlılığa ne denli muhtaç olduğumuzu…

Tabii her şey anlatıldığı kadar kolay olmadı… Boğucu bir iklimdeydik; nefes almakta zorlanıyorduk!

Hem de Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin, “Bazen kafeste olduğumuzu fark edemeyiz. Hayat öyle güzel süslemiştir ki onu; aile, eş, iş gibi planlı kurdalelerle. İstersek uçabiliriz deriz, istersek gidebiliriz, istersek, istersek, istersek… Ama hiç istemeyiz. Çünkü biliriz biz, özgürlüğü bir ‘eğer’ sözcüğü ile eşdeğer tuttuğumuzu. Eğer özgürlük varsa, bu kafesler niye? Neden basit bir böcek kadar bile kanatlanamıyoruz? Neden kartalın baktığı yerden göremiyoruz dünyayı? Neden jaguar gibi hızlıca koşamıyorum? Düşünüyoruz ama düşünmek bizi özgür kılmıyor işte. Düşündükçe yeni yeni duvarlar örüyoruz kendimize. Ve Düşünen Hayvan’lar, tüm diğer hayvanlardan daha az özgür oluyor bu durumda. Ayçiçeği gibiyiz aslında. Nerde güneş, yönümüz orda. İşte bu yüzden bizim özgürlüğümüz de, ancak bir bitkinin başının güneşe bakması kadar,” diye betimlediği ve de Paulo Coelho’nun, “Bugüne kadar milyonlarca insan pes etti; öfkelenmiyorlar, ağlamıyorlar, hiçbir şey yapmıyorlar. Yalnızca zamanın geçmesini bekliyorlar. Tepki gösterme becerilerini yitirmiş onlar…”

Paul Freire’nin, “İnsani olmaktan çıkmış bir kitle toplumunda insanlar dünya ile diyalektik ilişkilerine yanıt olarak değil, kitle iletişim araçlarından günlük olarak aldıkları talimatlara göre düşünmeye ve hareket etmeye başlarlar. En küçük şeyler için bile düşünmek zorunda değiller; her zaman ‘a ya da ‘b’ durumunda ne yapılması gerektiğini söyleyen talimatnameler vardır…”

Erich Fromm’un, “Kapitalizm, insan gibi davranan makineler ve makine gibi davranan insanlar üreten bir sistemdir,” diye tarif ettikleri yıkımın sonuçlarıyla yüzleştik; ağır faturalar ödedik…

“Köşeyi dönenler”den, “Tak fişi bitir işi”ciye veya “Tarihin sonunu ilan eden”lerden, “Elveda proletarya”cılara ya da post-Marksist zırvalardan, “Sivil Toplum”cu hezeyanlara… Nelere, nelere tanık, taraf olmadık ki?!

Bu tam da Benedictus de Spinoza’nın, “İnsanlar kendilerinin özgür olduğunu düşünürler, çünkü kendi seçimlerinin ve arzularının farkındadırlar, ama kendilerini bunları seçmeye ve arzulamaya sevk eden nedenlerden bihaberdirler; hatta öyle bihaberdirler ki, bu nedenleri rüyalarında dahi görse inanmazlar,”[66] diye tarif ettiği halüsinasyondu!

Yani Noam Chomsky’ye, “Her yerde, popüler kültürden propaganda sistemine kadar, her yerde, insanlara çaresiz olduklarını ve yapabilecekleri tek şeyin kendileriyle ilgili alınmış olan kararları onaylamak ve sadece tüketmek olduğunu hissettiren sürekli bir baskı var,” dedirten türden!

Veya Zygmunt Bauman’ın, “Artık küresel bir tüketim toplumunda yaşıyoruz ve tüketim davranışı kalıplarının, iş ve aile hayatımız dâhil hayatımızın diğer her yönünü etkilememesinin imkânı yok. Artık hepimiz daha fazla tüketme baskısı altındayız ve bu yolda kendimiz tüketim ve emek piyasalarında metalara dönüşüyoruz,”[67] dediği!

Ya da “Tüketim toplumu denilen şey hem bolluk, hem de yoksunluk toplumudur; bir yanıyla savurganlığa, diğer yanıyla tutumluluğa ve (düşünsel, katı ve soğuk) bir içe kapanmaya yönelir,”[68] saptamasındaki üzere Henri Lefebvre’in!

Sonra da Jean Baudrillard’ın, “Tüketimin çağdaş toplum için geçerli bir terim olmasının nedeni, daha güzel ve daha çok yemek yememiz, daha çok imge görüp mesaj okumamız, daha çok ev eşyası ve ıvır zıvır sahibi olmamız değildir. Tüketim toplumunda tüketimin kendisi bizatihi bir gereksinim hâline gelmiştir. İnsanlar artık ihtiyaç duyduğu için tüketmiyor, tüketmeye ihtiyaç duyuyor.” “Bu toplumun dili tüketimin dilidir. Bireysel ihtiyaçlar ve hazlar bu dile bağlı olarak sözden ibarettir. Haz zevk olarak değil ama yurttaşlık görevi olarak kurumsallaşmıştır. Birey etkin bir şekilde kendini tüketmeye hasretmelidir, aksi taktirde toplum dışı kalmak tehlikesiyle karşılaşır. Marjinal konuma düşmek istemeyen her birey çalışma piyasasına uygun bilgi ve beceri birikimini her an yenilemek, “işin içinde olmak”, giyim kuşamından genel kültürüne kadar her şeyine dikkat etmek zorundadır. Modern tüketici her birinden az da olsa her şeyi denemeli, hiçbir hazzı atlamamalıdır. Artık söz konusu olan bireyin özel eğilimleri değil, tüketimin motive ettiği saplantısal meraktır,”[69] sözleriyle betimlenen!

Hasılı, başkalaşımda ifadesini bulan ve Bertolt Brecht’in, “Ah, keşke insanlar iyi olsalar terbiyeli olacaklarına. Ama ilişkileri bırakmıyor onları iyi olmaya,” cümlesiyle müsemma kapitalist yabancılaşmanın derinleşerek yaygınlaş(tırıl)masıydı!

Evet, kuşkusuz, “Bir insanın bilinci onun (toplumsal) varlığı tarafından belirlenir. Deyim yerindeyse, onu yansıtır”ken;[70] “Başkasını ve kendini tanımak, kendini düşünmek, yabancılaştırıcı yeni çelişkilere yol açarak çelişkileri çözümlemekti.”[71]

Bu böyleyken; “Marksizmde, yabancılaşma çelişkinin mutlak temeli değildir. Tersine: yabancılaşma, insanın içindeki çelişkinin ve oluşumun bir veçhesi olarak ortaya çıkar. Yabancılaşma, diyalektik zorunluluğun insanî oluşumdaki biçimi”ydi.[72]

Yani “Bireyler, tasarımlarında kendi öz gerçekliklerini karmakarışık etmektedirler ve bu da, gerçekliklerinin bir parçasını oluşturmaktadır. Bilinç, bilinçli varlıktan başka şey olamaz, ama bilinçli varlığın bir yasası, bu bilincin varlıktan farklı olmasını gerektirmektedir; yani bilinç, bu varlığı olduğundan farklı bir şekilde yansıtmakta ve algılamaktadır.”[73]

Kolay mı? “Para, insan elinin yarattığı malların soyut simgesi olan ve bir efendiye dönüşen para, çalışan ve üreten insanları buyruğu altına almıştı.”[74]

Émile Zola’nın, “İnsanın alışamayacağı hiçbir şey yok. Alışıyoruz, ama çok şey kaybediyoruz. Kendimiz, kendimizi böyle tüketiyoruz,” tarifindeki bir ufuktaydık…

Ya “Pişmanlık… Asla pişmanlığa boyun eğmeyin, kendinize şunu deyin: Pişmanlık, ilk yapılan aptallığa bir ikincisini eklemektir,”[75] uyarısına sırt dönülüp teslim olunacaktı ya da “dinozor” ilan edilme pahasına “Sınırlılığın içinden insan, belirlenmiş, insani bir sınırsızlık çıkarır; bu sınırsızlık doğal var oluşun belirlenmemişliğini kuşatır, özgürleştirir ve aşar. Bu belirlenmiş sınırsızlığa, insan gücü, bilgi, eylem, aşk, tin, ya da kısaca insani olan denebilir,”[76] bilinciyle direnilecekti…

Direnenlerden yana saf bağlayıp, ilk gençliğime, o filinta endam günlerime ihanet etmedim…

Kolay da olmadı! Çok şeyin “var olduğu”, ancak insan(lık)ın azaldığı çürüme ortamında, “Bir acı sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez,” diyen Marcel Proust’u doğrulayan tarzda tecelli ettiği güzergâhta neler yitirdik, neler?

Çürüme/ çözülme her şeyi meta fetişizminin acımasızlığıyla daha da berbatlaştırırken; hep Epiktetos’un, “Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilseydi, yemden başka şey düşünenlerle alay ederlerdi,” uyarısını terennüm edip; insanların ne olduklarıyla değil, ne olabilecekleriyle ilgilenerek; celladına saygı duyan kurbanlardan nefret ederek, nefes aldım.

İnsan(lar)ın erdemi övüp, ondan nefret ederek kaçtığı o karanlık kesitte yenilenin insan(lık) olmadığına, pes eden insan(lar)ın var olduğuna inanıyordum.

Özetle çoğunluk beton bir duvarın ardında yaşıyorken; acılarımızla zenginleştik.

“İnsan henüz yaşarken birçok kez ölür,”[77] gerçeğinin bilincinde insan(lık)da direnç, kendine güven olmalı, bilinçle inanmalı. En ummadığımız zamanda her şey yoluna girerdi.

Bu doğrultudaki kararlılığımızla; öfkelenme, itiraz yeteneğimizi kaybedersek tükeniriz ve bunu reddetmeliydik.

Öyle de yaptım. Abarttığım, hata yaptığım, kırıp döktüğüm olmadı mı? Oldu elbette…

Ancak devrimci kusurlu olma cesaretine sahip olandı. Hatadan korkan hiçbir şey yapamazdı. Hata yapmaktan korkulmamalıydı. Çünkü nasıl yaşanacağını öğrenmenin, doğruyu bulmanın başka bir yolu da yoktu!

Lakin tüm bunlar içinde en önemlisi sevdasız kavga, kavgasız sevda olmayacağı bilinciyle sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünyanın ütopyalarından hiç şüphe duymadım; Komutan(ımız) Fidel Castro’dan öğrendiğim(iz) üzere:

“Devrim, geçmiş ile gelecek arasındaki kıyasıya mücadeledir…”

“Devrim, üzerine gül yaprağı serpilmiş yatak değildir…”

“Devrime 82 kişiyle başladım. Şimdi olsa devrime inanmış 10-15 kişi yeterli olur. Eğer planınız ve inancınız varsa ne kadar küçük olduğunuzun önemi yoktur…”

“Dünyada kapitalizm de dahil olmak üzere hiçbir şey değiştirilemez değildir…”

“İnsanlar sosyalizmin başarısız olduğundan bahsediyorlar. Peki kapitalizmin başarısı hani? Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da mı?…”

“Yoksulluk problemlerini çözmek için kapitalizmin hiçbir kapasitesi, ahlâkı ve etiği yoktur…”

“Kapitalizmi tiksindirici buluyorum. O kirli, o hantal yabancılaştırandır. Çünkü savaşa, ikiyüzlülüğe ve rekabete neden olur…”

“Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum…”

“Bir gün ABD’deki kapitalist sistem de iflas edecek çünkü hiçbir toplumsal sınıf sistemi sonsuza dek yaşayamaz. Bir gün sınıflı toplum yapısı ortadan kalkacak…”

“İnsanlığı kurtarmak için bir şeyler yapılmak zorunda. Daha iyi bir dünya mümkün!..”

“Ben bir Marksist Leninistim ve ömrümün son gününe kadar öyle kalacağım…”

“Biz yenilirsek kalkar yeniden deneriz, diktatörler yenilirse bu onların sonu olur…”

“Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır!”

 

– TA: Bize biraz da 2000’li yılları anlatın. Küresel çapta solun ideolojik bir krizi olduğunu düşünüyor musunuz? Burada Antonio Gramsci’nin ünlü sözüyle ifade etmek gerekirse “Kriz eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması olgusundan ortaya çıkar. Bu geçiş döneminde (interregnum-fetret devri) birçok hastalıklı olgu ortaya çıkar.”

Kanımca çift boyutlu çok derin bir krizle karşı karşıyız. Tarihte böyle çift boyutlu başka bir kriz var mı? Bilmiyorum! Kapitalizmin büyük bir krizde olduğu aşikâr ama kapitalizme alternatif üretecek sol da krizde. Peki nereye varacak bu gidişatın sonu?

 

“Küresel çapta solun ideolojik krizi” nedir, nasıldır bil(e)mem. Ancak “sol”, sol gibi olabilseydi böyle ol(a)mazdı. O hâlde “sol” olmayan yeni sağcılığa niye kafa yoruyorsunuz ki?

Gelelim “sosyalizmin krizi iddiası”na(?!)

Orta yerde “sosyalistlerin krizi”, “komünistlerin öndersizlik problemi” olduğunu inkâr edemem; ama bu hâl niye sosyalizme ciro ediliyor ki?

İşçi sınıfı hakikâtine aldırmayanların “post” veya “radikal demokrasi” zırvalarının “günah çıkarma seansları”nın devrimcilikle hiçbir alâkâsı yoktur, olmamıştır da!

Burada bir parantez açıp ekleyeyim: Neo-liberal “iddialar”daki üzere “bir anomali” görenleri tarihin tekzip ettiği üzere tüm devrimler özü itibariyle Ekim Devrimi’nin doğrulanmasıdır.

Karl Marx, Frierich Engels, V. İ. Lenin bir bütündür.

Bunları atlamadan; olup bit(mey)en açısından yaşanan deneyim açısından soru(n) olması gereken biçimde ideolojinin siyaseti biçimlendirmesi yerine; pragmatik biçimde siyasetin ideolojik hattı gütmesi oldu. (“Barış içinde bir arada yaşama”, “Konverjans teorisi”, “Halkın Devleti” vs… Bu hâle ilişkin çok eskilerde İttihat ve Terakki şefi Enver Paşa da, “Mefkûreler gerçekleşmeyince, gerçekleri mefkûreleştirmek gerekir,” dermiş; biz buna reel-politikerliğin pragmatizmi derdik!)

Bu kapsamda bir “Meydan Okuma” olarak Ekim Devrimi’nin “siyasal planda yenilmiş olduğu varsayımı”na, kesinlikle katılmıyorum!

Sektörel Reel Sosyalist Ülkeler Topluluğu’nun likidasyonu ile yenilen Ekim Devrimi’nin ülküleri ve pratiği değildi; başka bir şey, yani başkalaşan bürokratik deformasyonun kaçınamadığı sonuçlarıydı.

Bu çerçevede, eğer orta yerde “dokunulmaz doğrular” veya “tekrarlar” varsa; M-L’den söz edilemeyeceği gibi, bunun sorumlusu da M-L olamaz!

Ve nihayet: Yeni bir toplumun kurulması için V. İ. Lenin’in, “İnsanlık henüz gelişmedi ve biz henüz işçilerin, tarım emekçilerinin, köylülerin, asker temsilcilerinin sovyetlerinden daha üstün ve daha iyi bir hükümet şekli bilmiyoruz.”

“O hâlde” mi?

Zırh içindeki eskinin öldüğü; ancak yeninin gelmediği geçiş sürecinde coğrafyamızın ve yerkürenin gerçek bir işçi sınıf hareketine ihtiyacı var. Sağa mahkûmiyete itiraz ederek, düzen içi sınırlara teslim olmayıp; Ulrike Meinhof’un, “Sınıf mücadelesi temelli parlamento dışı muhalefettir.” “Eylem yeteneğimiz dışında hiç bir şeyimiz yok,”uyarısına sırt dönmeyerek; defanstan ofansa geçen tarz-ı siyaset ile…

Bu noktada “Düşmanla kurduğun her temas, eğer onu teslim almak için değilse, teslim olmak içindir,” vurgusuyla yeni bir politik ilişki öneriyoruz, ters yüz edilmiş bir politik ilişki. Hükümet görevlilerinin kumanda değil, itaat ettiği, insanların itaat etmedikleri ama yönettikleri bir biçim,” diye haykıran Komutan Yardımcısı Marcos’un…

“İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez,” saptamasıyla Antoine de Saint-Exupéry’nin…

“Ne kadar yol kat edilebileceğini, sadece çok ileri gitme riskini alanlar öğrenebilirler,” uyarısıyla Thomas Stearns Eliot’un…

“Düşünce çimen gibidir. Işığı arar, kalabalığı sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür,” diyen Ursula Kroeber Le Guin’in yolumuzu aydınlattığı unutmadan…

“İyi de sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalımı’nda nasıl” mı?

Yanıtı(mı): “Savaşın sonucu savaşılmadan öğrenilemez.” “Yaşa ve öğren!”[78] diyen Napoléon Bonaparte’a bırakıyorum.

“Nereye gittiğini bilmeyen, uzağa gidemez.”[79]

“Hiçbir şeye cesaret edemeyenin hiçbir şeyi olamaz.”[80]

“Dünyayı yöneten hayal gücüdür, ama hayal gücünün hedeflerini elde etmek için kullandığı araç da toplardır.”[81]

Bu yolda insan(lık)ı kurtarmak tek hedef Karl Marx’ın, “Kapitalizm sadece işçileri sömürmekle kalmaz, aynı zamanda doğayı da bir fare gibi kemirir.”

“Kapitalizm; doğanın en büyük düşmanıdır. Kapitalizmde insan sevgisi yoktur. İnsanı mekanik bir böcek gibi görür. Kapitalizm vatan sevgisi, barış istemez. Yozlaşmış, çıkarcı, cahil, beynine tecavüz edilmiş uysal köleler ister,” diye tarif ettiği ücretli köleliği nihayet erdirmektir”!

Bertell Olman’ın, “Rosa Luxembourg en güzel yanıtı vermiş; ‘Ya Sosyalizm ya Barbarlık’. Barbarlığı ilk başta faşizm olarak algıladım, ancak faşizmde bile trenler vaktinde çalışır. Barbarlık modern uygarlığın bitişi, günlük hayatımızdaki her şeyin yok olması demek. En iyi örneği çevrede yaratılan tahribatta görülüyor; kirlilik, çeşitliliğin yok olması… Sistem, kâr için hayatlarımızı yok etme hakkını kendinde görüyor”! uyarısı eşliğinde ve “Bütün imparatorluklar ya da dünya üzerindeki bütün baskı araçları kendi yıkılışlarının kaçınılmaz arifesine kadar yenilmez görünürler,” vurgusuyla Komutan Yardımcısı Marcos’un…

Ve bir şey daha: Her kriz bir imkândır (ve elbette tehdit)!

Yani karşımızda III. Büyük Bunalım ile yükselen faşizm tehdidinin, emperyalist güçler arası rekabetin körüklediği, her an genelleşme potansiyeli taşıyan vekalet savaşları varken; bunlara ek, hızlanarak derinleşen bir “iklim krizi” ve bir Covid-19 şoku… Büyük bir alt üst oluş eşiğindeyiz…

 

– TA: Gezi hareketi ile ‘68’liler arasında bir paralellik görüyor musunuz? İkisi de tabandan gelen harekâtlardı ve sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Var olan siyasal partiler bu harekâtlara göre yeniden konumlandı, söylemlerini değiştirmek zorunda kaldılar gözlemlediğim kadarıyla. Sizde bazı paralellikler, benzerlikler görüyor musunuz?

 

‘68 Paris ayaklanmasından 45 yıl sonra Taksim Meydanı’ndan başlayarak tüm coğrafyamıza yayılan Gezi/ Haziran başkaldırısı, “Başka türlüsü mümkün” diyen halk hareketiydi.

‘68 ile ortak yönleri “yeni”yi arayan itiraz hareketleri olmasıydı.

Her ikisi de (farklı çaplarda olsalar da!) toplumsal halk hareketliliğiyle karakterize oluyordu; kendiliğindendi ve bir birikimin sonucuydu.

İktidar(lar)ın tahammül sınırlarını zorlamasıyla patladı söz konusu birikim(ler), başkaldırı tarihine önemli örnekler oluşturdular.

Var oluşlarıyla Yaşar Kemal’in, “İnce Memed ağayı öldürmeye gittiğinde, ‘Beni öldürmen neye yarar, bir ağa gider, yerine başka biri gelir,’ demişti ağa. ‘Olsun,’ diye karşılık vermişti İnce Memed, ‘Benim yerime de başka bir İnce Memed gelir’…” satırlarında ifade ettiklerine denk düşen ‘68 ile Gezi/ Haziran’ın aslî özelliği ezilenlerin kolektif itirazı olmasıydı.

Hem de Karl Marx’ın, “İnsanlar, tarihlerini kendileri yaparlar ama bunu, kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan verili olan ve geçmişten miras kalan koşullar içinde yaparlar,” deyişindeki üzere…

Evet O(nlar); farklı parçaların bir bütün, farklı güçlerin bir bileşke kuvvet oluşturması hâlidir; halkların kolektif sesi, kolektif iradesi ve alternatif yaşam örneğidir; tarihsel bir derstir.

Eyleme geçmiş hâldeki kitlelerin tarihi inşası ve yaşayan bir olgudur; hâkim anlayış dayanışmadır.

Gezi/ Haziran’da 8 ölü, 8500 yaralı vardı. 14 kişinin gözü çıktı. Yüzlerce kedi köpek telef oldu. Kuşlar öldü. Evde oturduğu hâlde gaz yediği için astım krizi geçiren kayda girmeyen insanlar vardı. Vb’leri…

Ancak her türlü baskıya karşın Gezi/ Haziran isyanı ile başlayan süreç asla kapanmadı. O, çok farklı bayrakları, sadakatleri, emekçi sınıfların farklı kesimlerini kendiliğinden bir araya getirdi; bunun ne kadar muhteşem bir güç olabileceğini gösterdi. Egemenler de ondan çok korktular.

2013 Haziran’ında yaşanan Gezi/ Haziran’ın bir “orta sınıf hareketi” olduğu çarpıtmasına sarılındı. Dolayısıyla sınıfsal/ proleter bir karakteri olmadığı ileri sürüldü.

Söz konusu “iddialar”a Marksist-Leninist perspektifle bakarsak, orta sınıflar terimini ciddiye almak mümkün değildir. Dikkat edin: “Terimine”, diyorum; “Kavramına” değil! Zira, Amerikan siyaset bilimi gevşekliğinde kullanırsak, “orta sınıflar”ın tanımlanması o kadar güçtür ki, bu ifadenin “kavram” mertebesine layık olmayan iki sözcükten ibaret olduğunu görebiliriz.

Hızla ilerlersek: ‘Gezi Hukuki İzleme Grubu’nun hazırladığı ‘Gezi Raporu’nda, “Türkiye’nin giderek otoriter, hatta totaliter rejime doğru hızla yol aldığı” belirtilirken;[82] “Muhalefetin siyasi iktidar tarafından şiddetle bastırılmaya çalışılması, temel hak ve özgürlüklerin sürekli bir şekilde ihlâl edildiği, hukuk devleti ve demokrasiyle bağların koparıldığı bir siyasi ortam yaratılmıştır… Toplumsal muhalefetin tekrar canlanmasını önlemek amacıyla ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kısıtlayıcı yeni düzenlemeler ivme kazanmıştır. Özgürlükler alanı daralırken, yasalaşma aşamasında olan iç güvenlik paketiyle kolluğun yetkileri genişletilmek istenmektedir,”[83] denilmesi boşuna değildir!

Çünkü o günlerden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Gezi/ Haziran benzersiz bir tecrübe olarak muhalefetin kendisine yeni bir dil, yeni bir üslup geliştirmesinin yolunu açıp, unutulmaz bir kilometre taşı oldu.

Özetin özeti: Hepimize Bhagavad Gita’nın, “Bilinç bütün varlıkların acısını kalplerimizde hissedebilmemizdir,” sözünü anımsatan Gezi/ Haziran (‘68 gibi) ezilenlerin başkaldırısı için muazzam derslerle dolu bir deneyimdi. Bu “deneyim”i, mevcut hâli dönüştürecek aygıtları oluşturma yolunda kullanabilmek ise, hâlâ hepimiz bekleyen bir görevdir.

 

– TA: Son olarak küresel çapta bazı yeni arayışlar ve girişimler var: Bernie Sanders’in, Ece Temelkuran’ın, Ertuğrul Kürkçü’nün, Noam Chomksy’nin ve eski Yunanistan Maliye Bakanı Yannis Varufakis’in başını çektiği ‘International Progressive/ İlerici Enternasyonal’ (İE) diye adlandırılan bir girişim var. Bu girişimi nasıl buluyorsunuz? Başarı şansı nedir?

 

Bernie Sanders’in kendisine “sosyalist”im diyen bir sosyal-demokrat ya da Noam Chomksy’nin de anarşist veya Yannis Varufakis’in bir AB’ci olduğunu biliyoruz; tıpkı Ece Temelkuran’ın ve Ertuğrul Kürkçü’nün de onlardan farklı olduğu gibi…

Öncelikle sınıf hareketine yaslanmamış, böylesine ciddi ideolojik farklılıkların bir “think-tank”ın ötesinde işleve sahip olabileceği kanısında değilim.

Konsey üyesi Noam Chomsky’nin Karl Marx’ın, “Sınıf savaşımının, arzulanamaz ‘kaba’ bir fenomen olarak bir kenara itildiği yerde, sosyalizm için, ‘gerçek insanlık aşkı’ ve ‘adalet’ hakkında boş laf salatasından başka hiçbir temel kalmaz,” uyarısındaki tüm eleştirileri hak eden İE’in açılış zirvesindeki konuşması da buna örnek teşkil ediyor:

“Bu tarihi anda karşımızda olan temel krizlere dönersek, bunların hepsi enternasyonal ve iki enternasyonal yapı bunlara karşılık vermek için kuruluyor. Bunlardan biri bugün yola çıkıyor: İlerici Enternasyonal. Diğeri ise Trump’ın Beyaz Saray’ında şekillenmeye başlayan ve dünyanın en gerici devletlerini içeren bir Gerici Enternasyonal.

Olağanüstü bir zamanda bir araya geliyoruz. İnsanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş, hem felaketlere gebe hem de daha iyi bir geleceğe dair umutların ışığını taşıyan bir anda. İlerici Enternasyonal’in, tarihin hangi yöne doğru akacağını belirlemede önemli bir rolü olacak…

İnsanlık tarihinin bu benzersiz zamanlarında yüzleştiğimiz krizler elbette enternasyonal. Çevre felaketi, nükleer savaş ve pandemi sınır tanımıyor. Fark etmesi daha zor olsa da, bu durum, dünyayı gözetleyip Kıyamet Günü Saati’nin ibrelerini gece yarısına doğru ilerleten şeytanların üçüncüsü için de geçerli: demokrasinin gerilemesi. Bu vebanın enternasyonal yapısı, kökenini araştırdığımızda belirginleşiyor.

Koşullar değişse de bazı ortak kökler var. Kötülüklerin çoğunun kökeni 40 yıl önce dünya halklarına vurulmuş neo-liberal saldırıya uzanıyor…

Bu iki enternasyonal yapı dünyanın büyük bir kısmını kapsıyor. Biri devletler seviyesinde, diğeri ise halk hareketleri. Her biri, geniş toplumsal güçlerin temsilcisi ve pandemiden sonra ortaya çıkacak resme dair çok farklı beklentileri var. Bu güçlerden biri; uzun zamandır faydasını bir hayli gördükleri neo-liberal küresel sistemin daha yoğun gözetim ve denetim içeren, çok daha şiddetli bir versiyonunu inatla inşa etmeye çalışıyor. Diğeri ise adalet ve barış dolu bir dünya isterken, enerji ve kaynakların küçük bir azınlığın talepleri yerine insan ihtiyaçlarına yönlendirilmesinden yana. Bu, birçok karmaşık boyuta ve ilişkilere sahip olan bir çeşit küresel sınıf mücadelesi.

İnsan deneyinin kaderinin bu mücadelenin sonucuna bağlı olduğunu söylersek hiç de abartmış olmayız.”[84]

Dikkat edin ezen/ezileni aşamayan bir “halkçılık”, neo-liberalizmi eleştirirken; kapitalizmi (ücretli köleliği) tasfiyeden söz etmemektedir.

Soru(n) ne Trump, ne de neo-liberalizmdir. Mesele sürdürülemez kapitalizm küresel ücretli kölelik sisteminin yıkılması ya da devrimin güncelliğinin enternasyonal ölçekte hayata geçirilmesidir.

Burada sözü Sibel Özbudun’a bırakıyorum:

“Biz sosyalistler, devrimciler, komünistler için ‘Enternasyonal’, dünya ülkelerinin sosyalist/ komünist partilerin bir araya gelerek görüş alışverişinde bulundukları, ortak eğilimler saptadıkları, bağlayıcı kararlar aldıkları uluslararası bir platform, bir örgütlenmedir. Biçimlenişi, işleyişi, örgütsel yapısı, katılım esasları belirli yazılı kurallara bağlıdır. İşlevi ‘istişare’ ile sınırlandırılamaz.

Bugün oluşturulduğu söz edilense, bir ‘Enternasyonal’den çok, bir ‘think tank’i andırıyor. Farklı ülkelerden isim yapmış, birbirlerine referans olan ‘sol’ aydınların fikir teatisinde bulunabileceği bir mekân… Kim(ler)in hangi kritere göre seçildiğini anlayamadım; katılımcıları kim(ler)in seçtiğini de… Kurulmasında bir zarar yok, elbette, ama nasıl bir işlevsellik gösterebileceği, meçhul. Keşke sosyalist tarih açısından özgül bir anlamı olan ‘Enternasyonal’ adını kullanmayıp, başka bir isim benimseselerdi…

Diğer, bildiğimiz anlamda bir ‘Enternasyonal’ mümkün, tabii ki. Gerekli de… ‘Tek ülkede kapitalizm’ mümkün olmadığı, kapitalizm yeryüzü ölçeğinde sürekli olarak genleşme, talan edilmedik bir köşe-bucak, sömürülmedik tek bir insan, ‘kaynağa dönüştürülmedik’ tek bir doğa olayı bırakmama eğilimindeki bir sistem olduğu ölçüde, ona karşı mücadele de uluslararası, ya da küresel olmak zorunda. Ama bunun için ortada hedefte ortaklaşmış, kurumsallaşmış yapıların olması gerek.

İşçi kitlesi önündeki engeller her ne olursa olsun, yeni bir Enternasyonal yaratacaktır. Yaşasın bütün ülkelerin burjuvazisinin şovenizmine ve vatanseverliğine karşı işçilerin uluslararası kardeşliği! Yaşasın oportünizmden kurtulmuş Proleter Enternasyonal…’[85] derken V. İ. Lenin bir eksikliğe işaret ediyordu.

Sanıyorum çağımızın da eksiği bu: kapitalizme karşı mücadele ve yerine emek-eksenli, doğayla barışık, eşitlikçi, özgürlükçü bir sistemi, yani sosyalizmi kurma iradesine sahip, kalıcı, siyasal örgütlenmeler…”[86]

 

– TA: Bildiğiniz gibi solun tarihi 1., 2., 3., enternasyonallerden bağımsız düşünülemez. Enternasyonal örgütlenmeler, yapılar oluşturmak açısından küçümsenemeyecek bir tarihsel tecrübelere sahip. ‘Progressive International/ ilerici Enternasyonal’ bu geleneğin bir devamı olabilir mi?

 

Keşke olabilse; ama olamaz!

“Neden” mi?

Bir I., II. ve III. Enternasyonal’in üzerinde yükseldiği sınıf mücadelesi zeminine ve temsil ettiği hakikâte; bir İE’ye bakın!

Fazla söze ne hacet?

“Eli temiz kalmış tek emperyalist ulus yoktu.” “Kapitalizmin en büyük savurganlığı da savaştır.” “Emperyalizm savaşa yol açar. Ne var ki, savaş da hiç bir şeyi kesin olarak çözemez,” diyor Leo Huberman gibi…

Veya “Günümüzün tepetaklak olmuş, tersine dünyasında evrensel barışı en çok gözeten ülkeler en çok silah üreten ve diğer ülkelere en çok silah satan ülkelerdir; en itibarlı bankalar en çok uyuşturucu parası aklayan ve en çok çalıntı para saklayan bankalardır; en başarılı endüstriler gezegeni en çok zehirleyenlerdir; çevrenin korunması onu yok eden şirketlerin en parlak işidir en kısa zamanda en çok insanı öldürenler, en az işle en çok parayı kazananlar (kapitalizmin altın kuralları) ve doğayı en ucuza en fazla yok edenler dokunulmazlık ve kutlamayı hak ederler,” satırlarında Eduardo Galeano’nun işaret ettiği üzere…

Kolay mı? Militarist harcamalar artarak devam ediyor. 2019 yılında yeni bir rekor kırıldı, silahlanma için 1 trilyon 917 milyar dolar harcandı.

‘Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 27 Nisan 2020’de yayınladığı raporda militarist harcamaların beş yıldır düzenli bir artış gösterdiği belirtiliyor. Rapordaki verilere göre 2019, 2010’dan sonra en büyük askeri harcamaların yapıldığı yıl olma özelliğine sahip. 2019’un bir başka özelliği ise 1988’dan bu yana kayıt altına alınmış en yüksek harcamaların yapıldığı yıl olmasıdır.

Raporda, dünyadaki militarist harcamalar toplamının yüzde 62’sinin beş ülke (sırasıyla ABD, Çin, Hindistan, Rusya ve Suudi Arabistan) tarafından yapıldığı kaydediliyor. SIPRI, ilk kez en yüksek askeri bütçeye sahip üç ülke arasına Asya’dan iki devletin girmiş olduğunu raporluyor.

ABD’nin silahlanma harcamaları 2019 yılında önceki 2018 yılına göre yüzde 5.3 artarak 732 milyar dolara çıkmış durumda.[87]

2019’da sadece Almanya’dan üçüncü dünya ülkelerine yapılan silah ihracatında elde edilen kâr 3.5 milyar Avro ve bunun 817 milyon tutarındaki dörtte birlik kısmını yalnız savaş araçları oluşturuyor. Silah satışları durdurulmuyor çünkü silah sanayi için ölüm, kazançlı bir alışverişin vazgeçilmez parçasıydı.[88]

Görülüyor ki sürdürülemez kapitalist kâbusun elinde, topyekûn yok olma tehlikesiyle yüz yüzeyiz hâlâ!

Böylesine yakıcı bir tabloda enternasyonal ihtiyacı daha da büyürken; komünist enternasyonal söylemi bugün her zamankinden daha da acil gündem maddesidir; yeni(den) baharını yaşamaktadır.

Hele, hele yerküre, küresel ve sınırsız köy olmak yolunda bir kavimler göçü yaşıyor ve BM’ye göre göçmen sayısı 2019’da 272 milyona ulaşırken ve Covid-19 küresel salgınıyla dünya daha da küçülmüşken…

  1. İ. Lenin’in, “Sermayenin egemenliği enternasyonaldir. Bu nedenle tüm ülkelerin işçilerinin kurtuluş mücadelesi de ancak, işçilerin uluslararası sermayeye karşı ortak mücadelesi olduğunda başarılı olabilir,”[89] saptaması bir kez daha güncellenmişken…

Bilindiği gibi Enternasyonal nitelikte bir işçi örgütünün gerekliliği Batı Avrupa’da XIX. yüzyıl boyunca biçimlenmekte olan sosyalist işçi hareketi içinde Karl Marx’tan önce de dile getirilmekteydi. Örneğin, Fransız lonca örgütlerinin modern işçi sınıfı sendikalarına dönüşmekte olduğu 1840’larda biçimlenen devrimci sosyalist işçi hareketinin öncülerinden biri, Flora Tristan 1843’te kaleme aldığı İşçilerin Birliği başlıklı kitabında uluslararası bir işçi örgütüne olan gereksinimi vurgulamaktaydı.[90]

Ancak Enternasyonalizm’in işçi sınıfının stratejisi ve değeri olarak Proletarya Enternasyonalizmi versiyonunu kuramsal düzlemde formüle edip onu I. Enternasyonal biçimiyle hayata geçirenler, Karl Marx ile Friedrich Engels olmuştur.

Karl Marx ile Friedrich Engels, düşünsel gelişimlerinin oldukça erken bir aşamasında, 1848’de kaleme aldıkları Komünist Manifesto’da şunları yazıyorlardı: Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. Ürettiği mallara koyduğu ucuz fiyatlar, tüm Çin Seddini temelden yıkacak, barbarların en inatçı yabancı düşmanlıklarını teslime zorlayacak ağır toplardır. Burjuvazi, tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle, kendi istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine.”[91]

Karl Marx ve Friedrich Engels için işçi sınıfının uluslararası birliğine olan gereksinimin aslî gerekçesi, bağrında geliştiği kapitalist sistemin, ortaya çıkışı itibariyle “küresel” nitelikli oluşudur. Sanayileşme aracılığıyla üretimin ölçeğini tarihte misli gelişmemiş ölçüde arttıran kapitalizm, bu nedenledir ki ancak ulusal sınırları aşarak, yani (hem hammaddeleri aldığı hem de mamulleri sattığı) pazarı uluslararasılaştırarak var olabilir. Kapitalizm bağrında onun “mezar kazıcısı” olarak biçimlenen işçi sınıfı ise, bu nedenle “vatansız”dır:

“Komünistlere ayrıca vatanı, milliyeti ortadan kaldırmak isteme suçu yüklendi.

İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. Proletarya, önce siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda olduğu için, kendisi de ulusaldır hâlâ, ama asla burjuva anlamda değil.

Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin, ticaret özgürlüğünün, dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.

Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır.

Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır.

Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer.”[92]

İşçilerin iki nedenden dolayı “vatanı yoktur.” Öncelikle, bir burjuva mamûlatı olarak “vatan”ın oluşumunda fikirleri alınmış değildir.

Ancak Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre “enternasyonal” karakteri, işçi sınıflarının “ulusal” düzlemde hareket etmesini engellememelidir. Manifesto’larında “her ülkenin proletaryası(nın) önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak durumunda” oluşundan bahisle, burjuvaziye karşı mücadelenin karakterinin ilk elde “ulusal” olduğunu vurgularlar. Proleter devrimi, yani sosyalist devrim, ilk elde “ulusal sınırlar dâhilinde” gerçekleşebilecek bir kazanımdır. Her ülkenin proletaryası, öncelikle kendi ülkesinde siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus kılmak durumunda olduğu için, burjuva anlamında olmamakla birlikte, “ulusal”dır. Ne ki bu ulusallık, sonunda proletaryayı “insanlık”la bitiştirecek bir enternasyonalizm içerisinde erimeye mahkûmdur; çünkü, “proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok, kazanacakları ise bir dünya var”dır[93]

Karl Marx ile Friedrich Engels’in proletarya enternasyonalizmi Manşfesto’nun o evrensel çağrısında bedenlenir: Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!

Bunun yanında, sömürge halkların sömürgeci metropole karşı başkaldırısını desteklemek, Karl Marx ve Friedrich Engels için proletarya enternasyonalizminin vazgeçilmez bir bileşeniydi. Friedrich Engels, Çin’de 1856’da patlak veren Afyon Savaşı’nı “Olanca önyargısına, budalalığına, öğrenilmiş cehaletine ve mektepli barbarlığına karşın, Çin ulusallığını savunmaya yönelik bir halk savaşı” olarak niteliyor; Cezayir’de Fransa’ya karşı ulusal direnişi yöneten Abdül Kadir’in cesaretini selamlıyordu.[94] Ve Karl Marx’a göre, “Siyah tenli emek damgalandığı sürece beyaz tenli emek özgür olamaz”dı[95]

Şu hâlde V. İ Lenin’de olgunlaşacak olan “anti-emperyalizm” fikrinin kökenini Marx ile Engels’e dek sürmek, mümkündür.[96] Michael Löwy, başlangıçta ulusalcılık-karşıtı, kozmopolit bir enternasyonalizm kavrayışına sahip olan Karl Marx ile Friedrich Engels’in, 1850’lerden itibaren çok farklı bir yöneliş benimsediklerini kaydetmektedir:

“Marx böylelikle Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı kuramına temel oluşturacak iki kavramı formüle etmişti: i) Başka bir ulusa tahakküm eden bir ulus özgür olamaz (Engels bir halkın bir başkasını yönetmesini ‘talihsizlik’ olarak niteliyordu); ii) Ezilen ulusun kurtuluşu hâkim ulus içerisindeki sosyalist devrim için önkoşuldur.”[97]

Şimdi burada durup sormalıyım: İE, böylesine sınıf eksenli anti-emperyalist mücadeleyle; özellikle de yönetici konumundaki AB’ci Yannis Varufakis ile ilişkilendirilebilir mi?

 

TA: Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

 

Dik durup, diklenmenin; bedeli ne olursa olsun; itaatten daha iyi bir öğretmen olduğundan şüphe duymuyorum.

Soru(n)lar, onları yaratanların mantık(sızlığ)ıyla çözümlememizin mümkün olmadığından ve yeni çözüm(ler) için korkuyu bilmez bir çocukluğa muhtaç olduğumuzdan eminim.

Emperyalist/ kapitalist vahşet karşısında, örgütlenmiş çocuksu bir cürete ihtiyacımız varken; buna “delilik” diyenler olabilir. Ancak, “Sadece aklı başında olanlar, deli olduklarını kabul ederler!” diyen Charlie Chaplin’i anımsamanız bile yeterlidir…

  1. B. King’in, “Herkes cennete gitmek istiyor, ama kimse bunun için ölmek istemiyor,” diye tarif ettiği edilgen beklentilerin bataklığına dalmadan; korkuyu bilen, korkuyu yenen, yani uçurumu gören ama ona gururla bakanlardan olmaya gayret etmeliyiz; Lucius Annaeus Seneca’nın, “Başkaları için yaşamayan kendi için de yaşayamaz,” uyarısı eşliğinde…

Malum: Görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için yeterince karanlık varken; tavrımız bir tercihtir; o kadar…

“İyi de ne olacak” mı?

“Zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar,” diyen Charlie Chaplin’e hâlâ, ısrarla inananlardanım…

Ve bizden sonra gelenlerin, benzer bedelleri ödemeksizin, emeklerimizin meyvesini yiyeceğini, şimdiden görür gibiyim…

Kim inkâr edebilir: “Yaşamı gerçekten anlayan bizler için sayıların hiç önemi yoktur.” “Dünyayı yerinden oynatan insan benliğidir” “Emek harcadığın şeyden sonsuza dek sorumlu olursun,” diyen Antoine de Saint-Exupéry’yi?

Nihayetinde Ahmed Arif’in, “Ömrümüz çelimsiz, kısa./ Çabamız korkunç ama,” dizeleriyle tamamlıyorum diyeceklerimi; John Lennon’ın, ‘Imagıne/ Hayal Et’ini terennüm ederek:

“Cennetin olmadığını hayal et

Eğer denersen bu kolay

Altımızda cehennem yok

Üstümüzdeyse sadece gökyüzü var

Bütün insanların

bugün için yaşadığını hayal et

Hiç ülke olmadığını hayal et

Bunu yapmak zor değil

Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok

Ve din de yok

Bütün insanların

Barış içinde yaşadığını hayal et

Mülkiyetin olmadığını hayal et

Yapabilir misin merak ediyorum

Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok

İnsanların kardeş olduğunu

Bütün insanların

Dünyayı paylaştığını hayal et

Bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin

Ama tek ben değilim

Umarım bir gün sen de bize katılırsın

Ve dünya tek vücut olarak yaşar.”

 

30 Ekim 2020 21:11:23, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] 12 Kasım 2020… https://gorus21.com/68den-bugune-kusaklar-arasi-bir-yolculuk-adini-siz-koyun/

[2] Hüsnü Arkan, Hiçe Doğru, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013.

[3] Gamze Akdemir, “Selim İleri: ‘Bizde Bir Midyeleşme Var!’…”, Cumhuriyet Pazar, 13 Eylül 2020, s.6.

[4] Rahmi Öğdül, “Mekânların En Kötüsü”, Birgün, 25 Eylül 2020, s.14.

[5] Nikos Kazancakis, Zorba, çev: Ahmet Angın, Can Yay., 2000.

[6] Nikos Kazancakis, Günaha Son Çağrı, çev: Ender Gürol, Can Yay., 2003.

[7] Nikos Kazancakis, Zorba, çev: Ahmet Angın, Can Yay., 2000.

[8] Nikos Kazancakis, Yeniden Çarmıha Gerilen İsa çev: Tuğrul Tanyol, Can Yay., 1982.

[9] Nikos Kazancakis, Zorba, çev: Ahmet Angın, Can Yay., 2000.

[10] Nikos Kazancakis, Allahın Garibi, çev: Ender Gürol, İz Yay., 2008.

[11] Nikos Kazancakis, Yeniden Çarmıha Gerilen İsa çev: Tuğrul Tanyol, Can Yay., 1982.

[12] Nikos Kazancakis, Allahın Garibi, çev: Ender Gürol, İz Yay., 2008.

[13] Erich Fromm, İtaatsizlik Üzerine Denemeler, çev: Nurdan Soysal, Say Yay., 2014.

[14] Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, çev: Saadet Özen, Can Yay., 2006.

[15] Frank Furedi, Korku Kültürü, çev: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yay., 2002.

[16] Şehriban Kıraç, “Sencer Binyıldız: En Büyük Endişe Korona”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2020, s.11.

[17] Eric J. Hobsbawm, Yeni Yüzyılın Eşiğinde, çev: İbrahim Yıldız, Yordam Kitap, 2018.

[18] Eric J. Hobsbawm, Tarih Üzerine, çev: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2009, s.32.

[19] Johann Wolfgang von Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.: 534, 2’inci baskı, 1986, s.335.

[20] Henri Lefebvre, Gündelik Hayatın Eleştirisi 1, çev: Işık Ergüden, Sel Yay., 2012, s.167.

[21] Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens, çev: Tomris Uyar-Cemal Süreya, Can Çocuk Yay., 2015

[22] Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, çev: Saadet Özen, Can Yay., 2006.

[23] José Saramago, Bilinmeyen Adanın Öyküsü, çev: Emrah İmre, Kırmızı Kedi Yay., 2017.

[24] Søren Kierkegaard, Aforizmalar, çev: Nur Beier, Pinhan Yay., 2013.

[25] Paulo Coelho, Aldatmak, çev: Emrah İmre, Can Yay., 2014.

[26] Bora Küçükyazıcı, “Z Kuşağı Hakkında Söylenmeyen Gerçekler”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 2020, s.2.

[27] William Shakespeare, Hamlet, Çev: Sabahattin Eyüpoğlu, İş Bankası Kültür Yay., 2008

[28] “Yandaşın Örneği Nazi Almanyası!”, 28 Ağustos 2020… https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yandasin-ornegi-nazi-almanyasi-1761670

[29] Hannah Arendt, Siyasette Yalan, çev: İmge Oranlı, Sel Yay., s.15.

[30] Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, çev: Bülent Kale, Metis Yay., 2008.

[31] Henri Lefebvre, Marksizm, çev: Vedat Günyol, Alan Yay., 1990, s.35.

[32] Emil Michel Cioran, Çürümenin Kitabı, çev:Haldun Bayrı, Metis Yay., 2000.

[33] Yaşar Kemal, İnce Memed, 4. Cilt, Yapı Kredi Yay., 2015.

[34] Jean Baudrillard, Siyah Anlar, çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yay., 1999.

[35] Etienne de la Boétie, Gönüllü Kölelik Üzerine Söylev, çev: Ayşe Meral, Alfa Yay., 2015.

[36] Henri Lefebvre, Marksizm, çev: Vedat Günyol, Alan Yay., 1990, s.39.

[37] Karl Marx’tan aktaran: August H. Nimtz, Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels, çev: Can Saday, Yordam Kitap, 2012.

[38] Temel Demirer-Marie Claire Lavabre-Pierre Nahon-Sibel Özbudun-Yves Pages-Henri Rey, Sokakta ve Duvarda 1968, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, 1998… Temel Demirer, “Anti-Emperyalist Mücadele Tarihi(miz): Gerçek ve Yalan(lar)!”, Kaldıraç, No:142, Nisan 2013… Temel Demirer, “68 Başkaldırısı ve Öğrenci Hareketi”, Kaldıraç, No:182, Eylül 2016…

[39] “Atilla Keskin ile Söyleşi: Yoldaşlarımızın İsyankâr Ruhunu Söylemeden Denizleri Savunmak, Onlara Yapılmış Bir Kötülüktür”, 6 Mayıs 2020… http://odakdergisi.com/uc-fidanin-yoldasi-atilla-keskin-ile-soylesi-yoldaslarimizin-isyankar-ruhunu-soylemeden-denizleri-savunmak-onlara-yapilmis-bir-kotuluktur/

[40] Şükran Soner, “68 Kuşağının Öyküsü”, Cumhuriyet, 19 Mayıs 2019, s.12.

[41] Dilan Esen, “Bora Gezmiş: Türkiye’nin Geleceğini Katlettiler”, Birgün, 6 Mayıs 2019, s.7.

[42] Emre Ünsallı, “HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü: Seni Yakaladığımı Söyle ki…”, Aktüel, No:143, 10 Aralık 2013… http://www.aktuel.com.tr/gundem/2013/12/10/seni775-yakaladigimi-soyle-ki775-i775krami775ye-alayim

[43] Soner Yalçın, “68 Kuşağını İyi Tanıyor musunuz?”, Hürriyet, 11 Aralık 2010… http://www.hurriyet.com.tr/68-kusagini-iyi-taniyor-musunuz-16512571

[44] H. Selim Açan, “Deniz(ler)’de Cisimleşen”, 6 Mayıs 2019… https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/05/06/denizlerde-cisimlesen

[45] Eylül Deniz Yaşar, “Oruçoğlu Anlattı: Sadelik, Mülkten Uzak Durma, Dayanışma…”, 18 Mayıs 2020… http://mezopotamyaajansi22.com/tum-haberler/content/view/97116

[46] ayşe düzkan, “en sekmez lüverin namlusundan fırlayanlar…”, 20 Mayıs 2020… https://sendika63.org/2020/05/en-sekmez-luverin-namlusundan-firlayanlar-ayse-duzkan-arti-gercek-587848/

[47] Muzaffer Ayhan Kara, “78’in Edebiyatına İlişkin Notlar”, Cumhuriyet, 27 Eylül 2008, s.9.

[48] Celalettin Can, “78’liler Gerçeği…”, Özgürlükçü Demokrasi, 27 Ağustos 2017, s.10.

[49] 12 Eylül askeri darbesi sırasında idam edilen, 35 yılda mezarı bulunamayan Veysel Güney’in anısını yaşatmak için yakınları tarafından, doğduğu Malatya’nın Hekimhan ilçesinde sembolik olarak yaptırılan anıt mezar nedeniyle dava açıldı. (İklim Öngel, “Ağbaba: Mezar İddianamesine Milletvekili de Girmiş”, Cumhuriyet, 8 Aralık 2016, s.7.)

[50] Akın Bodur, “29 Yıldır Aranan Mezar”, Cumhuriyet, 1 Ekim 2010, s.6.

[51] Julius Fuçik, Darağacından Notlar, çev: Celal Üster, Yordam Kitap, 2015, s.28.

[52] yage, s.18.

[53] yage, s.132.

[54] yage, s.151.

[55] yage, s.77.

[56] yage, s.35.

[57] Yücel Özdemir, “Erdal Eren Bizim İçin de Bir Semboldü”, Evrensel, 13 Aralık 2014, s.11.

[58] Temel Demirer, Solan Fotoğraflarda Biten ve Başlayan, Sorun Yay., 1993

[59] Edward Said, Kış Ruhu, çev: Tuncay Birkan, Metis Yay., 2’inci baskı, 2006, s.28.

[60] Eduardo Galeano, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Çev: Süleyman Doğru, Sel Yay., 2011.

[61] Özel Yetkili Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin “12 Eylül Yargılaması”na ikinci müdahillik talebi için 29 Haziran 2012’de yapılan ve mahkeme tarafından reddedilen başvuru’dan… Temel Demirer, “12 Eylül Sürgün(lük)ü Deyince”… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/07/12-eylul-surgun-luk-deyince1.html#.X5qHaIgzZPY

[62] Feridun Andaç, Paris Bir Yalnızlıktır, Eksik Parça Yayınevi, 2020.

[63] Henri Lefebvre, Sosyalist Dünya Görüşü Marksizm, çev: Doğan Görsev, Yordam Kitap, 2007, s.140.

[64] Henri Lefebvre, Gündelik Hayatın Eleştirisi 1, çev: Işık Ergüden, Sel Yay., 2012.

[65] Franz Kafka, Milena’ya Mektuplar, çev: Esen Tezel, Can Yay., 2009.

[66] Benedictus de Spinoza, Ethica, çev: Çiğdem Dürüşken, Alfa Yay., 2014.

[67] Zygmunt Bauman, Bireyselleşmiş Toplum, çev: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yay., 2005.

[68] Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev: Işın Gürbüz, Metis Yay. 2011, s.158.

[69] Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev: Ferda Keskin – Nilgün Tutal, Ayrıntı Yay., 2002.

[70] Henri Lefebvre, Gündelik Hayatın Eleştirisi 1, çev: Işık Ergüden, Sel Yay., 2012, s.98.

[71] yage, s.74.

[72] yage, s.76.

[73] Henri Lefebvre, Marx’ın Sosyolojisi, çev: Selahattin Hilav, Sorun Yay., 1996.

[74] Henri Lefebvre, Sosyalist Dünya Görüşü Marksizm, çev: Doğan Görsev, Yordam Kitap, 2007, s.36.

[75] Friedrich Nietzsche, Her Şey Dökülmüş müydü Kelimelere?, çev: Gökhan Doğru, Zeplin Yay., 2015.

[76] Henri Lefebvre, Diyalektik Materyalizm, çev: Barış Yıldırım, Sel Yay, 2006, s.92.

[77] Friedrich Nietzsche, Ecce Homo, Kişi Nasıl Kendisi Olur?, çev: İsmet Zeki Eyüboğlu, Say Yay., 2016.

[78] Emil Ludwig, Napoleon, çev: Atakan Akçalı, Doruk Yay., 2010, s.307.

[79] yage, s.182.

[80] yage, s.350.

[81] yage, s.25.

[82] Gülseli Kenarlı, “Gezi Raporu Açıklandı”, Hürriyet, 30 Aralık 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27870157.asp

[83] “Gezi Raporu: Türkiye Totaliter Rejime Gidiyor”, Cumhuriyet, 31 Aralık 2014, s.13.

[84] “Noam Chomsky: Ya Enternasyonalizm Ya Yokoluş”, 21 Eylül 2020… https://acikradyo.com.tr/editorden/noam-chomsky-ya-enternasyonalizm-ya-yokolus

[85] V. İ. Lenin, Toplu Yapıtlar, Cilt:21, s.33-34.

[86] Tolga Güney, “Sibel Özbudun: Covid-19 Bir Turnusol Kâgıdı”, Mezopotamya Ajansı, 30 Mayıs 2020… http://mezopotamyaajansi22.com/tum-haberler/content/view/98432

[87] “Küresel Silahlanmada Rekor Yükseliş”, 2 Mayıs 2020… https://kizilbayrak45.net/ana-sayfa/haber/guncel/kuresel-silahlanmada-rekor-yukselis

[88] Özlem Yüzak, “Davos 2020: Küresel Bir Bakış”, Cumhuriyet, 24 Ocak 2020, s.11.

[89] V. İ. Lenin, Seçme Eserler, C:1, s.467-468.

[90] “Feminism vs. Marxism: Origins of the Conflict”, Workers’ Vanguard, 10 Haziran 2011 (özgün makale Women and Revolution’un Bahar 1974 tarihli 5. Sayısında yer almaktadır.) http://www.icl-fi.org/english/wv/982/ysp-feminism.html

[91] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976.

[92] yage.

[93] yage.

[94] J. B. Foster, “Marx and Internationalism”, http://monthlyreview.org/2000/07/01/marx-and-lnternationalism/

[95] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965… Bölüm 10, 7. Kısım.

[96] Sibel Özbudun, “Enternasyonalizm Üzerine Notlar”, Newroz, No: 264-267, 30 Mart, 22 Nisan, 20 Mayıs 2015, s.7.

[97] Michael Löwy, Fatherland or Mother Earth? Essays on the National Question, Londra, Pluto Press, 1998, s. 28.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments