Anılar hafızanın merhemidir-1

Yaşım, altmışını devirmesinin birinci yılında, ilk kez yurtdışına çıkışımın hikayesi.

Kısa yazacaktım ama vaktim yoktu, uzun yazdım. Okursanız sevinirim.

İsviçre’nin Ankara Büyükelçisi Paganu’ni ince, zarif kırmızı şarap kadehini gazetecilere kaldırırken, yüzündeki peşin satan, çok zengin insan ifadesi ile söze başladı. Gazeteciler, İsviçre milli günü resepsiyonunda İsviçre Büyükelçisine;

-“İsviçre niye AB’ye girmek istemiyor? Girmeyi düşünüyor mu?”

-“Şu anda bizim yaşam standartlarımız her yönüyle AB’nin üzerinde. Ne zaman AB’nin yaşam standartları bizim üzerimize çıkarsa biz de yani İsviçreliler olarak AB’ye girmeyi değerlendirebiliriz” derken yüzüne mağrur bir ifade kondurdu. Gazeteciler şaşkınlıklarını gizleyememişti. Resepsiyon havaya fırlayan şampanyalar eşliğinde sürerken, zenginlik kırmızı şarabın tadına karışmıştı.

Bir ülke düşünün küçücük ama büyük kasaları olan küçük bir ülke. Zenginler, Öyle ki birkaç şirketleri ülkemiz ekonomisini yutacak büyüklükte. Bizim zengin semtlerimiz de satılan giysilerin pahalılığı ya da birer kuyumcu dükkanına benzeyen manavları düşünün. ‘Bu semte yasayanlar nasıl olsa zengin, fiyatı yüksek çeksek yutarlar.’ Evet fiyatı yutarlar ama kalitesizliği asla affetmezler. Yaşam biçimleri, tıpkı ürettikleri saatler gibi dakik ve kurallıdır. Kurallara dikkat ettiğiniz sürece hayat kolaylaşır. Sonradan İsviçre vatandaşı olmuş ya da bizim arkadaşlarımız gibi her zaman sisteme baş kaldırmışlar açısından zor olsa da imkansız olmamış. Bir çeşit asimilasyon. Bu düşünce Darwin’in ‘uyum sağlayan kazanır, güçlü olan değil’ ana fikri ile kesişir aslında. Kısaca her asimile kötüdür denemez.

Kim bilir belki de Marks’ın sosyalizm için öngördüğü Kıta Avrupa’sı İsviçre’ydi.

İstanbul’dan İsviçre ye gelirken hayalimde bir ülke vardı, çizgi filmdeki Heidi’nin ülkesi gibi. Yeşil düz tepeler, cetvelle çizilmiş rengarenk tarlalar, beyaz dağlar, sarı, mor çiçekli bahçeler ve ağaçların içinden çıkıp yeşil çimenlere uzanan mor renkli inekler! Milka çikolataları… Çam ağaçlarının bittiği yerde başlayan sıra dağların rengi, siyah beyaz olsa da güzel bir Alpler tablosu yaratıyor.

Trende Zürih’ten Cenevre’ye giderken bu güzelliklere dokunacak olmanın heyecanını yaşadım.

Arkadaşlarım yoldaşlarım karşıladı Cenevre tren garında. Sıcak kucaklaşma… Yılların hasretiyle ilk bakışlar ilk dokunuşlar. Onlar heyecanlı, ben heyecanlı… bir an önce beni ağırlaştıran bavullardan kurtulup, Cenevre sokaklarına karışmak istedim. Deli gibi dolaşıyoruz heyecanlı amatör turist rehberi gibi her oymalı taşın tarihçesini, her binanın hikayesini anlatıyorlar arkadaşlarım. Her sokak bilinmezliğe çıkıyor benim için her sokaktan geçmiş zaman fışkırıyordu. Ortaköy’den, Kuruçeşme’ye; Ulustan Etiler’e sokak aralarından İsviçre’den Fransa’ya geçiyorsun. Hiçbir şey fark etmiyorsun. Sınır çizgileri, tel örgüler, yüksek duvarlar yok. Elini, kolunu sallaya sallaya Fransa’ya geçiyorsun. Oradan sallana sallana Almanya’ya geçiyorsun. Ya da oradan Amsterdam’ a … Amsterdam’da bir başka cennet kent olan, sokakları çikolata kendi aşk kokan Brugge geçiyorsun. Ne pasaport soran var ne soru. Bazen bir bahçenin bir evin yarısı Fransa’da yarsı İsviçre’de kalıyor. Komik değil mi. Oysa biz burada AVM’lere girerken üstümüz aranıyor.

Ağaçlar mesela; bildiğimiz çınar ağaçları. Hani Dolmabahçe’den Beşiktaş’a giderken sağlı sollu gördüğümüz çınar ağaçları, burada başka biçimde gözüküyor. Sokaklar bitiyor, meydanlar başlıyor. Tertemiz. Yerde tek bir çöp ve tükürük yok. Heykellerle dolu meydan hani şu “ucube” heykellerden.

Şirin güzel bir evi var Ömer’in. Ben gelince hemen toparlamaya başladı evini. 20’li yaşlarda 30’lu yaşlara kadar tanıyorum Ömer’i.  30 yıl geçti aradan. Gençken karakteristik özellikleri, son gençlikte biraz komik ama güzel haller almış. Salim bütün özverisi ile program yapıyor. Hapishane yıllarından sonra da mülteci zamanları iç içe geçmiş yarı açık cezaevi gibi. Bir laf vardır, “Bülbülü altın kafese koymuşlar hani benim vatanım, hani benim evim ” dermiş.” Vatan”, “ev” kavramları düşünmeye açık olsa da demek istediğim; gelipte dönememek, orada kalmaya zorunlu olmak ayrı bir hapishane yaratıyor insanda.

Annecy, İsviçre’nin belki de en güzel kenti, Tarif etmem körün fili tarifi gibi olacak belki ama anlatmalıyım. Dört bir yanı Alplerle çevrili  doğa harikası bir kent. Yeşilin her tonunda yapraklar veren ağaçları, çizgili, desenli tarlaları… Kıvrılarak uzanan yolların ardındaki cennet. Ve her tepenin ardında bir başka renkte güzelliklerin gizlendiği şirin tatlı evler… Sanki Heidi’nin aksakallı dedesi ortaya çıkacak, siyah benekli ineklerinin dolgun memelerini sağacaktı. Bir masal şehir Annecy. İçinde renkli balıkları olan kocaman bir gölü var, pırıl pırıl. Gölü besleyen Alplerden süzülerek inen kar sularının kah şelalere, kah küçük göletlere; onlarca çaylara karışarak göle dönüşüyor. Annecy, güzelliğini kendisine tepeden bakan Alpler’ e borçlu. Nehir göle dönüştükten sonra evlerin altından, sokakların içinden kanallarla geçerek ikinci Venedik yapmış kenti. Sonra tatlı kıvrımlarla birleşerek tekrar nehre dönüşüyor. Toprakları verimli ve her daim karın olmadığı zamanlarda yeşil. Gölün etrafını dolaşmak mümkün değil ama bu güzelliğe doymak da mümkün değil… Misafir gezdirmeye alışmış arkadaşlarım her yeri, her taşın altından ne var biliyorlar. Her duvar yazısını, binanın tarihçesini biliyorlar. Benden önce çook “turist” gezdirmişler, çok yoldaş ağırlamışlar.  Ben aç bir insan gibi doymak bilmez şekilde etrafıma bakıyor, görüntü güzelliğinin tadını çıkartmaya çalışıyorum. Onlar, yüzümdeki ifadeden beslenerek bana yeni güzellikler gösteriyorlar. Yoruluyoruz. Birbirleriyle yarışıyorlar adeta. Memet’in karnı acıkmıştır. Ne içelim? Cenevre’de ne içilir ne yenilir? Nehir kenarında bir restoranda oturuyoruz. Menü geliyor. Anlayamadığım bir dilde anlayamadığım yemek kültürleri var. Cenevre’ de yemek deyince ilk akla gelen bol baharatlı ve kendilerine özgü sosları bulunan antrikot, somon balığı ve yanına verilen lezzetli patates haşlaması… Baharatı bol peynir tabağı kırmızı şarabın yanında neredeyse olmazsa olmazı. Ekmek, kruvasan pasta gibi lezzet yayarak damaklarınızda dolaşıyor. Karınınız doyuyor, şarabınıza ekmeği katık ederek sürdürüyorsunuz yemenizi. Bir güzel doyurulan karın tatlıyı arıyor. Çikolatası çok ünlüdür. Bizdeki milka çikolatasının orda yüzüne bakılmıyor. Çikolata ile yapılan en ünlü tatlıyı soruyorum ‘rulasu’ diye atladı Ömer.  Kendimi onların damak zevkine bıraktım. Tabii ki şarap içiyoruz. Şarap diplomasi, nezaket ve zenginliğin olduğu Cenevre’ de insanların günlük hayatlarının bir parçası. Susuyorlar. Şarap içiyorlar. Canları sıkılıyor şarap içiyorlar. Neşeleniyorlar elleri şarap kadehine ulaşıyor. Öyle sarhoş olmak, kafa bulmak amaç olmuyor. Şarabın gazabını biliyor olmalılar. Şarabı zarafetle ince uzun belli, balon gövdeli kadehlerle içerlerken, ağzın çeperlerindeki tadı arada zevke dönüştürüyorlar. Çok çeşit şarapları var. En ucuzu iki Euro. Bizdeki yakut, doluca ayarında… Çok çeşit yiyecekleri de var. Öyle Antep, Hatay sofrası zenginliğinde olmasada korkmadan yiyebiliyorsunuz. Korkmadan ekmek yiyebiliyorsunuz. Sarımsaklı ekmek. Bu GDO’lu mudur, değil midir, diye bir kaygı taşımıyorsunuz. Evet yiyecekler sebzeler ve meyvelerin birçoğu bizim gibi ülkelerden gidiyor ama inanın biz aynı sebze ve aynı meyveleri yemiyoruz. Kendi halklarına bunu yedirmezler, hele bir denemeye kaksınlar kıyametler kopar.

Tatlı bir yorgunluğun ardından eve dönüyoruz.

Ömer, bildim bileli asidir ama güzel şeylere evet demesini bilir. Özenle evdeki sebze, meyve artıklarını başka, plastik naylon attıklarını başka poşetlere koyuyor. Şişe ve camları renklerine göre ayırıp ayrı poşetlere koyarak üşenmeden sokaklarda sıkça olan kendi çöplerine ayrı ayrı atıyorlar.

Yine trendeyim. “Tren yolculuğunu severmişim meğer.” Hele Avrupa’nın bir ülkesinden diğer ülkesine saatte 300 km hızla giden bir trende, üst katta şarap içiyor olunca… nasıl geldiğini bile anlamadan iniyorum. Mesafeler bazen hızla değil, içilen şarap kadehleri sayısı ile ölçülüyor.

Benzer sıcak karşılamayı bu defa Güney Fransa’da başka arkadaşlar Hüsam ve Christina yapıyor. Bavullarımı alıyorlar hemen.

-Yorulmuşsundur.

-Yo çok iyiyim, eğlenerek geldim.

-Aç mısın?

-Açsındır aç.

-Yok tokum ama bir şeyler içerim.

Bir şeyler içmenin anlamı güzel kırmızı şarap ve harikulade peynir tabağı…

-Şimdi gideriz, yakında bir yer, sıcak mekan.

Etrafa bakıyorum. Gözüm camdan ayrılmıyor. Binalara bakıp tarihleri, mimari yapıları, hangi kültürü yansıttıkları ile ilgili yorumlar yapıyorum kafamda. Roma mimarisi ve heykelleri var. Rölyefler, iyon sütun başları, kat silmeleri ve gotik, beşik tavan… Hiç öyle allı morlu renkler yok. Küfeki sarısı ya da krem renkli binalar uzun sütunlar üzerine kurulmuş. Kiliseler… Roma izlerini taşıyan barok süslemeli taş binalar özenle restore edilmiş. Dar sokalar, iç avluya açılan kemerli geçişler Fransa ‘dan çok İtalyan sokaklarını çağrıştırıyor. Sanki Steve McQueen Sonsuz Kaçış filminin bir sahnesinde motosikletiyle fırlayıp karşımıza çıkacakmış gibi hisler uyandıran sokaklar kafelerle renklenmiş. İmgelemimde kurduğum yerler. Diyebilirim ki hiç hayal kırıklığına uğramadım. Yalnız bir şey dikkatimi çekti. Ne İsviçre de ne Fransa’da  “Ari” Fransız’a yada İsviçreli’ ye rastlamadım.

Afrikalılara, siyahilere her cadde de her köşe başında rastlamak mümkün. Çikolata renkli siyah tenleri boyları /posları, kalın dudakları… öpsen dokunsan sanki ağzına, eline çikolata bulaşacak… Asyalılar, Güney Afrikalılar… Türkler ve Japonlar… Ama asimile olmuşlar. Yani sorun teşkil etmiyorlar…

Bardayız, şarap, ekmek… Ve aklımda sizler… Etrafı gözlemliyorum şaşkın.  Benzerlikler arıyorum, ya da farklılıklar…

İsviçre ‘ye ilk geldiğim gün beni sevgili Can ve güzel eşi Oya karşılamıştı. Fırından çıkmış ekmek gibi sıcak kucaklaşmanın ardından yola koyuluyoruz. Müthiş bir heyecan duymuştum. Köyden şehre inen insanların şaşkın bakışları vardı gözlerimde. Bu gelişmiş, dünyanın en güzel ve en güvenilir ülkesi diye bilinen yerdeydim.  İnsanlar, binalar, sokaklar, hava, su, güneş ve gökyüzü… bunları merak ediyordum. Tepeden tırnağa kendime baktım. Bir yabancı gibi duruyor muydum? Hani ülkemizde Suriye’den, Afganistan’dan, Irak’tan… İnsanlar var ya, acaba bende o insanlar gibi mi görünüyor muydum? Tuhaftı. Psikolojide bir adı olmalıydı bu tuhaflığın.

Yol çok rahattı. Gideceğimiz yere çabuk varıyoruz. Trafik kuralları kesin ve netti. Cetvelle çizilmiş gibi anlaşılır. Önünde giden arabadan ne yapacağını ya da ne yapmaması gerektiğini iyi biliyorsun. Onlarda senin ne yapacağını ya da ne yapmayacağını iyi biliyorlar. Bu bakış açısıyla trafik kazasız belasız ilerliyor. Sağa döneceksin ya da sağ şeritten sol şeride geçeceksen, mutlaka ama mutlaka sinyal veriyorsun. Vermediğim zaman ayıplanıyorsunuz.

Mutlaka ama mutlaka kemer takıyorsun. “Dur” yazdığını görünce gerçekten duruyorsun. Araç, yaya olmasa bile, polis olabilir. Tereddütsüz 40 Euro cezayı yapıştırıyor. Araç nereye park edilir bildiğin sürece gene sorun çıkmıyor. Öyle kaldırım boş oraya park edeyim. Burası çok müsait burada durabilirim. Kesinlikle duramazsın. Yol üzerinde belirli cepler var. Bazı yerlerde iki saat durabilirsin. Bir dakika geçtiği zaman yine 40 Euro ceza yiyorsun. Cezalar “bağlamasız” kesin. Öyle ruhsatın arasına yüzlük koymayı aklınıza bile getirmeyin. Dolayısıyla geyik muhabbetlerinde “ruhsatın arasına yüz sahte dolar sıkışırdım, enayi polis yuttu” hikayeleriniz hiç olmuyor. Biraz kurallı, biraz da “Avrupalı” olunca araç sürmek kolaylaşıyor.

Gözlemlerle dolu rahat bir yolculuğun ardından eve geliyoruz. Sıcak karşılama sıcak çorbaya dönüşüyor. Yıllardır göremediğim arkadaşım…  Bizler 12 Eylül 1980 de hapse girdikten sonraki süreçleri anlatmaya başlıyorlar… Anıları o kadar canlı ki adeta yaşıyorlar. Bu bana ilk gurbetçilerin yurda döndüklerinde kafalarında tüylü fötr şapka, ellerinde eski şarkılar çalan teyipli hallerini hatırlatıyor. Geçmişte kalmışlardı.  Başlarına gelmeyen kalmamış tabi. Adları eşkalleri belirlenmiş. Duvar afişlerinde “aranıyor” denen resimleri… Sıkışmış hayatları…Sonra kaçak Avrupa ülkelerine dağılmışlar. Kimi Yunanistan’a yüzerek, kimi Bulgaristan’a tel örgüleri keserek geçmişler. Kamplarda mülteci kalmışlar yıllarca. Aç, susuz, işsiz yaşamışlar. Gözaltına alınmışlar, sorgulamışlar… Bizler içeride açlık grevlerinde, ölüm oruç ve işkencelerde, onlar dışarının “içerisi”nde benzer şeyler yaşamışlar… “Hadi” diyorum, “bunları boşverelim, dışarı çıkalım, dışarı sokağa…”Şu zengin” ülkenin sokaklarını görmek istiyorum. İçimde zapt edemediğim bir heyecan var.

Araba Zürih’in merkezine doğru ilerlerken gözüm çöplüklere takılıyor. “Dur, dur, dur” diyorum. Çöplüğe atılmış sandalyeler görüyorum. Neredeyse kullanılmamış sanki yeni alınmış, tarzı beğenilmemiş, atmışlar. İçim yanıyor onları alamadığıma üzülüyorum. Devam ediyoruz. Binalar eski 18. 19. yüzyıldan kalma restore edilmiş bahçe nizam evler, dümdüz caddeler… Üzerlerinde Meryem Ana, İsa’nın, aslan, melek ve ülkenin tarihsel kişiliklerinin yontusunun bulunduğu kasvetli sıra düzen binalar. Nehirlerle beslenip büyüyen Zürih gölü, nehre dönüşerek şehrin içinden geçip gidiyor. Etrafı yürüyüş, bisiklet parkur olmuş parkları heykellerle bezenmiş. Kış olmasına rağmen çayırlar çimenler yeşillikler…  Kafeler; çörekler ekmekler, kruvasan satan fırınlar önünde düzenli kuyruklar var ve içilen kahveler… Sakin, dingin bir hayat. Bankta otururken, yüzünü güneşe dayamış gözlerini kapatmış dinleniyorsun… Hafif meltem rüzgarının sırtında kuş sesleri, kulaklarına, leylak kokusu burnuna dolarken kendini bırakıyorsun… Huzurun sıfırlandığı noktaya ulaşıyorsun. Bir çeşit transandantal meditasyon. Böyle bir durumda hiçbir İsviçrelinin sanmıyorum ki arkasından yaklaşan birinin boğazının kesilebilecek endişesine kapılsın. Nereye giderseniz gidin yaşadığınız ülkenin sorunlarını, endişe ve kaygılarını da yanında götürüyorsunuz. İster az önce otelinizin SPA’sında (su ile gelen güzellik) savunasından çıkmış, tropikal duşunuzu almış, şezlongunuza uzanmış olun… Elinizde soğuk bitki çayı, dalıp giderken bile ölüm endişesi olmasa da rahatsız edilme hır-gür çıkma endişesi ile savunma mekanizması (gard alama) taşıyorsunuz. Bu, bir tür Ortadoğulu olma sendromudur.

Güzel anılar sohbetlerle ayrılıyorum Zürih’ten. Saatte 300 km hızla giden trenin üst salonunda şarap içerken gene, diplomasi ve zarafet şehrine, Cenevre’ ye gidiyorum. Ama şimdi Montpellier’deyim. Güney Fransa. Aslında niyetim. Buradan Marsilya ‘ya oradan İspanya’ ya geçip Barselona’ gitmekti. Bakalım vakit bulabilecek miyim?

Montpellier, genel olarak geçmiş yıllardan miras aldığı ana mimari yapısını korumakta. Öbür Avrupa ülkelerinde olduğu gibi burada da antik Roma ve antik Yunan mimarisinden esinlenilmiş. Binaların günümüze “taş” gibi uzamasının sırrı, Roma mimarisinin gelişmesindeki dönüm noktalarından biri olan Roma betonu (Opus caementicium) adı verilen yapı taşıdır.

Bir kafede oturuyoruz. Ufak tefek farklılıkların dışında iç dekoru, Taksim, Beyoğlu’ndaki barları çağrıştırıyor. Bu tanımadığım, dilini bilmediğim sürekli meraklı gözlerle bakıp öğrenmeye çalıştığım şehri ertesi gün Christina bir turist rehberi gibi tanıtıyor. Christina, Portekiz asıllı Fransız vatandaşı. Güven ile kıskanç krizleri üzerine kurulu bir aşk ilişkileri var. Christina tarih ve mimari ile ilgilendiğimi farkedince şehrin aşk hikayeleri ile dolu sokaklarını, gotik kiliselerini gezdiriyor. İsviçre ”ye kıyasla daha salaş bir şehir Montpellier. Güneyde olmasına karşın bir Marsilya gibi Akdeniz havası yok. Zaman zaman lodosu rüzgarları insanın burnuna iyot kokusunu taşısada, eksik bir şeyler var. Belki de ruhu yetersiz.

Dört dörtlük bir karşılamanın ardından, başka arkadaşlar teslim etmek üzere beni trene bindiriyorlar. Hızlı tren… restorandın bulunduğu üst kata çıkıyorum yine. (nedense üst katı çok sevdim) Hızla giden trende şarap içmenin tadına vardım bir kez, karnım açılmış olmalı. Cezaevinde açlık grevlerine denk gelen dönemlerde seyrettiğim dizilerden aklımda kalmış. Esas adamın kağıt poşetten çıkarttığı peynirli, jambonlu sandviçi, ısırmasının damağında bıraktığı tadı merak etmişimdir hep. Şimdi onu tadıyorum.

Tren beni Lyon’da bırakıyor. Adeta el yordamı ile şehrin merkezine yöneliyorum. Gözüme kestirdiğim bir bar arıyorum. Yine kırmızı şarap söylüyorum. Kafam hep güzel, keyfim hep çakır.  Fransızca şarap ne demek, öğreniyorum Hz. Google’dan. Bir de çerez… Anlaşıyoruz güzel garson ile. Garson dediğime bakmayın. Kıyafetini değiştirse bizim podyumlarımızdaki mankenlere taş çıkartır. Çok geçmiyor beni teslim alıyorlar. Bu Paris ekibi. Sokakları aşka karışmış Fransız direnişçilerin, Nazilere direndikleri yer…

Devamı gelecek…

Memet Sönmez

Yazar Profili

Memet Sönmez
Memet Sönmez
Bir yitik altın kuşak '78 li, sakıncalı vatandaştır. "Konserve" de yaşadı uzun yıllar. Her türlü okulu "konserve" de bitirdi. Bu nedenle "konservetuar" mezunu, alaylıdır. Görsel sanatçı, geri dönüşüm ve tasarımcıdır. Taşınır, taşınmaz eser restoratörüdür. Atık malzeme toplar, onları ahşapla birleştirir. Bir rivayete göre, onlarla konuştuğu, "deli" olduğu söylenir. Eski olanlarla değil, hikayesi olan eskilerle ilgilenir. Her çöpün çöp olmadığını düşünür. Gözü çöplüklerdedir. Onları tasarlarken hikayelerini de yazar. İlk yazılarına, ilk gençlik yıllarınada İstanbul, Bakırköy sokak duvarlarına yazmakla başlar. Üzerinde parka, kafasında kapişon, boynunda atkı, yüzünü gizler, yakalanır, inkar eder, üzerine sıçramış boyalarla rağmen. Polisete, herkes de onun yazdığını bilir. Ekspertiz den yakayı ele verir. Çünkü hep aynı imla hatasını yapar.
guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
I.zeki kutlu

Sevgili Mehmet arkadas, merak ve zevkle okudum Isvicre izlenimlerini ve devamini bekliyorum elbet. Ama bir animsatmayla eklemek isterim. Isvicre’de para birimi olarak Isvicre Franki kullanilir. Saygilar..

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x