Dağları Çiçeklerle Kuşatanlar

HomeManşet Yazarlar

Dağları Çiçeklerle Kuşatanlar

 

                                                         6 Mayıs şehitlerine…

                                   Deniz, Yusuf, Hüseyin ve diğerlerine

Unuttuğunuz bir düş aralığıdır Deniz’ler.

İlk ihbarın olduğu yerden yazıyorum bu hikâyeyi, motosikletlerin ilk ihbar köprüsüne bakarak…

Biz daha çocuktuk ve büyüdük, ihbarın torunları da tohumları da onlar da büyüdü!

Unutanların ve susanların anısına yazıyorum, bir de utanmazlıkların anısını!

Ecel erkenden gelir, sormaz kim daha genç diye, kim az sevgili diye, kim çok bilgili diye.

Ecel o köylü kadar hain, bir kurşun kadar kördü.

Nasıl anlatabilirim bütün bu ihanetlerin bir köprünün altındaki iki tekerli motosikletlerle başladığını.

Nasıl anlatabilirim, bir gündüz gözü bir ihbarın nasıl da acele bir ecele gittiğini.

Ve sonra bu ihbarların bir ömür devam ettiğini…

Bugün şu kara taşın yakınında utanmazlık abidesi olduğunuzu nasıl anlatabilirim!

Unutulmanın bir acı, unutmanın da bir ihanet olduğunu nasıl anlatabilirim, söyler misin bana!

Elli yıl sonra bile aynı neslin genetik aktarımı oldu ihanet,

Ve bir unutulmuşluğun hikâyesi

Bir fotoğrafın ve bir acının yerlere atıldığı, üstünde tepinildiğini ve bir ağıttan başka bir ağıta asılan bir ihanet ceketi olduğunuzu nasıl anlatabilirim!

Sonra duyduklarım ve yine o köprünün ilk ayağında kırıldığımız yer işte…

Bir teslim olmama hali demiştim yıllar evvel Sinan’ın mezarının hemen yanına bir teslim olmama halimizi emanet ederken.

Kim, nerede, nasıl ve niçin başladı, dedi kara bir taşta ölümün emaneti…

Kim diyor, kim bugün bir başkası için ölebilir diyor, plaktan düşen bir eski ses ve düşünce kırılan…

Duran fotoğrafına bakıyorum, gözlerimde ve dizlerimde aynı anda bir ağrı başlıyor, korkuyorum unuturum diye, nasıl bir ağrı, nasıl acı…

Bize inanan cümleleri nasıl da tersten yıkıyorlar bir gözyaşı düşüyor toprağa sırt üstü.

Adımızı Deniz koyuyorlar bir şarkının hüzzamına aldanıp…

Sonra elindeki ekmekle aşka ve hürriyete büyüyen çocuklarımıza inanıyoruz, sonra inandığımız halde onlara sarılıyoruz gitmesinler diye.

Bu çocuklara sarılalım diyor bir anne karnındaki ismi Sinan’a doğan çocuk, bırakmayın diyor, bırakmayın, Nurhak’ta güneş biraz gecikecek bugün diyor,

Ve ihanet

İhanet

Net.

Yurdumun tarihine düşen eski bir ağaç, kendini koparıyor kendi gövdesinden.

Akşam oluyor saat altı, eski bir haber bültenine bakıyoruz hepimiz, bütün herkes aynı radyoya kulak kesiyor.

Kendine yanan suların ateşiyle söndürülen Dicle’nin bir anısı yok mu, bir hapishane avlusunda Taylan’ın Kürtçe ıslığı, bu kadar mı zordu bir halkın diline selam olmak, bu kadar mı zordu!

Ve işte dağları çiçeklerle kuşatanların yasını tutarız biraz eksik biraz fazla bir acının göğsünde büyüyen çiçeklerle.

Sonra, yıllar sonra bütün ihanetlere rağmen kendi doğduğu yerde evsiz kalan bir halkın yası oluruz, kendimizi vurduğumuz toprağın yası.

Tarihiyle helalleşirken helak olan bir halk!

Saçlarını aç baharın çocuğu saçlarını aç, elini uzat, bak burada yatıyor bütün acılar.

Siz büyüyorsunuz, ihanet listesini yazıyor vakanüvisler ve düşlerimi dişlerime kenetleyen sabah gıcırtısı, diş gıcırtısı, düş gıcırtısı.

İnsan gıcırtısı, yüreğimde bir türküyle yazıyorum bak, sabah oldu, saat rüzgârın yönüne doğru kayboluyor, bir şarkıyla dünya aydınlanıyor.

Çok yordu bizi bu keder, herkes yoluna diyen bir şarkı çalıyor, bak çocuklar dünyayı dinliyorlar bizden habersiz bir şarkıda…

Şimdi ilk ihbarın durduğu yerde duruyorum, o aynı ağaç biraz daha büyümüş, gövdesinde bir aşağılık iklim, kuruyor kuruyacak…

Siz bir motosikletle yol alırken ben hangi türküde susacağım yine,

kim bilir!

Mazlum Çetinkaya

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments