Motosiklet Günlüğü-5

HomeWelt

Motosiklet Günlüğü-5

“Macerayı tehlikeli sanıyorsan, rutini dene; öldürücüdür.” ( Paulo Coelho)

Şirin, şahane Şirince’den ayrıldım. Bu defa ki yolum çok uzun. Çok molanın ardından Can Yücel’n topraklarına ayak bastım. Gökova’ dan Marmaris sırtlarını seyrettim. Vücudumu, Akyaka’nın, soğuk sularında arındırdım. Islak tişört, ıslak şortla döndürdüm motorumun tekerini. Marmaris’in içinden  geçtim. Kıvrılan yolların ikiye ayırdığı ormanların, yeşili bitki örtülerinin arasına gizlenmiş tosbağalara durup yol verdim. Onlar da bana dağ çiçeklerini koklattı. Güneşin, kayısı kıvamında ufkuna doğru Datça ile karşılaştım. Datça! Hayaller kasabası. Şehir hayatından usananların limanı… Huzur ve dinlencenin beldesi..

Navigasyon beni “hedefiniz sağdadır” diye uyardıktan sonra ıslık çaldım. Aynı zaman diliminde motor sesini duyan Selçuk balkona çıktı. Buluştuk gülüştük. Datçalı Selçuk! Yorgunluk kahvesi sundu 70’li yılları simgeleyen kahve fincanından. Ardından “acıkmışsındır” dedi. Fırına köfte attı, domates, biber ile süsleyerek. Ayırdığı nefis şarabı sundu ince belli, kalın dudak paylı kadeh ile… Uzun bakışmalar arasına gizlenmiş arkadaş sıcaklığı ve nostaljik sohbetlerin fonunda İlhan İrem: Yazık oldu yarınlara… Ama yazık olmamıştı yarınlara. Dünün yarınları, bugünün dostluğunu pekiştirdi. Yıllardır görüşememenin ardından samimiyetini ve sıcaklığını yitirmeyen ilişkiler vardır ya sıkı, karşılaştığın zaman “Eee ne diyorduk?” diyen. Sitem yok. Sormak, sorgulamak yok. “neden aramadın, küsüm ben sana, banane banane, konuşmuyorum” demek yok. Sadece, “ne diyorduk?” Selçuk böyle biri…

Ertesi gün Datça’yı geziyorum. Ama önce Can Baba’ yı ziyaret ediyorum. Tam kendine yakışan ve onu anlatan tasarım harikası bir yapıt altında yatıyor. Mermer yontusu cenin, beslenme (follop) borusu dışarı çıkmış! Şarap çarkına uzanıyor. Şarap (su) döktükçe dönüp, dolaşıp duruyor ve Can Baba’yı besliyor! Kısa bir saygı duruşunun ardından veda ederek ayrılıyorum. Çünkü biliyorum ki biraz daha kalsam, göz yaşı döksem, “işin gücün yok mu oğlum senin? Siktir git” diyecek.

Köyceğiz. Bana göre çok güzel bir belde. Bakir, su, deniz, adalar ve yarım adalar manzaralı. Ve portakal bahçeleri, sazlıklar… Her evin önünden akan dingin güçlü su kanallar… Soğuk, karpuz çatlatan, bakır tasta biberli ayran soğutan cinsten… Sevdim, bir ev hayali kurdum, bahçesine incir ağacı olan…

Dalaman’ı transit geçiyorum.

Fetiye, Çalış plajı, Çay su… Mola…

Bu ara Ender Fıçıcı arkadaşım ile telefonlaşıyoruz. Kedisi yurtdışında. ” Fethiye’ye uğrar, mutlaka Şuraya git seni konuk etsinler, buraya git kahvesi güzeldir” diyor, tavsiyelerde bulunuyor, adres veriyor, “misafirim ol” diyor. Önceden Ahmet ve Elif çiftine söz vermiştim. Buradan çok teşekkür ediyorum kendisine.

Elif ve Ahmet çok mutlu bir çift. İstanbul Bakırköy’den göç etmişler. Evleri çatı katı, tertemiz, pırıl pırıl ayağımızın tozunu  temizlerken  hemen yemek yapmaya koyuluyor Elif. Közde biber, patlıcan, sarımsaklı yoğurt, el yapımı anne köftesi ve harikulade, hiçbir yerde yiyemeyeceğiniz el yapımı acuka… Demlenmiş bir sohbet içine dedikodu karıştırılmış haberler, tatları damağımızda kalan yemeklerin rehaveti ile yatağıma giriyorum.

Fethiye ölüdeniz, Hisarönü, Kayaköy! Ah Kayaköy! Kayaköy ile ilgili güzel hayallerim vardı. Orada bir kaç dönüm arazi üzerinde bir taş ev yapacaktım. Evin avlusu verandası olacaktı. Bir de seksek taşlarıyla ulaşılan kamelyası. Sabah güneşinin almadığı ( buralar çok sıcak) kahvaltının yapıldığı bir kamelya… Meyve ağaçları olacaktı. Yediveren limon, mandalina ille de incir ağacı olacaktı. Eski Kayaköy evlerine aşağıdan bakacaktım. Keçilerin boynuna takılmış canların yankısıyla dalıp gidecektim doğduğum kırsal olan Gerger’e.

Tatlı bir yolculuktan sonra ormanın içinden geçip çam ağacı kokularını balla karıştırıp içime çeke, çeke denize ulaşacaktım. Deniz! Sen Nikolas adası, Gemiler Koyu.. İrili ufaklı çakıl taşları, samyeli rüzgarlarının üzerindeki güneş… Ve kendi hallerinde ki balıklar…

Bizleri kandırıyorlar sevgili dostlar. ‘Cambaz’a bak’ diyorlar, cenneti çalıyorlar. Cennet burası, Gemiler Koyu , Kelebekler Vadisi…Akvaryum Suyu, Yedi Adalar! Evet Cennet buralar!

Özen ve titizlikle hazırlanmış mükemmel bir kahvaltı sofrasının ardından yola koyuluyorum tekrar. Yol benim arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım. Tekerimle yolu ikiye ayırıyorum!  Ormanları, meyve bahçelerini, karpuz tarlalarını, dilediğim her şey ikiye ayırıp denize ulaşıyorum. İstersem dağlara, hani Ahmet Kaya’nın hikayesine geçen Nazlıcan’ın gizlice göğsüne kekik sürdüğü dağlara kırıyorum  motorumun gidonunu. Musa’nın asası ile Kızıl Deniz’i ikiye ayırması  palavra! Ama ban, tekerim ile her yeri ikiye ayırıyorum, yol alıp ulaşıyorum denizlere… Dağlara, nehirlere..

“Yolda hayat var’

Hayatın içinde birbirinden  farklı, heyecanlı, trajik  komik  hikayeler var. Her gün bir hikaye öğrenmek o hikayenin komiklikler ile gülmek, heyecan duymayı kim istemez?

Peki siz hiç yol ayrımına geldiniz mi? Hayat, bazen insanı yol ayrımına getirir. Yok öyle önemli trajedilere gebe kararlardan bahsetmiyorum. Eğlenceli, neşeli, heyecanlı kararlardan bahsediyorum. Eminim  gelmişsinizdir. Peki tabelanın bir tarafında Kaş, Kalkan, Patara, öbür tarafta Saklıkent, Elmalı, Korkuteli, Antalya yönünü gösteren tabela karşısında durup, ” nereye gitsem” diye yazı tura attınız mı? Ben öyle yaptım.

Böyle tercih edilmiş motosiklet  gidonu, hayatın bu sorusu karşısında bazen kararını yazı tura ile verir ve karşılaşacağınız hikayeler sürpriz olur.

İnce bir yol… Köprüler… köprülerin altından dereler akıyor, çatlamış topraklara. Motorum, üzerinde ben… Sağımda solumda bağlar, bostanlar… Salkım saçak asmalar dolgun inek memeleri gibi üzümler… Göz hakkı! Dalına zarar vermeden ballı incirleri, ayva tüyü şeftalileri yıkıyorsun serin dağ sularıyla…  sıcak rüzgar bir yolunu bulup kaskımdan içeri giriyor, terliyorum akan suların altından geçiyorum.

Saklanmış kent! Saklıkent! Bir doğa mucizesi. Koca yüksek büyük bir dağ, ikiye ayrılmış, diplerinden sular fışkırıyor. Eğri büğrü kah darlaşan, kah şelale olup akan bir vaadi. Doğa için büyüklüğü hiçte önemli olmayan küçük bir yarık. İnsanoğlu için ucu bucağı belli olmayan bir kanyon. Ama insanoğlu, nerede bir güzellik var, nerede bir yerden su fışkırıyor soğuk, orada yeşil renk var her tonda.. Berrak ve susamış vücutları ıslatmak isteyen bincümle canlıların eviyse, orada  gişe var, turnike var. Akan suyu, yanındaki yeşilliğin görüntüsünü satıyor insanoğlu. Turnikeli eşkıyalık… İnsanoğlunun bu zavallılığına inat, gürül gürül akmaya devam ediyor hayat ve su. Kendimi suyun akışına bırakıyorum. Islak şort ve tişörtle. Yolda ılık rüzgarlar kurutuyor beni.

Motorumun gidonu Kaş’a kırılıyor. Kaş, ah Kaş! Likya’lıların önemli toprakları. Kaş ve Meis (göz) gökyüzünden bakılınca  Kaş ve Meis adası, kaş ve göze benzemiş. Adını oradan almış her iki ülkenin kasabası. Hani şu Cem Karaca’nın şarkısında söylediği gibi “…şu ada’dan şu kıyıya uçasım gelir. Uçsam bile konamam ki, of be!..”

Her iki yakanın kıyılarının hüzünlü, heyecanlı hikayeleri vardır. Yerli yabancı mülteci,  ilticacı…

Benim hikayemi motosikletimin gidonu belirliyor. Kaş sokakları, gündüz teknelerde başlayan aşklar, gece Mavi Kafe’de bitiyor. Yaz aşklarıyla ünlüdür Kaş! Okaliptus ağaçlarının, kaya mezarlarını büyülü gölgesi… İyoda karışmış mavi limanlar, demir alan demir atan dalgıç tekneleri… Eğri büğrü dar taş sokaklarına serpilmiş barlar, kulüpler… Havayı delen müzikler… Yan masadan yan masaya klark çekmeleri… Yeni aşkların izleri…

Dalgıçların şehri Kaş!

Büyük çakıl’a kamp kuruyorum. Çok geçmeden, Kaş’ta birçok dalgıç yetiştirmiş, hocaların hocası sevgili arkadaşım Süleyman Biber yanımda bitiyor. “Hayır” diyor ” çadır kurmuyorsun eve gidiyoruz.” 1 salon 1 oda bir buzdolabı bir klima döşek yatak daha ne isteyebilir insan kasabanın göbeğinde, eğlence merkezinde biri ev… Sabah teknede buluşuyoruz Naturablue… dalgıç teknesi… Kaptan, dalgıç hocası sevgili arkadaşım Yusuf, hemen beni dalma listesine yazdırıyor. “Hayır” diyor eğitmenine ” O, benimle dalacak. Ben göstereceğim arkadaşıma sualtı güzellikleri” Tabii eğitim şart! Kısa bir brifing alıyorum. Gencecik eğitmem bir kızdan. Söylediği şeyleri biliyordum ama canı gönülden dinliyordum. Suyun altında ukalalık olmaz, bilmişlik hiç olmaz. Suyun altında iki temel ilke vardır: Nefes aaaaal  veeeer… Aaaaal, veeeeer…. Eğer doğru nefes alıyorsan dengede durursun. Dengede dalarsın ve dengeli çıkarsın. Su altında sadece denge vardır ve nefes almak ve nefes vermek vardır. Konuşamazsın! Onu geçmez belki işaret dili. Ezberlememek aptallıktır. Bilmek zorundasın. Kulağım çınlıyor, su yuttum, diyemezsin, işaret verirsin.

Mavi, koyu maviye çalan berrak bir sudur Kaş. Suya daldığın zaman su altı mercan kayaları, taşları, bitkileri, rengarenk balıkları, uçurumları ve dağları görürsün. Yamaçları, vadileriyle, Deniz altında değil, gökyüzünde gibisin ve sen bir martısın. Uçuyorsun!  Jonathan gibi. Dağlar altında kalıyor! Birbirinden güzel balıklar etrafında. Martı ve balık! Kardeşçesine! Albenili, renkli, irili ufaklı balıklar, carettalar, mikrokozmik denizanaları… Uzansan dokunacakmışsın gibi yakın lepistes balıkları…  Yanlarından geçiyoruz. Ürkütmüyoruz onları. Bazen altlarından bazen ortalarında kalıyoruz! Göz göze geliyoruz, bakışıyoruz aşıklar gibi.  Dedim ya uçuyoruz!

Mavi dünyanın sakinleri.

Sizlerden özür dileriz dünyalarınıza izinsiz girdiğimiz için.

Yusuf brifinginde öğrencilerine, “arkadaşlar orada olacağız, denizin altında. Balıkların, denizaltı canlıların dünyasına gireceğiz. Kimse hiçbir şeye dokunamayacak. Hiçbir balığı ürkütmeyecek. Hiçbir deniz kabuğuna dokunamayacak ve hiçbir istiridye, midye kabuğu bile, taş bile almayacak. Biz onların dünyasına izin almadan giriyoruz. Hiç olmazsa onları rahatsız etmeyelim. Yeraltı güzelliklerini göreceğiniz o amforalar, angora parçaları, kırık küpler balıkların yuvası artık. Yüzyıllardır onlara ait, onlara dokunmazsak çocuklarımız, torunlarımız da görebilir.

Ne güzel düşünceler. İşte bizim arkadaşlar, işte bizimkiler! .

3 gün sabah, 3 gün öğleden sonra saatlerce dalıp, çıktım. Yarın Kaş’a veda ediyorum.

Teşekkürler Kaş, teşekkürler arkadaşlar, balıklar, denizanaları, teşekkürler mavi renk, su  ve hava ve mercan kayalıkları, teşekkürler gölgesini paylaştığım ağaçlar, üzümler, incirler..teşekkürler Yusuf , Süleyman, Yavuz, Mesut ve dalgıç ekibi..

Seyahat etmek evrim geçirmektir. (Pierre Bernardo)

Memet SÖNMEZ

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments