Ölüm orucu “teorisyeni” Selçuk Kozağaçlı

Ebru Timtik ölmesin diye yazılan bu yazı, öldükten sonra  Aytaç Ünsal ölmesin diye şimdi yayınlıyorum.

Belki?

Bir olasılık ya da bir olasılıkla ölmez. Bir insanın ölümü üzerine “belki” diye tahmin yürütmek sıradan gibi görünse de, düştüğü yeri yakıp kavuran bir acının olasılık ifadesidir. İstatistik gibi. Gene de “belki”nin içinde bir olasılık vardır. Bu bile büyük bir umuttur. Bu umudu güçlendirelim. Değerli, genç, yakışıklı bir  devrimci için bunu söylemek ne garip, üzücü. Gabriel Garcia Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’ romanında  geçen, herkesin mutlak öleceğini bildiği Santiago Nasar ‘ın son doksan dakika içinde geçen ölüm hikayesini hatırlatıyor bana. Herkesin bildiği hiç kimsenin engelleyemediği bu ölüm, umarım Aytaç Ünsal’ın da yazgısı olmaz. Hadi gelin bu “belki”nin içinde geçen umudu, olasılığı güçlendirelim.

Ölüm oruçları ya da

“Çağdaş meddahlık”

Sevgili dostlar, sizlere basit bir soru sorsam bana kızar mısınız? Hoşgörülerinize sığınarak  soruyorum: Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz? Yoo! Hemen cevap vermeyin. Ne sorumun, ne de ortaya çıkan sorunun cevabı o kadar basit değil, çok düşünmek gerekir cevabını bulmak için! Sevgili dostlar, ukalalığımı bağışlayın. Bunları ortalama zekâsı olan birine anlatır gibi anlatmalıyım. Sizler, sorumun ve sorunun yanıtlarını biliyorsunuz. Okumasanız da olur. Şimdi ortalama zekâya sahip biri okur, öğrenir, öğrendikçe okur ve bu böyle devam eder. Gelişen, değişen koşulları kavramakta zorluk çekmez. Bir de zeki insanlar vardır. Çok okurlar, öğrenirler. Öğrendikleri onları, daha büyük araştırmaların eşiğine getirir bırakır. Karşılarına çıkan soruların devasalığı karşısında küçülürler. Öğrendikçe, araştırıp bildikçe hiçbir şey bilmediklerini anlarlar. Makro kozmosun sınırlarında uçarlar. Sonra mikro kozmosun sınırları ile karşılaşırlar. Atomdur karşılarındaki mesela. Onu parçalamayı düşünürler. Parçalarlar da. Bu defa daha başka bir soru, daha karmaşık sorunla karşılaşırlar. Merakları onları paralel evren kuramı ile tanıştırır. Makro kozmos zamanında geriye yolculuk yaparlar. Big bang, büyük patlama, varoluş zamanına giderler Hubble Teleskopuyla. Yani sevgili dostlar, bu bilim insanları öğrendikçe makro ve mikro kozmosun soru sorunları karşısında, bir gerçeği fark etmişler; bildiğimiz tek şey hiçbir şey bilmediğimizdir. Şimdi, bir kısım insanların Kuantum fiziği ile evrende paralel yolculuğun peşinde koşmanın dayanılmaz hazzını yaşarken, yüz milyonlarca insanın hala “cehalet kozmosu” da mutlu olmaları anlaşılır gibi değil. Bu da bir soru ve sorun. Elbette bunun cevabını sosyal bilim uzmanları veriyordur.

“Antoine Lavoisier” bilirsiniz, kimya biliminin dehası. Asıl eğitimi hukuk. Paris Barosu’na bağlı avukat. Avukat, bildiğimiz avukat! Bu sizlere bir şeyler çağrıştırdı mı? Hani “bizim” avukatlarımızı. Adil yargılanma talepleri ile ölüm orucuna başlayan “avukatlarımız” Bundan yüz yıllar önce yaşamış ve kendilerini yargılayanlara dönüp: “Bu kelleler hiçbir işe yaramaz” demiş, ölüme mahkûm edilmiş. “Adil yargılanma” talebinde bulunmamış. Çünkü adil yargılanıp yargılanmamak umurunda değilmiş. “Beni adil yargılamazsanız ölüm orucuna başlarım” dememiş. Deseymiş de kimsenin umurunda olmazmış zaten. Bilmiyor muymuş açlık grevlerinin iki bin yıllık geçmişini? Ülkesin de zaten adil olan hiçbir şey yokmuş. Giyotine gitmesine neden olan düşünceleriymiş. Düşünceleri de öyle devlete kafa tutan, silahlı propagandayı (SP) temel alan bir siyasal örgütlülüğü savunan ‘Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi’ (PASS) ni temel alan bir yapılanma hiç değilmiş. Adam bildiğin kimyacı, avukatmış ve bugünkü kimyanın mucidiymiş. Bu kimyacı, yargılanma biçimi insan, bilim hakları, hukuk devleti… dememiş, önemsememiş. Her gün onlarca insanın giyotin sepetine başı düşerken, kendi kellesinin peşine düşmemiş. Öldürüleceği gün öyle eşine, ailesine mektup da yazmamış. Matematikçi arkadaşını çağırmış ve demiş ki: Başım sepete düştüğünde gözlerime bak. İki kere göz kırparsam, insan öldükten sonra, beyni bir süre daha çalışıyor demektir, demiş. Şimdi ortalama zekâya sahip birileri, iki ölüm yolunda ki farklılığı görürler. Ama dedim ya; ben, sizlerden, bizlerden bahsetmiyorum. Ben, onlardan, o, kafalardan bahsediyorum. Ölmeyi amaç, amacı araç edinenlerden söz ediyorum. Ölümü kutsayan, ölmek için elinde cımbızlarla dolaşıp, tarihten komik, zorlama örnekler toplayanlardan söz ediyorum. Bu komik örnekleri, ölmenin aracı olarak açlık grevlerini, ölüm oruçlarının mantığını, mantıkları zorlayarak bulmaya çalışan, o kafalardan söz ediyorum. Önce tarihten buldukları mucizeleri (inanca dayalı yapılarda mucize olmadan mürit bulamazsın) gösterip sonra müritler bulup, var olan sorunlar üzerinde ölüme yollamanın başka ne mantığı olabilir ki? Meydanlarda yapılan ölüm oruççularının etrafında toplananlara; üçüncü sınıf meddahlar gibi ölümü, ölüm oruçlarını kutsamak, hak hukuk elde etmenin temel aracı olarak göstermek tabiri caizse “pazarlamak” değilse nedir?

Sevgili dostlar, bu satırları yazmama yol açan yakın zamanda izlediğim bir videodur. Videodaki konunun kahramanı öyle sıradan biri değildir. Bir yapılanmanın temsilcisi Çağdaş Hukukçular Derneği başkanı Selçuk Kozağaçlı’dır. Ölüm orucunun mantığını anlatıyor bizlere. Bu mantığı çürütürsek.. Açlık grevleri, ölüm oruçlarının mantığını çözmeniz, “evet benim açımdan sorun çözüldü” deyip, konuyu kendi içinizde kapamanız için mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Ben defalarca izledim ve sizler için bu yazıyı kaleme aldım. Sizlerde bu videoyu izleyip, başka açılardan konuya yaklaşıp, bakış açısı üretebilir, bizlerle paylaşabilirsiniz. Videoyu yazımın yanında paylaşacağım. Ama henüz sözüm bitmedi. Hani hep duyarız, tanık oluruz insanların akıllarıyla alay edilmelerine. Bunun ne demek olduğunu biliyoruz. Yazımıza ilişkin videoyu izleyenler ne demek istediğimi anlamışlardır. Sevgili Selçuk Kozağaçlı’yı, dinleyenlerin zekâsından bahsetmiyorum. Bizlerin zekâsından bahsediyorum. Bizlerin duyguları ile nasıl alay ettiklerinden bahsediyorum. Onlar birbirlerini ağırlamasını biliyorlar zaten.

Bir ülke düşünün. Hak hukuk adalet olmasın. İnsanlar adil yargılanmasın. Ve  yine bir ülke düşünün o ülkede “devrimci” avukatlar olsun. O ülkede bu avukatların kendilerini savunma mekanizmaları ölüm orucu olsun. Peki, bu ülkenin yoksul insanlarını, bu ülkenin devrimcilerini kim savunacak? Adil yargılanmayan, hakları elinden alınan yoksul insanların haklarını kim savunacak? Sevgili Selçuk Kozağaçlı da bir başkan avukattır. İnsanlara, başkanı olduğu Çağdaş Hukukçular Derneği’nin başkanı, üyelerine Ölüm orucu öneriyor. Vay halimize.

Hala videoyu izlemediniz mi? İzlemediyseniz, hemen izleyin. İzleyin. Videoda gördüğünüz vapurlarda, trenlerde teatral hallerde sunumlarla kalem, silgi, defter satan yanında da promosyon ürünler veren bir esnaftan bahsetmiyorum. Aynı yeteneklerle, aynı jest ve mimiklerle Sevgili Selçuk Kozağaçlı, bakın ne satıyor. Öyle ölümü gösterip sıtmayı satmıyor, sıtmayı gösterip ölümü satıyor. Hadi ters köşe yapalım, kör noktadan bakalım. Ne yapıyor Selçuk Kozağaçlı. Açlık grevleri sunuyor. Ölüm oruçları satıyor. Her satıcı gibi “yoğurdum ekşi” demiyor, ölüm oruçlarının ne kadar güzel bir eylem, ne kadar “kadim” bir eylem biçimi olduğunu söylüyor. Hızını alamıyor Hz. Muhammed’den alıntı yapıyor: “Komşusu açken tok olan bizden değildir” diyor. Ama bunu derken bile kendisi toktur, unutuyor. Ve neden, nerede açlık grevleri, ölüm oruçları yapılır, ondan bahsediyor. İki bin yıl öncesine gidiyor. Ölümü o kadar sempatikleştirmeye çalışıyor ki ama olmuyor. Çünkü konu (ölüm) uygun değil. Tarihten cımbızladığı bir örneği bulup günümüze getiriyor. Ve bakın ne diyor:

Bir varmış bir yokmuş. Ben diyelim bin, siz deyin iki bin sene önce alacağı olan insanlar varmış. Varmış var olmasına da alacaklılar bir türlü borcunu alamıyorlarmış. O zamanlar tahsilâtçılar da yok muş tabii. Olsaymış belki de böyle bir masal olmayacak; dolayısıyla ölüm oruçlarının ilk örnekleri de olmayacakmış.  Alacaklı ne yapmalı ne etmeli diye düşünürken aklına cin bir fikir gelmiş. Ne yapmış biliyor musunuz? Alacaklı olduğu kişinin evinin önünde açlık grevine başlamış. Adam alacağını istiyor, borçluda vermiyormuş. Masalda alacaklı, yani açlık grevi yapanı haklı gösteriliyor. Hangi koşullarda kişi borçlandırılır, bilinmiyormuş. (Bana göre o yıllar yaşamış alacaklı Yahudi tefeciler) Borcu olan yoksul bir vatandaş mı, yoksa dolandırıcı mı, bilmiyoruz. Biz hep bugüne kadar yoksul olan halkın yanında yer almışız ama masalımızda dinleyici olarak alacaklı, yani açlık grevi yapanın yanında yer alıyoruz. Sevgili Selçuk, böyle düşünmemizi istiyor. Gel zaman, git zaman borçlunun sesi çıkmıyormuş. Adeta ‘dağ dağa küsmüş de dağın haberi olmamış’ misali. Alacaklı süreli açlık grevini, süresiz açlık grevine dönüştürmüş. Şimdi görürsünüz, hadi bakalım, demiş. Aradan uzun bir zaman geçmiş gene kimsenin haberi olmamış. Süre uzayınca kolu komşu, gelip geçenler, ‘Ne yapıyor bu adam’ diye merak etmeye başlamışlar. Tefeci pardon alacaklı umutlanmış. Amacı da buymuş zaten. Hep böyle olurdu. Kamuoyu vicdanı harekete geçmiş, duyarlı aydınlar, demokratlar ” yahu bu adam ne yapıyor? Neden borcu ödenmiyor bu adamın? Derhal ödemesi yapılsın. Yürü ya Davut, arkandayız demişler”, (buradaki Davutlar kim acaba?) geçip gitmişler. Talihsizlik bu ya. O sıralar ülke gündemi çok yoğunmuş. Ülkesinde de kan gövdeyi götürüyormuş. Amerika, Çin’e kızmış, Rusya, Suriye’ye iyice çökmüş. Cafecıran diye bir virüs çıkmış, dünyayı kasıp kavuruyormuş. Sokağa çıkma yasakları, maskeli insanlar, yoksulluk, açlık artmış, ölümler kitleselleşmiş, gündemi sarsıyormuş. Bu ara adam aç ve ölüyormuş. Borçlu üç maymunu oynuyormuş. Umurunda değilmiş. Kolu komşu sesini çıkartsa da etkisi olmamış. Alacaklı süresiz açlık grevini ölüm orucuna çevirmiş. Üç yüz günlere ulaşmış ölüm orucu. Açlık vücudundaki bütün yağları eritip kaslarına geçmiş. Adamın kasları eriyormuş. Bir deri bir kemik kalmış. Öyle masalcının anlattığı gibi “onlar açlık falan hissetmezler” miş, değilmiş. Açlık çekiyormuş çekmesine de bunu bir türlü söyleyemiyormuş. Gece rüyasında tıka basa yemekler yiyor fakat bir türlü doymuyormuş. Açlık duygusunu içinden hiç öldüremiyormuş.  Biryandan alacağı parayı düşünüyormuş öte yandan “ölüyorum, bu para için ölünür mü?” demiş. Tam vazgeçecekken aklına davası gelmiş. Vaz geçmiş. Birde alacaklının asıl amacı parasını almak değilmiş. Asıl amacı, ülkedeki bütün alacaklıların hakkını garanti altına almakmış. Yani alacaklı tahsilâtını yapmış olsa bile ölüm orucunu bırakmayacakmış. Yani adil yargılansalar bile eyleme devam edeceklermiş. Bir fabrikada grev, haklar alınınca sonuçlanır. Bunlar sonuçlandırmıyorlar, genel greve gidiyorlarmış. Genel grevde malumunuz politiktir hedefler içerir. Zaten sevgili Selçuk’da, “açlık grevleri politiktir” diyor. Valla ben masalcının yalancısıyım. (İnanmıyorsanız videoyu izleyin)Tabii bu ara alacaklı da biraz sıkışmış. Demiş ki kendi kendine; ben haklarını vereyim, sonra (tekrar borç) haklarını geri alırım. Bu böyle sürüp gider. Borçlu ölür bu ara. Masalcı ölmediğini, zafer kazanıldığını söylese de alacaklı ” Allah rahmet eylesin” bile dememiş.

Sevgili dostlar, masal bu. Masallar her zaman mutlu sonla bitmez. Masalcı, iyi bitirmek için kendini zorlasa da başaramaz. Masalımızı birinci tekil şahıstan, masalcıdan (videoyu) dinlemenizi tavsiye ederim. İzlemeden ne söz edersem edeyim subjektif iddia olur, eksik kalır. Düşüncelerimin temeline kaynak sağladığı içinde teşekkür ederim. Videomuz da Sevgili Selçuk Kozağaçlı konuşuyor. Yer Ankara Yüksel Caddesi olmalı. Açık hava. Masalcımızın sol tarafında ölüm oruççusu Nuriye, sağ tarafında Semih görünüyor. Etrafta oturan, ayakta duran destekçiler var. Masalcı anlatıyor, insanlar kuzuların sessizliğinde dinliyorlar. Soru sormuyor, uslu uslu dinliyorlar. Bir kişi parmak kaldırıp, “Öğretmenim yemek yesek, aç kalmasak, daha güçlü, daha zinde olsak, açlıktan ölmek yerine, mesela sapan yapsak daha iyi olmaz mı?” demiyor. Ya hayatlarında hiç sapan kullanmamışlar ya yapmasını bilmiyorlar. Tek bildikleri açlık grevleri. On yıllardır Filistin de İsrail işgalcilerine karşı halk, taş, sapan kullanıyor. Diyarbakır’da çocuklar ceplerinde ekmek ve taş taşıyorlar. Mesela ülkemiz işgal altıda. Öyle gizli işgal falanda değil. Resmen tank ile top ile tüfek ile işgal edilmiş. Masalcımız ne yapıyor? Açlık grevleri, ölüm oruçları örgütlüyor. Hem de masal anlatır gibi. Gandi’yi biliyoruz. 1900’lerin başlarında ülkesi Hindistan, İngiliz işgali altındayken Gandi, İngilizlerin tanrı olduğunu sanırmış. Tanrılar zulmetmez, düşüncesi ile şüphe uyanmış. Çok kızmış ve İngilizlere “Eğer ülkemizi terk etmezseniz açlık grevi yaparım’ demiş, yapmışta. İngilizler de “pardon” deyip kaçmışlar. Şaka gibi. Bu bakış açısı o tarihte bugüne sulandırılarak gelmektedir. Sulandırmak, diyorum. Çünkü biz eskiden cezaevlerinde otuz günlük açlık grevlerin de  sonuçlar alırken şimdi üç yüz  günlerde sonuç alınamıyor. Üç yüz gün ölüm orucu mu olur? Ara takviyeleri arttırırsan vitaminler alırsan altı yüz gün de olur. Neden? Bir buçuk yıl insanlar eziyet çeksin. Gündemde kalsın diye. Madem ölüm orucu satıyorsunuz bak söyleyeyim; susuz on beş, yirmi günde; su alarak, otuz kırk günde; şekerli su alarak elli altmış günde ölünür. Ya haklarını alırsın, biter. Ya da ölürsün. Ama ölmeyin. Keşke üniversite mezunu Meddahımız, meydanlarda ölümü kutsayan konuşmalar, ölüm oruçlarının güzelliğini anlatmak yerine, köy köy, meydan meydan gezip toplanan insan topluluklarına Stephen Hawking’ i anlatan, Albert Einstein’ n zamanda yolculuğun nasıl olunabilineceğini anlatan konuşmalar yapsaydı. Hadi bu kadar bilgin yoksa içinde bu kadar bilgiler bulunan kitaplar ve bir küfe bul, sırtla o küfeyi dolaş köy köy, hane hane. Başla okumaya, köylüler yemek ikram etsin sana. Afiyetle ye. Ardından demli çayını iç. Bilim sat, düşünce açsın fikirler tartışsın. Storyteller ol. (hikâye anlayıcıları) Sanat, tasarım ve teknoloji hikâyeleri anlat. Kimse senden Barış Özcan olmanı beklemiyor. Ha birde sakın Stephen Hawking’ e ölüm orucu yapması için bu tefeci Yahudi hikâyeleri ile ikna etmek gibi bir gaflet içine düşme. Bu hikâyelerle adamın sandalyesini bile ikna edemezsin. Sandalye deyip geçme. O sandalyenin IQ su bile hepimizden yüksektir. Ama Pink Floyd ‘un Stephen  Hawking’ için  bestelediği, “Keep  Talking” Stephan Hawkinig şarkısını dinleyebilirsin. İyi gelir. Belki şarkının hissettirdiği  duygular akıla, fikre bulaşır Sevgili Selçuk Kozağaçlı.

Her ne kadar  kadar  sürç-i lisan ettiysem affola.

Memet SÖNMEZ

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Aysel Duman

“Ya hayatlarında hiç sapan kullanmamışlar ya yapmasını bilmiyorlar.” Çok iyi analiz,

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x