Uğur Mumcu, ülkenin karanlık dehlizlerinde dolaşan paramiliter katillerle iş tutan, müsakeşeci ve ikiyüzlü siyaset anlayışının kurbanı olmuş; aydınlanmacı bir Cumhuriyet şövalyesiydi.
Onunla aynı gazetede üç yıl birlikte çalışma onurunu yaşadım. “Uğur abi” yalnızca bir gazeteci değil, hakikatin peşinde yürüyen bir vicdan insanıydı.
24 Ocak 1993’te onu kaybettiğimizde, Türkiye’de siyasetin hangi karanlık ilişkilerle örüldüğünü daha açık biçimde görmeye başladık. Abuzer Uğurlu, Mehmet Ağar, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı gibi paramiliter isimlerle kurulan bağlar; devlet, siyaset ve suç üçgeninin nasıl iç içe geçtiğini gözler önüne seriyordu.
Ord. Prof. Bedii Karafakioğlu’ndan Muammer Aksoy’a, Bahriye Üçok’tan Çetin Emeç’e; Bedrettin Cömert’ten Turan Dursun’a, Abdi İpekçi’den Prof. Cavit Orhan Tütengil’e; Ahmet Taner Kışlalı’dan Onat Kutlar’a, Yasemin Cebenoyan’dan Hrant Dink’e kadar sayısız aydının neden öldürüldüğünü artık daha iyi anlıyorduk.
Çünkü bu ülkeyi kriminal bir yapıya dönüştürmek isteyenler, aydınlanmaya ve Cumhuriyet değerlerine saygı duymuyor; ülkeyi rahatça at koşturabilecekleri bir rant alanı olarak tasarlıyordu.
MİT kartlı Abuzer Uğurlu’nun, sağda ve solda gençlerin birbirini kırması için silah dağıttığı; Ömer Lütfi Topal’ın insanları uyuşturucuya ve kumara alıştırdığı bir dönemde, Kenan Evren adlı muhacir generalin öncülüğündeki darbe süreciyle 600 bin insan işkenceden geçirildi.
Bankerler faciasıyla çöken ekonominin bedeli ise her zamanki gibi gençlere ve halka kesildi.
Uğur Mumcu, laik ve demokratik nitelikleri budanmış; Cumhuriyet değerleri tahrip edilmiş bir enkazın ortasında öldürüldü.












