Üniversitenin ilk yılındaydım. Dersin birinde hocamız bize ödevler verir, derste de ödevleri yapıp yapmadığımızı kontrol ederdi. Yapanlar artı, yapmayanlar eksi alırdı. Bunun da kanaati etkileyeceğini söylerdi.
Sınıfça durumdan hoşlanmaz ama ses de çıkarmazdık. Zannederdik ki geçici bir yaptırım. Artı eksilerin ardı kesilmeyince kendi aramızda durumdan hoşnutsuzluğumuzu konuşmaya başladık. Üniversitede miydik lisede mi? N’apacaktı yani, bir de sözlü notu mu verecekti? Bu konuşmalar bütün sınıf tarafından destek bulduğunda hocayla konuşmayı kararlaştırdık.
Hoca sınıfa girdi. İçeriye sessizlik hakimdi. Kimse söz almaya yeltenmiyordu. Hoca, tam kalemini aldı listeden isim seçecek tutamadım kendimi, “Hocam, bir şey konuşmak istiyoruz.” dedim. Sözcü falan olmadığım halde bu uygulamanın bize lisenin dar kalıplarındaymışız hissini yaşattığını, eyleme geçirip araştırmaya yöneltmekten çok direnç uyandırdığını anlattım. Arada onay almak için sınıfa dönüyordum ama millet kafa bile sallamıyordu. Ders öncesinde ağız birliği etmemişiz gibi herkes şikâyetçi bir sessizliğe gömülmüştü.
Yıllar içinde yalnız bırakılma halini bu defa çalıştığım yerlerde yaşamaya başladım. İşin ucu bana dokunmuyorsa o şey yanlış bile olsa kabul edilebilir anlayışı dikildi önüme. Toplumu ilgilendiren bütün büyük olaylarda ise birlikte tanık olduk bu sessizliğe.
Korktuğu için susanlar, çıkarı nedeniyle susanlar, düzeni bozulmasın diye susanlar, farkında olmadığı için susanlar…
Bugün hak, hukuk, özgürlük için sesini yükseltenler meydanlarda her türlü eziyete maruz kalırken apolitik tavır takınanlar, bir kurtarıcının gelip kendilerini kurtarmasını bekleyenler, konuyu parti meselesine indirgeyenler, kuru ekmekle karın doyurmayı yaşamak zannedenler… yine susuyorlar.
Aydınlık bir geleceğe ancak bugün atacağımız adımlarla ulaşabileceğimize, karın tokluğuna çalışmanın yaşamak olmadığına, daimî köle olmanın korkaklıktan kaynaklandığına bu kafalar bilmem ne zaman ikna olacaklar?












