Emperyalist-Siyonist Epstein bloku, egemeni oldukları dünya düzeni sürsün diye Irak, Libya, Lübnan, Suriye, sıra sıra ateşe verdikleri Ortadoğu’da, son olarak, 28 Şubat’ta İran İslam Cumhuriyeti’ne saldırdı.
Irak’a saldırısından önce, namlu uzunluğu 150 metre olan, ateşlenirse New York’u vuracak “cehennem topu” yalanının temsili resimleri medyada yayınlanıyordu.
İran’a saldırmanın propaganda edilen gerekçesi ise, “nükleer enerji/silah programı” ve füze teknolojisi idi. İran birkaç hafta içinde atom bombası yapabilir, başta İsrail olmak üzere “demokratik dünyayı” vurabilirdi. Bu gerekçeyle sürdürülen müzakerelerde ne zaman anlaşmaya yaklaşılsa, mutabakat belgeleri ABD tarafından çöpe atılıyordu.
İsrail 2024 Nisan’ında ve Ekim’inde kendi başına; 2025 Haziran ayında yaşanan “12 Gün Savaşında” ABD ile birlikte İran’a saldırdılar, İran’ın gücünü test ettiler. Ve nihayet 28 Şubat’ta, müzakere masasında görüşmeler devam ederken, İran İslam Cumhuriyeti’nin dini lideri Ali Hamaney ve Genel Kurmay Başkanı dahil, bir grup askeri ve siyasi kişiliği hedef alan bir istihbarat operasyonuyla bugün sürmekte olan savaş başlatıldı.
ABD emperyalizmi, Trump liderliği altında Venezuela devlet başkanını askeri operasyonla kaçırdı; Danimarka’dan Grönland’ı, Panama’dan Kanalı, Meksika Körfezini, Kanada’nın tamamını ve Gazze’yi, uluslararası hukuku hoyratça çiğneyerek, tehdit ve şantajla istedi. “Küba’yı alma onuru benim olacak” diye işgal planladığını ilan etti ve zaten mevcut ambargo ve yaptırımları daha da ağırlaştırdı.
İsrail ise 7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği “Aksa Tufanı” saldırısını bahane ederek Gazze’de halen devam eden bir soykırımı, bütün Dünya’nın gözleri önünde gerçekleştiriyor. Siyonist saldırganlık ve işgal Suriye’de işgal ve ilhaklarla; Lübnan’da sivilleri hedef alan bombardımanlarla, yerleşim yerlerini yıkarak, sayıları milyonu aşan bir nüfusu kuzeye sürerek, ülkenin güneyini insansızlaştırarak devam ediyor.
Ancak uluslararası hukuku, sözleşmeleri ve kurumları tanımayan bu pervasız saldırganlık, askeri olarak İran’ın güçlü savunmasına ve devletlerin değil ama uluslararası toplumun vicdanına çarptı. Gazze soykırımına karşı Avrupa ve ABD’de gerçekleşen milyonlarca insanın katıldığı, tamamen sivil karakterde kitlesel eylemlere; bugünlerde ABD’nin küçük büyük, çok sayıda şehrinde Netanyahu ve Trump’ın savaş politikalarına karşı milyonların eylemleri eklendi.
İran’ın Hürmüz Boğazını dolarla petrol ticaretine etkili biçimde kapatması; Körfez ülkelerindeki Amerikan radarlarını, askeri üslerini, istihbarat merkezlerini vurması; kendi petrol tesislerine saldırı olunca İsrail ve Katar’ın petrol ve doğal gaz tesislerine saldırı düzenlemesi; geçen bir aya rağmen askeri kapasitesini sürdürebilmesi ve füze saldırılarıyla ABD uçak gemilerini etkili olamayacakları mesafelere itmesi savaşı saldırganlar için çok yönlü bir yıpranma sürecine dönüştürdü.
ABD, NATO üyesi ülkelerin çoğunu savaşa katılmaya, topraklarındaki üsleri ABD güçlerine kullandırmaya, personel, silah ve mühimmat desteğine ikna edemedi.
Savaşın ilk günü gerçekleşen istihbarat operasyonundan sonra İran halkının, muhaliflerine karşı dünyada emsaline az rastlanır bir zalimlikle davranmasıyla tanınan rejime karşı ayaklanacağı beklentisi boşa çıktı.
ABD ve İsrail’in bu savaşı eksiksiz bir zaferle sonuçlandıramadan, güçlerini bölgeden çekmek zorunda kalmaları halinde, bölgedeki ve dünyadaki dengelerin nasıl değişeceğini gören Suudi Arabistan ve diğer Körfez devletleri, saldırganlara daha büyük ve daha şiddetli bir saldırganlık için baskı yapıyor.
Muhtemel bir başarısızlığın sonuçlarını saldırganlar da öngörüyor. Bu yüzden ABD sınırlı savaşı karada sürdürme yönünde hazırlıklarına hız veriyor, bölgeye “seçkin” kara birliklerini taşıyor. Bununla birlikte asıl olarak Türkiye’yi adım adım savaşa, emperyalizmin ve siyonizmin kara gücü olarak İran topraklarına sürmeye çalışıyor. Bunu yaparken mevcut iktidarın, kamuoyu önünde siyonizmi ve soykırımı lanetler görünürken, gerçekte İsrail ile ticareti sürdüren; ABD ve Trump’ı asla eleştiremeyen; giderek güçlenen otoriter rejiminin “meşruiyetini” ABD Başkanının desteğine borçlu olan, teslimiyetçi konumunu temel alıyor. Gazze’de Trump’ın “Barış Heyeti”nde, Netanyahu ile birlikte yer alan Türkiye Dışişleri Bakanı, Körfez ülkeleriyle birlikte, ABD’nin adının bile geçmediği; İsrail’in ise sadece Lübnan’daki işgal operasyonu için kınandığı, esas olarak İran’ı kınayan bir bildiriye imza atıyor.
Bu esnada İran topraklarından fırlatıldığı ve ısrarla Doğu Akdeniz’deki “NATO unsurları tarafından” düşürüldüğü iddia edilen, “provokasyon füzeleri”nin sayısı artıyor. Ana karargahı Adana’da kurulacak çok uluslu NATO Kolordusu, Ukrayna destek grubundaki İngiliz ve Fransız Güçleriyle birlikte İstanbul Boğazı çıkışına yerleşecek “Deniz Unsuru Komutanlığı”, NATO her geçen gün itibarsızlaşırken, her zamankinden daha NATO’cu/Amerikancı ve İsrailci bir Türkiye hükümeti görüntüsü ortaya çıkarıyor.
ABD, “İran Kürtlerini kara gücü olarak savaşa sokabiliriz” haberleri ile Türkiye’nin karar vericilerini, Suriye’den sonra bu defa da İran Kürtleri ile askeri işbirliği yapmakla tehdit ediyor. Bu arada Trump, Erdoğan ile “tam ve sorunsuz bir işbirliği” yürüttüklerini sık sık ilan ediyor. Erdoğan’dan ne talep ettiğini açıkça, adını koyarak söylemese de, Türkiye’den kara savaşına katılmasını beklediklerine dair işaretler her geçen gün artıyor. ABD’nin bunun için iktidarı; iktidarın da füze haberleri ve kendi medyasından “Şia” karşıtı kampanyalarla toplumu, adım adım savaşa hazırlamaya çalıştığı görülüyor
Türkiye’nin İngiltere-Fransa ile ittifak halinde, Montrö Sözleşmesini de iptal eden bir tutumla komşusu Rusya’ya; ABD ve İsrail’in yanında saf tutarak diğer komşusu İran’a düşmanlık etmesi; savaşa girmesi, topraklarını veya topraklarındaki radar istasyonu ve askeri üsleri, ABD emperyalizmin kullanmasına izin vermesi, asla kabul edilemez.
Türkiye’nin barış ve demokrasi güçleri, bölgemizin kanlı hegemonya savaşlarına sahne olmasını; Emperyalist ve Siyonist saldırganlığı; işgalciliği reddediyor.
Türkiye’nin büyük güçlerin saldırgan savaş politikalarının bölgesel destekçisi olmasını; TSK’nin komşu ve kardeş halkların kanını dökenlere kara gücü yapılmasını kabul etmiyoruz.












