İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve SSCB güçlü bir kutup olarak emperyalist saldırganlığı dengelediği sürece kapitalist/emperyalist dünyada savaş kışkırtıcılığı, ırkçılık ve faşizm/Nazizm suçtu, en azından kınanıyordu. BM gibi ulus üstü kurumlar görece güçlü; uluslararası hukuka uymak olağan ve anlaşmalar/sözleşmeler muteberdi. Tabii ABD’nin İsrail’in hiç bitmeyen saldırganlık ve katliamlarına koruma sağlama politikası, en başından itibaren kural halinde bir istisna idi.
İşçi emekçi sınıfların güçlü sendikaları vardı. Emekçilerin hak mücadeleleri ile milli gelirden aldıkları payı büyütmeleri; toplu iş sözleşmesi yapılan iş yerlerinde çalışan işçilerin orta sınıfa yaklaşan bir refah düzeyi yakalaması mümkündü. Emekçiler ve onların yanında saf tutan aydınlar demokratik hak ve özgürlükler alanının, insan haklarının, ifade özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğü için verilen mücadelelerin adım adım genişlemesini sağlıyordu. Güçlü Komünist ve ilerici partiler bu mücadelelerin öncüsü ve teminatı idi.
Bu dönem sona erdi ve dönem boyunca uzun ve zorlu mücadelelerle elde edilmiş kazanımlar hızla aşındırılmaya başlandı.
SSCB’nin çözülmesinin ardından NATO ve AB derhal genişleme atağına kalktı. Eski Sovyet Cumhuriyetleri birbiri ardına AB ve NATO şemsiyesi altına sokuldu. Atlantik dışı alanlarda pek çok devletle NATO arasında özel ilişki anlaşmaları yapıldı. “Barış dönemleri, bir sonraki savaşa hazırlık dönemidir” anlayışıyla, gelecekteki düşman adayları kuşatılmaya başlandı. Avrupa’nın (İngiltere, Almanya, Fransa) kıtadaki düşmanı tarih boyunca rejimi ne olursa olsun, Rusya’dır. Rusya Devlet Başkanı Putin, 2007’deki Münih Güvenlik Zirvesi’nde, bu genişleme/çevreleme atağına değinerek; “Gürcistan ve Ukrayna kırmızı çizgimizdir” dedi ve 2008’de Gürcistan’ın NATO’ya alınma teşebbüsünü, bir askeri operasyonla önledi. Böylece sıra Ukrayna’ya gelirse, Rusya’nın nasıl bir tepki vereceğini ortaya koydu. ABD ve Avrupa, bu bilgiyle Ukrayna için hazırlığa başladı.
ABD ek olarak, NATO üzerinden Pasifikte kurduğu ittifaklarla Çin Halk Cumhuriyetini çevrelemeye girişti.
Demokratik hak ve özgürlükler, uluslararası ilişkilerde, ittifak kurulurken, işbirliği yapılırken, görüntüde bile olsa aranan kriterler arasından çıktı.
Hristiyan Ve Sömürgeci Medeniyeti Yeniden Kuralım
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Münih Güvenlik Zirvesinin geçtiğimiz Şubat ayında yapılan son toplantısında “temelini Hristiyanlığın oluşturduğu, gücünü sömürgeci geçmişten alan Batı medeniyetini” övdükten sonra, Soğuk Savaş dönemi boyunca, “SSCB’nin bağımsızlıkçı fikirlerle” eski sömürgeleri baştan çıkardığını, anti-kolonyalist ayaklanmaları destekleyerek dünya haritasının her yerine orak çekiç amblemi yerleştirdiğini anlattı, bu ülkelerin kaynaklarının “elden çıkması” yetmiyormuş gibi bir de “tedarik zincirleriyle” uğraşmak zorunda kaldık diye hayıflandı ve birlikte yeniden eski sömürgelere ve oralardaki kaynaklara el koyma çağrısı yaptı.
Bu esnada henüz İran’a saldırı başlamamıştı ve yaklaşan savaşın zaferle sonuçlanacağından emin Rubio’da özgüven tavan halindeydi! “Avrupa demokrasilerinin” liderleri, İspanya ve Başbakan Sanches hariç, “eski sömürgeleri yeniden ele geçirme” çağrısı yapan Rubio’yu ayakta alkışladı.
“Medeni dünya”nın yöneticileri, yüzlerini yeniden, sömürgeciliğe, ırkçılığa, savaşa, kan dökücülüğe döndürmeye heves etmişti.
Gerçekten de Marco Rubio haklı, 1960’larda ve 1970’lerde solda, devrimci saflarda yer alan herkes, Afrika’da, Uzak Doğu’da, Latin Amerika’da yaşanan ulusal kurtuluş mücadelelerini, devrimleri, o ülkelerin dünya haritasındaki yerini, mücadelenin önder isimlerini, işbirlikçi hain siyasetçi ve generallerin adını bilirdi. Buna karşılık ABD’nin CİA ve işbirlikçi generaller eliyle gerçekleştirdiği askeri faşist darbeleri, işgalleri, Amerikancı asker ve sivil onursuz siyasetçileri; bu darbelerin kurbanlarından bazı isimleri de bilirdik. Biz Şili ve Arjantin darbelerini; onlar Türkiye’deki 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini bilir, haberleri, ilgili kitapları, makaleleri okur, izlerdik. Türkiye’li devrimciler yürekleri Vietkong gerillasıyla, “Ho Amca” ile atsa da, Vietnam savaşına katılıp savaşamadılar. Ama Filistinli devrimci örgütlerin saflarında siyonizme karşı mevzilendiler, kanlarını döktüler. Türk ve Kürt devrimciler birlikte sömürgeciliğe karşı savaşmak üzere örgüt kurdular.
İki yıldır, elbette öncesi de var, “Reel sosyalizmin etkisi altında sömürgecilere karşı, ulusal kurtuluş için silahlı mücadeleye giriştik ” denilerek bir çeşit “özeleştiri” verilen tarih, düşmanın sözcüsü Rubio’nun yazıklanarak anlattığı tarihtir. Eksiğiyle fazlasıyla insanlığın kazandığı bir dönemdir.
Bir dönem bitti. Şimdi sömürgecilik kanlı iç savaşlarla, soykırımlarla, CİA ve MI6 imalatı siyasal islamla, selefi cihatçı örgütler eliyle, devletler arası entrikalarla, kaynaklar üzerindeki kontrolün el değiştirmesi şeklinde yürütülüyor. Artık emperyalizme ve kolonyalizme karşı, ulusal bağımsızlık mücadeleleri örneklerine rastlamıyoruz.
Radikal sağ birkaç istisna dışında, dünyanın her yerinde yükseldi. Askeri bütçeler büyüdü. Büyümeye devam ediyor. Avrupa’da hükümetler asker sayısını arttıran veya askerliği zorunlu hale getiren yasalar çıkarıyor. Savaş istemek, komşularının toprakları üzerine genişleme planları yapmak ve fırsat bulununca harekete geçmek, gücünüz yetiyorsa mümkün ve sıradan hale geldi. ABD emperyalizmi ve müttefikleri içinse, uluslararası ilişkiler tamamen “gücün yetiyorsa hakkındır” temeline oturdu.
Ama bu gözü dönmüşlük noktasına ne Trump’ın başkan seçilmesiyle, ne Evangelizm’in Beyaz Saray’da etkili olmasıyla gelindi.
Petrol ve enerji kaynaklarını , tedarik zincirlerini ve petrol/doğal gaz ticaretinin hangi para cinsinden yapılacağını kontrol etmenin zorlaşmaya başladığı, hegemonya mücadelelerinde yükselen rakiplerin önünü kesmenin giderek kritik önem kazandığı bir döneme girerken, Amerikan Dışişleri Bakanlarının, Madeleine Albright, Colin Powell ve Condolezza Rice gibilerinin, savunma bakanlarının, generallerin adları Ortadoğu halklarının hafızasına kazınmaya başladı.
Ortadoğu’da Kesintisiz Kan Dökücülük
Çünkü, hegemonya mücadelelerinden söz ediyorsak, öncelikle Ortadoğu’dan söz ediyoruz. Emperyalizmin doları güçlenecekse Ortadoğu’dan; batacaksa gene Ortadoğu’dan.
Öyleyse topraklarımız kesintisiz insan kanıyla, acıyla yoğrulacak!
İran-Irak arasında 1980’de başlayan, 8 yıl savaşının hemen arkasından, Irak’ın 1990’da Kuveyt’i işgali üzerine ABD-İngiltere koalisyonunun Birinci Körfez harekatı gerçekleşti.
Hamas’ın 7 Ekim 2023 “Aksa Tufanı” saldırısı gibi, dünyayı şoke eden ve sonrasında her türlü emperyalist/Siyonist vahşetin bahanesi haline getirilen, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısı üzerine, ABD önce Afganistan’a savaş açtı ve 2003’te, geniş bir koalisyon halinde Irak’ın tamamen işgaliyle sonuçlanan İkinci Körfez Savaşı gerçekleştirildi.
Irak’ın kaynakları kontrol altına alındıktan sonra sıra Libya’ya geldi. ABD’nin Neocon hükümetinin Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında “Ortadoğu’da, Fas’tan Pakistan’a 22 ülkenin sınırları değişecek” sözüyle hatırlanır. Libya’yı ziyaret eden ilk ABD Dışişleri Bakanıdır ve Kaddafi ona 212 bin dolar değerinde elmas yüzük vb hediye eder, söylenenlere ve yazılanlara bakılırsa, “sevgili siyah Afrikalı kadınım” diye iltifatlar eder, hayranlığını gizlemez.
Aynı günlerde Erdoğan da, “Biz geniş Ortadoğu Projesinin eşbaşkanlarından biriyiz, orada sorumluluklar üstlendik ve mesafeler aldık” diyerek hem Türkiye’de, hem Katar’ın El Cezire televizyonuna övünerek mülakatlar vermektedir. “NATO’nun Libya’da ne işi var?” dedikten iki gün sonra donanmayı emperyalist haydutlara erketelik yapmaya göndermek BOP Eşbaşkanlığının icabıdır.
Görüldüğü üzere emperyalistler her şeyi kendileri yapmıyor; hedef ülkelerde işlerini kolaylaştırmak için her şeyi yapmaya teşne birilerini güçlük çekmeden buluyorlar.
Ortak, İşbirlikçiler, Sığınmacılar, Aletler
Emperyalizmin bölgedeki işlerini görenleri dört grupta tasnif edelim.
Birincisi elbette emperyalizmin bölgedeki askeri ve istihbari üssü İsrail’dir.
İkinciler bir gruptur: Emperyalizmden icazet almak, “emperyalistlerin sevgisini” kazanmak isteyen bunun için Emperyalizmin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail’in ve dolayısıyla İsrail’i de içine alan ağırlıkla ABD’de ve Avrupa’da büyük güç ve etkinliğe sahip “Siyonist network”ün dostluğunu, güvenini ve iktidara gelmek/iktidarını korumak için desteğini kazanmak isteyen asker/sivil işbirlikçi elitlerdir.
Üçüncüler de bir grup oluşturuyor: ABD’den büyük askeri siparişler vererek, petrol ticaretini ABD dolarıyla yaparak, petrol gelirlerini Amerikan bankacılık sistemi içinde ve dolar cinsinden tutarak, Amerikan devlet tahvillerine yüz milyarlarca dolar yatırım yaparak, iç (halk) ve dış düşmanlarına karşı “koruma satın aldığına” inanan Körfez’in Arap kralları ve Emirleridir. Birleşik Arap Emirlikleri ayrıca İsrail’in doğrudan uzantısıdır.
Ve son grup ABD, İngiltere ve İsrail’in ürünü veya kontrolünde olan siyasi islamcılar, selefi cihatçı çete koalisyonlarıdır.
Ancak “22 ülkede sınır değiştirme” planı yürümedi. İsrail Hizbullah karşısında, Suudi Arabistan Yemen’de sonuç alamadı.
Tıkanma, Kabus ve Çözüm
2011’den itibaren hep beraber yüklendikleri Suriye iç savaşında da, zafere çok yaklaştıkları bir anda, 2015 Eylül’ünde, Rusya’nın ve İran’ın Suriye hükümetiyle yaptığı askeri ittifak anlaşması işlerini bozdu. DEAŞ, kara gücünü SDG’nin oluşturduğu “İŞİD Karşıtı Koalisyon” tarafından yenilgiye uğratıldı. İŞİD artıkları, HTŞ ve Suriye Milli Ordusu diye adlandırılan Türkiye’nin eğittiği, donattığı, komuta ettiği selefi çeteler her yerde yenildi ve imhanın eşiğine geldi. Sonunda Türkiye’nin himayesinde İdlib cebine ve Türkiye’nin askeri ve idari olarak kontrol etiği kuzeydeki Suriye topraklarına çekildiler. İmha edilmediler ama Fırat’ın batısında Rusya, İran ve Suriye güçleri; Fırat’ın Doğusunda SDG ve ABD başta olmak üzere koalisyon güçleri, çatışmaları asgariye indirdi, nisbi bir sükûnet sağlandı.
Rusya Suriye’de askeri hava üssü, liman ve üslenme bölgeleri edindi. Esad iktidarının Rusya desteğiyle kalıcılaşması; İran’ın Suriye ve Lübnan’daki müttefikleriyle güvenli bir destek ilişkisini yürütebilmesi; ABD ve İsrail’in bölgede yürüttüğü hegemonya inşa planını tıkadı.
Çin Halk Cumhuriyeti ise petrol ve doğal gaz ihtiyacının önemli bir bölümünü karşıladığı İran ile Suudi Arabistan arasındaki sorunların çözümünde ara buluculuk ediyordu. Bu durum Ortadoğu’da mutlak bir hegemonyayı uzun süre önce projelendirmiş olanlar için bir kabustu.
ABD yöneticilerinin uzun süredir istikrarlı bir büyüme gerçekleştiren ve artık ekonomik büyüklükte ABD’nin önüne geçen Çin Halk Cumhuriyeti’yle, herhangi bir siyasi sebep göstermeden; sadece, ÇHC’nin ekonomik büyümesi nedeniyle savaşmaktan söz ediyordu. Bu amaçla Pasifik’te askeri ittifaklar kuruyor ve yığınaklanıyorken, Çin’in enerji ihtiyacını ABD’nin dibindeki “Bolivarcı” Venezuela’dan ve İran’dan tedarik etmesi ve Ortadoğu’da ilişkilerini güçlendirmesi karşısında, uzun süredir hazırlandıkları stratejik bir adımı attılar.
2014’te yaşanan Kırım krizinden itibaren İngiltere ve ABD Özel Kuvvetleri Ukrayna ordusuna seçkin birlikler eğitmeye başlamış, silah, mühimmat ve ekipman desteği hız kazanmıştı. Nihayet günü geldi ve Ukrayna’ya, daha önce Romanya ve Polonya’ya yerleştirilmiş NATO’ya ait Aegis Ashore füze sistemlerinin yerleştirilmesi gündeme geldi. Ocak 2022’de NATO-Rusya konseyi toplandı ve Rusya NATO’nun Doğu Avrupa’daki kuşatıcı faaliyetlerine son vermesini ve Ukrayna’nın NATO’ya alınması girişiminden vazgeçilmesini istedi. Bu talepler reddedildi.
Rusya’nın bu çabası “Moskova’nın bu maksimalist taleplerinin, reddedileceği bilinen bir ‘önkoşul’ yaratarak olası bir askeri müdahaleye zemin hazırlama stratejisi” olduğu şeklinde değerlendirildi.
Rusya 21 Şubat 2022’de Dinyeper Nehrinin doğusunda bağımsızlık ilan eden Donetsk ve Luhansk’ı tanıdı. 24 Şubat’ta, karşısında sadece Zelenski’nin siyasi liderliğinde Ukrayna güçlerinin olduğunu var sayarak askeri operasyona girişti. Kısa sürede sadece Ukrayna ile değil, ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa ile savaşmakta olduğunu farketti. Savaşın ağır maliyetleri ile karşılaştıkça, konunun sadece Ukrayna olmadığını; hatta ABD için sorunun Ukrayna olmadığını anladı ve Suriye’deki güçlerini çekmeye başladı. Suriye’deki güçlere Ukrayna’da ihtiyacı olduğu için değil; Suriye’de ısrar ederse Ukrayna’da daha ağır maliyetlerle karşılaşacağını gördüğü için. Nitekim Rusya Suriye’den çekilince ABD de Zelenski’nin arkasındaki desteğini çekti. Ukrayna cephesi, tarihi düşman olarak Rusya’yı gören İngiltere, Fransa ve Almanya’nın desteğine kaldı.
Böylece 27 Kasım 2024’te İdlib’den çıkan HTŞ 3 günde Halep’e, 8 Aralık’ta Şam’a girdi.
İsrail hızla Suriye’nin bütün askeri varlığını, Suriye’deki Haşdi Şabi üslerini, Hizbullah mevzilerini vurdu, Golan’a ek olarak Heron Dağını ilhak etti ve Şam’ın 15 km güneyine kadar ilerledi. Suriye hava sahası bütünüyle İsrail kontrolüne girdi.
Hizbullah’a çok ağır darbe vurmuş; Suriye’de Esad yönetimine son vermiş, Rusya’yı Suriye’den çıkarmış, Suriye’deki Haşdi Şabi birliklerini imha etmiş veya Suriye’den ayrılmaya mecbur bırakmış, HTŞ’ye Başkanlık Sarayı dahil, hükümet binalarını vurarak haddini bildirmiş; Yemen’e havadan ve denizden ağır bombardımanla büyük zayiat verdirmiş , Irak’ta Şii Maliki’nin yeniden Başbakan olmasına izin vermemiş ve Irak’ta 250 bin kişilik Haşdi Şabi ordusunu tehdit eden emperyalist/Siyonist koalisyonun önündeki nihai hedef belliydi. Bölgedeki müttefiklerinin kolu kanadı kırılmış, Nisan ve Ekim 2024’te İsrail tarafından ve Haziran 2025’te ABD-İsrail ortaklığıyla 12 Gün savaşında vurulmuş ve test edilmiş İran’a rejim değiştirecek bir saldırı düzenleyecekleri ve böylece bölgedeki en kritik süreci tamamlamak isteyecekleri açıktı.
Devam edecek












