Devrimciliğe davet eden şartlar,
Devrimciliği zayıflayan ülke
Türkiye’nin hakim sınıfları, AKP-MHP iktidarı eliyle, mensubu olduğu batı ittifakı nezaretinde, sürekli içeride daha otoriter, daha faşizan, batı ittifakıyla ilişkilerinde daha teslimiyetçi bir rejimi inşa ediyor.
Otoriterleşmenin, ulaştığı boyutların en yeni sonuçlarına her gün tanıklık ediyoruz. Ülke gündemiyle ilgili gerçek bir karar alma gücü sıfırlanmış, tamamen göstermelik bir parlamento, sadece sadık emir kullarından ibaret “bakanlar” topluluğu, iktidar yanlılarıyla “öteki yurttaşlar”; zenginlerle yoksullar, erkeklerle kadınlar, Sünni İslamcılarla Aleviler ve diğer azınlık inanç grupları arasındaki ihtilaflarda; daima iktidarın, zenginlerin, erkeklerin, Sünni İslamcıların lehine karar veren, Kürtlere, devrimcilere, halka karşı işlenmiş suçları asla adil bir karara bağlamayan, muhalefeti Saray’dan gelen talimatlarla şekillendiren bir yargı; muhalefete yakınmış gibi görünenler dahil, bütünüyle Saray’ın kontrolünde bir medya; yasalarla değil rejimin kesin tercihleriyle hak arama mücadelelerini ezmek üzere ölçüsüz şiddete başvuran güvenlik güçleri ve iktidarın savaş politikalarıyla çizdiği sınırlar içinde siyaset yapmaya razı edilmiş sistem içi siyasi muhalefet… Rejimin üzerinde durduğu kurumsal dayanaklar bunlardır. İktidarın faaliyetleri ne yargı, ne parlamento denetimine tabidir. Aksine iktidar keyfi idari kararlarla veya mutlak kontrolü altındaki yargı kararlarıyla muhalefetin kazandığı yerel yönetimlere istediği zaman kayyım atayabilmektedir. “Batı demokrasisi” standartlarından sadece seçme ve seçilme hakkına kadar daralmış Türkiye temsili demokrasisinin, hem Kürt coğrafyasının; hem de HDP/DEM Parti belediyelerinin dışına doğru hızla yaygınlaşan kayyım uygulamasıyla bu standardın da “sözde” hale gelmesine yol açmıştır. Mühürsüz oylar, sandık, sayım ve en tepede gerçekleşen oldu bittili hileler vb. bir yana; iktidar blokunun kazanamayacağı kesinleşirse, bir toplumsal rıza mekanizması olarak seçimlerin tümüyle ortadan kaldırılabileceği yaygın bir endişe halindedir.
Devlet kendisini kendi kanunlarıyla da, kendi anayasasıyla da bağlı saymamaktadır. Sendikaya üye olmak suç iktidar yanlısı değilseniz, silahsız saldırısız toplanma ve gösteri suç, muhalif bir partinin toplumsal konularda görüş bildirmesi tutuklanma ve uzun hapis cezalarına çarptırılma sebebidir.
20 Şubat 2023 Adıyaman Depremi sonrasında, deprem bahanesiyle mülkiyet hakları da, “rezerv alan” ve benzeri iktidar tasarruflarıyla adım adım aşındırılmakta; depreme hazırlık gerekçesiyle muhalefetin yönetimindeki büyük şehirlerin yerel yönetimlerine “olağanüstü hal ilanı” yoluyla el koyma önerileri iktidar medyasında tartışılmaktadır.
Uygulanan ekonomik sistem, en yoksullardan başlayarak, toplumun en geniş kesimlerinden, en zenginlere ve iktidar sahiplerine doğru bir servet transferinin gerçekleştirilmesine, ülke kaynaklarının yağma ve talanına dayanmakta, bir “ganimet ekonomisi” modeli uygulanmaktadır. Tarihin en ağır ekonomik krizi yaşanırken iktidar ve etrafındaki küçük bir azınlık hız kesmeden yağmaya, lüks ve şatafat gösterisine, ellerinin değdiği her kurumu kriminal usuller dahil her yoldan soymaya devam etmektedir.
Kırlar boşalmış, büyük şehirlere yığılan milyonlar işçileşmiş; acımasız sömürü dışında sınıfa vereceği bir şey olmayan vahşi kapitalizm, yoksul emekçi yığınlarını siyasal İslamcı ve şoven milliyetçi yalan bir propaganda ile afyonlamaktadır. Emekçi semtleri uzun yıllardır, devlet desteğinde tarikat yuvalarına dönüştürülmüştür. Toplumun ezici çoğunluğunun, bu rejimin devamı koşullarında gelecek umudu yoktur.
Devletin kuruluşunun üzerinden yüzyıl geçmişken, iktidar sahipleri “beka sorunu” üzerinden iç siyasete ve uluslararası ilişkilere yön vermekte; son kırk yılı filli savaş hali olmak kaydıyla yüz yıldır zora, asimilasyona, inkar ve imhaya dayanan politikalarıyla, çözmek bir yana uluslararası boyutlar kazanmasına yol açtıkları Kürt sorununun altında ezilmekte ve toplumsal bir çürümeye yol açmaktadırlar. Esasen kuruluş öncesinden başlayarak şiddetli anti komünizm, son kırk yılda “terörizm” etiketi altında Kürt düşmanlığı; Ermeni nefreti, Hristiyanlık ve Yahudilik karşıtlığı; Alevilerin asimilasyonunun 1920’lerin başından itibaren Cumhuriyetin temel yönelişlerinden biri olması, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı, kısacası her türlü farklılığa tahammülsüz bir “tekçilik”, rejimin karakteridir.
Düzensiz göç, göçmenlerin büyük bölümünün köle işçi statüsünde çalıştırılması; yoksulluğun ve açlık sınırı altında bir hayatın toplumsallaşması, uyuşturucu kullanımının ve fuhuşun görülmemiş ölçülerde yaygınlaşması; suç örgütlerinin toplumun bütün birimlerine ve devlet kurumlarına nüfuz etmesi; devlet ile suç örgütlerinin ilişkilerinde sınırın silinmesi; devletin böylece bütün suç örgütlerinin hamisi, ortağı ve yöneticisi kimliği geliştirmesi; selefi, cihatçı örgütlerle devletin geliştirdiği ortaklık ve hamilik ilişkisi ülkenin çıplak gerçeğidir.
Bu gerçeğin doğrudan sonucu, Türkiye Cumhuriyeti’nin pasaportu başta olmak üzere bütün uluslararası ilişkilerde itibarsızlaşmasıdır.
Bu karanlık tabloya rağmen, ezilip yok edilemeyen bir toplumsal muhalefet mevcuttur ve genişlemektedir. İktidarın toplumsal desteği ise daralmaktadır.
Böyle bir tablo içinde devrimci siyasetin hızla güç kazanması, toplumsal mücadele dinamiklerinin devrimcileşmesi, birleşik mücadele pratiklerinin güçlenmesi, yerel hak mücadelelerinin ve direnişlerin pıtrak gibi yaygınlaşması beklenir.
Ancak tersine toplumsal muhalefeti örgütleyen, toplumsal muhalefet dinamikleri içindeki örgütlü gücüyle diğer muhalefet unsurlarını etkileyen, böylece muhalefetin bütününü olmasa bile büyük unsurlarını sola çeken bir sosyalist dinamikten söz edemiyoruz. Ne yazık ki, sol sosyalist hareketler, temsili siyaset sandığına gönüllü mahkumiyetleriyle beraber uzun bir zayıflama, erime, toplumsal mücadele dinamiklerinden izole olma süreci yaşıyor.
Sosyalist solu bu duruma getiren süreçler; yanlış yönelişler, başarısızlıklar karşısında hesaplaşmaktan kaçışlar; yaşanan ağır siyasal, örgütsel, pragramatik sorunların çözüm imkanları ve çıkış yolları gibi başlıklar üzerine yeniden düşünmek; tartışma başlatmak veya tartışmaları canlandırmak üzere “Ne Yapmalı?” sorusunun yeniden gündemleştiği ortadadır. Bu yazıyı adı “Ne Yapmalı?” olan bir yayın için yazıyorum ve yazının konusu bir süredir yaptığımız “Ne Yapmalı?” adlı programın kendisi. Bu kıymetli sorunun ışığında gerçekleşen arayışlar elbette sadece bu dergi ve bu programdan ibaret değil.
Gerçeğimizi Anlayalım,
Çıkış ve Çözüm Yollarında Ortaklaşalım
“Ne Yapmalı?” programının hikayesi, “arayışın” hikayesidir. 2024 Eylül’ünde, Sonhaber.ch YouTube kanalında Veysel Tekin ve Erdoğan Aydın ile birlikte “NE YAPMALI?” sorusunu merkezine koyan bir program yapmaya başladık. Programın amacını yola çıkarken şöyle belirledik:
“Ülkemizde toplumsal muhalefet, sosyalizm ve Barış arayışı en ağır koşullara rağmen bitirilemedi.
Bütün eksiklerine rağmen, kendisini seçimlerde, Gezi’de, 8 Martlarda, Emek ve ekoloji mücadelelerinde ortaya koymaya devam ediyor.
Ancak ciddi sorunlarımız var! Sosyalist hareket bu muhalefetin sürükleyici unsuru olmaktan giderek uzaklaşıyor.
Dünya’da ve Türkiye’de ideolojik, kültürel, ahlaki hegemonyamızı kaybediyoruz.
Emek ve demokrasi mücadelesini etkin kılamıyoruz.
Yan yana gelmeyi başarsak bile, birlikte mücadele etmeyi ve birlikte büyümeyi başaramıyoruz.
Toplumsal muhalefetin ve sosyalist hareketin bu sorunlarını tartışmak üzere yeni bir mecra oluşturuyoruz. Ortak sorunlarımıza ve çözümlerine ilişkin sözü olan, sözü önemli olan tüm arkadaşlarımızın bu tartışmaya katkı vermelerini istiyoruz.
Açık, özgür, mücadeleye dönük bir tartışmayı hedefliyoruz. Dayanışmayı ve ortak geleceği büyütmeyi istiyoruz.”
Haftada bir yaptığımız programın ilk iki bölümünde, “konuk” almadık, programa dair kendi çerçevemizi paylaşmaya çalıştık. Çünkü konuklarla birlikteyken kendi yaklaşımlarımızı anlatmak istersek, konukların zamanını kullanmış ve onların kendilerini yeterince ifade etmelerinin önüne geçmiş oluruz diye düşünmüştük. Elbette düşünmek ayrı, pratikte uygulamak ayrı. Konukların zamanını işgal ettiğimiz, neredeyse konuğumuz kadar süre kullandığımız ve zaman zaman konuğumuzu kendi yaklaşımımızı ona empoze etmek için davet etmişiz görüntüsü verdiğimiz de oldu. Sonuçta böyle yapmanın doğru olmadığını hem kendimiz gördük, hem de izleyicilerimizden yoğun eleştiriler geldi.
Erdoğan Aydın arkadaşımız sadece soran ve sorularla yönlendiren konumunda katılmak istemediği için programdan ayrıldı. Programa onsuz devam ediyoruz.
Bugüne kadar Mahir Sayın, Zeki Kılıçarslan, Yusuf Köse, Mehmed Yılmazer, Ziya Ulusoy, Zafer Aydın, Başaran Aksu, Ferda Koç, Binali Sağlam, Abdullah Demirbaş, Kenan Kalyon, Mukaddes Erdoğdu Çelik, Volkan Yaraşır, Deniz Can Aydın, Önder İşleyen konuğumuz oldu. Bu isimlerin bazıları Türkiye devrimci hareketinin önemli geleneklerinin önde gelen kadroları. TÜSTAV’da birlikte çalıştığımız, işçi hareketimizin tarihine dair yol açıcı çalışmalarıyla bilinen Zafer Aydın, sahada basmadık yer bırakmayan işçi önderi Başaran Aksu, Avrupa Alevi Federasyonu Eşbaşkanı Binali Sağlam ve Diyarbakır Sur ilçesi eski Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, sosyalist hareketin bütününe dair konuların yanı sıra içinde faaliyet gösterdikleri toplumsal mücadele dinamiğine dair de bilgi ve görüşlerini anlattılar.
Programın en temel eksiği kadın ve genç konukların azlığıdır. Soldep’den Deniz Can Aydın ile yaptığımız programın en çok izlenen program olmasında sanırım gençliğinin de payı var. Programımız devam ettiğine göre bu temelli eksiklikleri gideririz diye umuyorum.
“Ne Yapmalı?” Der Gibi Yapmak..
Yakın zamanda, oldukça “gürültülü” bir arayışa tanıklık ettik. Sosyalist hareketin HDP çatısı altında olanları, Yeşil Sol Parti olarak girilen 2023 Mayıs’ındaki genel seçimlerden başarısız bir sonuçla çıkılınca “özeleştiri” yapmaya ve “Ne Yapmalı?” sorusunu sormaya niyetlendi, ama 31 Mart 2024 seçimlerinden CHP ve DEM Parti görece başarılı çıkınca “özeleştiri dalgası” sönümlendi ve durumun vahametini sorgulama gündemden düştü. Esasen özeleştiri konusu yapılmak istenen sorunun, bir seçim başarısızlığını merkeze alarak stratejik ittifak, Türkiyelileşmek gibi kritik fay hatlarına doğru genişlediğini görmek gerekir. Kürt siyaseti içinde bu başlıklar etrafında tartışmalar yoğunlaşırken, toplumsal mücadele dinamikleri içinde karşılıkları neredeyse sıfırlanmış, aynı partinin bileşenleri oldukları halde sahada birleşik mücadeleye dair örnekler yaratamamış; ne zaman sahada mücadeleye ve birleşik mücadeleye ihtiyaç olsa kongre toplayan ve program tartışması yürüten; HDP/DEM içinde bileşen olmayı “kota/kontenjan” sorununa indirgemiş; siyaset yapmayı, Kürt siyasetiyle dayanışmadan ibaret hale getirmiş bileşen partilerin bu başlıklara dair tartıştıklarını duymadık.
Özeleştiri dalgasının güçlü olduğu günlerde, Kürt siyasetinde, “hiçbir toplumsal karşılığı olmayan Türkiye solunu neden sırtımızda taşıyoruz ve TBMM’de temsilcileri olsun diye Kürt halkının oylarını heba ediyoruz” sesleri yükselmişti. Bu ilişkinin devam etmesinde Kürt siyasetinin sosyalist kanadı ısrar ediyor diye, o kanada karşı da itirazlar geliyordu. Gerçekten 31 Mart yerel seçimlerimden sonra o itirazlar da kesildi. Aslında ne gerçekten özeleştiri yapıldı, ne herhangi bir tartışma sonuca ulaşılıncaya kadar derinleştirildi, ne yapıldığı kadarıyla işçi sınıfı başta olmak üzere toplumsal mücadele dinamikleriyle bağ kurmaktan nasıl bu kadar radikal biçimde koptuk, örgütlerimiz nasıl bu kadar daraldı ve kurudu; nasıl toplumsal karşılığımız bu ölçüde zayıfladı gibi sorular üzerine yazılar okuduk.
Önümüzdeki Büyük Başlıklar
Elbette sosyalist hareketimiz HDP/DEM Parti bileşenlerinden ibaret değil. DEM Parti bileşenleriyle aynı çatı altında yer almayan devrimci gelenekleri birbirinden ayıranın ise Kürt Özgürlük hareketiyle ittifak ve dayanışmadan yana olmak veya olmamak konusu olmadığını düşünmek için pek çok neden var. En azından yaşanan pratik ittifak süreci; HDP’nin kurulmasıyla birlikte, HDK’yi neredeyse hep birlikte terk ederek, toplumsal mücadele dinamiklerinin sahada ittifakını sağlamak yerine HDP’de temsili siyasete sıkışmaya razı olununca bir seçim ittifakına, kota ve kontenjan ilişkisine dönüştü. Bileşenler arasında eşitlik bozuldu. Beklentili bir solculuk oluştu. Haliyle ittifakı bu darlıkta kavramamak her devrimci yapının hakkıdır.
Kürt Özgürlük hareketiyle dayanışma devrimciliğin kriterlerindendir. Ama dayanışmanın seçimlere birlikte girilen bir partide bileşen olmayı zorunlu kıldığı söylenemez. İttifaklar ve Kürt Özgürlük hareketiyle ittifak etmenin içeriği ve örgütsel biçimleri bugün yeniden ve yeniden ele alınması gereken başlıklardır.
“Ne Yapmalı?” programında, başta da işaret ettiğim gibi, mevcut durumdan mutlu olmayan, rahatsızlık duyan ve buradan çıkış için yol ve çözüm arayan bir yaklaşımla konuklarımızın bilgi, tecrübe ve birikimlerini konuşmaya ve hep birlikte çözüm aramaya çalışıyoruz. Bunu. “Açık, özgür, mücadeleye dönük “ bir tarzda yapmayı hedefliyoruz .
Bu yaklaşım 12 Eylül yenilgisiyle, 1989’da, 1990’larda işçi hareketindeki yükselişlerden neden sınıf mücadelesi için kalıcı kazanımlar çıkaramadığımızla, muhteşem Gezi ayaklanmasını eline yüzüne bulaştıran liderliklerin solu ve ayağa kalkmış milyonları sandığa “tıkmasıyla” vb vb neden hesaplaşmadığımızı; neden hesaplaşma yerine hızla başka yollara saptığımızı; neden sınıfın hayatının doğrudan bir parçası demek olan sosyalist örgütlenme ve mücadeleyi, işçi direnişlerinin protokol ziyaretçisi konumuna düşürdüğümüzü; yüz yüze ilişkiyi ve dayanışmayı terk edip, yığın çalışmasını sosyal medya paylaşımları ve “seçmen kitleleri” arasında “halkla ilişkiler” çalışmasına dönüştürdüğümüzü; geçmişte çok önem verdiğimiz ve çok önemli sonuçlarını gördüğümüz strateji, taktik ve siyaset tartışmalarının, bugün neden kimsenin ilgi alanında bulunmadığını; ekoloji, kadın özgürlük mücadeleleri ve adalet arayışları başta olmak üzere yerellerde ortaya çıkan hak mücadeleleri arasında bağ kurma ihtiyacının neden görmezden gelindiğini vb vb bir dizi başlığı içeriyordu. Tabii küresel kapitalizmin bugünkü durumu, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler, yapay zeka; bunların üretim sürecindeki sonuçları, yeni birikim modelleri, çok kutuplu Dünya gibi başlıklar üzerine de konuştuk.
Elbette konuklarımız yaklaşık 1-1.5 saat içinde, izleyecek olanların odaklanma sınırları içinde kalarak görüşlerini aktarmaya çalıştılar. Dolayısıyla her şeyi konuşmak mümkün değildi. Gene de farklı geleneklerden, o geleneğin birikimini temsil eden isimlerin konuşması; kendilerini daha önce hiç tanımamış veya pek az tanıyanların izlemesi önemliydi. Geleneklerin birbiri hakkındaki önyargılarının özellikle bu program üzerinden zayıflamasına katkı yaptığımıza inanıyorum.
Bu arada konuşmalarda “ABD emperyalizmi, Siyonist İsrail” vb. ifadeler geçtiğinde YouTube firmasının yapay zeka ile yaptığı kontroller sonucu, uyarı aldığımızı, programların görünmez hale getirildiğini, izlenme sayısının çok düşük bir yerde sabitlendiğini söylemeliyim. Gene de izlenme sayıları şimdiden 5 binin üzerine çıkmaya başladı. Abone sayımız arttıkça, canlı yayında izleyenlerden daha çok kişi yorum yaptıkça, soru sordukça “cezalandırma” uygulamalarının zayıflayacağını ve daha çok kişiye daha kolay ulaşacağımızı umuyoruz.
Canlı yayına katılanların program boyunca sordukları yazılı soruları moderatör, program sonunda konuşmacıya hatırlatarak cevaplandırmasını sağlıyor.
“Ne Yapmalı?” programı devam ediyor. Programı sonradan fark edenler önceki programlara Sonhaber’den ulaşabilir.
Son olarak, programın bizi de, konukları da, programı takip edenleri de canlandırdığını gördüğümü söylemeliyim. Dahası bu kadar farklı gelenekten önemli isimlerin bilgece, büyük bir olgunlukla, ortak konular, ortak tahayyüller üzerine konuşuyor olmasının, toprağı birlikte havalandırmasının değerini hissediyorum.
Ne Yapmalı sorusunun Lenin’den bu yana her zaman doğru ve kritik bir soru olduğunu, zihinleri ve kalpleri birbirine açtığını, yapmaya çalıştığımız çalışmadan da tecrübe ediyorum. Bu tecrübeyi çok daha geniş bir çevrenin paylaşacağını ve sahipleneceğini umuyorum.
“Ne Yapmalı?” programının yayınlanmış bölümlerine buradan ulaşabilirsiniz.












