Başlangıçta bir sırdı. Kökleri Batı Asya’nın bereketli topraklarına, Bahreyn’in sıcak rüzgârlarına, Filistin’in zeytin kokulu bahçelerine, Kazakistan’ın engin bozkırlarına uzanan bir sır… Adına “elma” dediler. Binlerce yıl önce, insanın toprakla ilk buluştuğu anlarda bile vardı. Çiçekleri nisan yağmurlarında açan, güneşin altında olgunlaşan, ağustos sonundan kasımın sonuna kadar dallarından toplanan bir sabır timsali. Kimi ekşi, kimi tatlı, kimi kırmızı, kimi sarı, kimi yeşil… 20 bin çeşidiyle dünyaya yayıldı. Her iklime uyum sağladı, her kültürde yeniden doğdu.
Cennetin kapılarından sızan bir hikâyeye göre, bir elma dallarından koparıldığı gün, insanlık “merak”la tanıştı. Havva Ana, Adem’e uzattığında, belki de yasak olanın cazibesini değil, bilgeliğin tadını vaat etmişti. Belki de o yüzden elma, tüm kutsal metinlerde, masallarda, şiirlerde hep “dönüşüm”ün simgesi oldu. İyilikle kötülüğün, cesaretle korkunun, aşkla ihanetin arasında salınan bir meyve… Antik Yunan’da Paris’in üç tanrıçaya uzattığı altın elma, Troyalı Helena’nın kaçırılışının kıvılcımı oldu. İskandinav mitlerinde İdunn’un gençlik iksiriyle dolu altın elmaları, tanrıları ölümsüz kıldı. Kürdistan’da ise her Hasankeyf taşının gölgesinde, bir aşk türküsüne karışan elma çekirdekleri saklıydı.
Mezopotamya bölgesinde Kürt Alevi (Kızılbaş) topluluklarına ait ritüeller ve düğün gelenekleri, bölgesel farklılıklar gösterse de genellikle doğa, bereket, güven, aşk ve birliktelik temalı sembollerle doludur. Elmanın gelinin başına atılması ritüelinde ise hem sınav hem de sadakatin timsalidir. “Elma düşerse sevda yeşerir” derlerdi yaşlılar. Çünkü toprağa değen her meyve, tazeliğini yitirse bile içindeki çekirdeklerle yeni başlangıçlara gebeydi.
Güneş, taş evlerin üzerine altın bir örtü sererken, köy meydanında at kişnemeleri ve davulun ritmi yankılanıyordu. Gule, atın üzerinde kırmızı tülbentle oturmuş, göz ucuyla damın tepesindeki Ali’yi izliyordu. Elleri titriyor, yüreği davul sesine eşlik ediyordu. Gule’nin annesi Zeynep Teyze, kızının saçını örerken fısıldamıştı kulağına: “O elma senin yazgın. Düşüşüne bak, damadının niyetini anlarsın.” Sadıç, damın kenarından elmayı havaya kaldırdı: “Bak sadıç” diye seslendi Ali’ye. “Bu elma, güvenin sınavıdır. Yüreğinin dürüstlüğüyle at! Dilerse rüzgâr onu tutar, dilerse toprak kabul eder.”
Elma bir çember çizip havada süzüldü, Gule’nin tül kaplı başına hafifçe değdi. Kalabalık “Ooooh!” diye coştu. Gule gülümsedi, çünkü Ali’nin attığı elma ne hızla yere çarpmış ne de savrulmuştu. Sanki Gule’nin saçlarının arasına saklanmak isteyen bir kuş gibi yumuşaklıkla dokunmuştu ona. Ali, Sadıcın bakışlarıyla sıkılan yumruğunu açtı, kendi elmasını tuttu. “Senin olsun,” diye fısıldadı adeta, elini gerip attığında… Ama bu kez elma, tüllerin dalgasında süzülürken, birden sert bir rüzgâr kaptı onu. Dalların üzerinde asılı kalan kırmızı bir yaprak gibi sallandı, sonra usulca Ferzan’nin avuçlarına düştü.
Elma, tülün dalgasında kaybolup yere düşerken, köyün çocuklarından Ferzan koşup kaptı onu. “Vermem!” diye cebine sakladı, Mehmet’e göz kırptı. Sadıç gülerek, “Hadi sadıcım, fidye ödeyeceksin,” dedi. Ali, cebinden annesinin yadigârı gümüş kolyeyi uzattı. Ferzan, elmayı bırakıp kolyeyi avucunda parlattı: “Sırrınız ebedi olsun! Tıpkı bu gümüş gibi kararlı, bu elma gibi bereketli…”
Sonra hepsi, Gule’nin annesi Zeynep Teyze’nin hazırladığı ballı kömbenin etrafında toplandı. Sadıç, elmayı dörde bölüp dağıttı: “Bir lokmada dört can, bir yürek oldunuz. Sırdaşlık böyle doğar.” Gule ile Ali, elmaları aynı anda ısırdı. Tatlı şerbet, damaklarında erirken, Sadıcın sözleri rüzgâra karıştı: “Güven, düşen elmayı alan elde değil… Onu paylaşan yürektedir. Yarısı senin, yarısı sırrın olsun.”
Annem sandığa saklardı elmaları. Küçük, ahşap bir sandık… Kokusu bütün eve yayılırdı. Sanki her elma, dalından koparılmış bir anıydı. “Toprak ananın göz bebekleri” derdi annem, her biri avucunda ışıldayan kırmızı yakutlar gibi dizilirdi sandıkta. Hasta ziyaretlerinde annemin çantasına dizilir, iyileşmemiş yüreklere şifa olmaya giderdi. Bir keresinde komşumuz Bese Teyze’nin ateşi düşmemişti üç gündür. Annem, elmayı dilimleyip nane yapraklarıyla sarmış, alnına koymuştu. Sabaha karşı ateş düşmüş, Bese Teyze, “Bu elma cennetten mi geldi?” diye gülümsemişti. “Elma yiyen doktor görmez” derdi büyükannem. Belki de haklıydı. Çünkü elma, sadece bedene değil, ruha da iyi gelirdi. Öfkeyi tatlılıkla, hüznü umutla yıkardı. Sevgiyle sunulduğunda inandırıcı, paylaşıldığında birleştiriciydi. Her kültürde farklı bir yeri vardı: Kiminde aşkın simgesi, kiminde bilgeliğin, kiminde ölümsüzlüğün… Hatta Kafkaslar’da düğünlerde gelinle damadın elleri bir elma üzerinde birleştirilir, “Bu meyve kadar tatlı, çekirdeği kadar sağlam olun” diye dualar edilirdi.
Evlerin mutfaklarında hep vardı. Turta olurdu, reçel olurdu, suyu sıkılır, şaraba dönüşürdü. Kış gecelerinde odun sobasının üzerinde pişen elma dilimleri, tarçın kokusuyla uykuya davet ederdi. Kimi evlerde sirke yapılır, kiminde sirke kokulu saçlara masaj çekilirdi. Yemeklerin yanında rendelenir, közde pişirilir, fırınlarda kızaran hamurun içine saklanırdı. Her ailenin bir “elma tarifi” vardı: Dedem, elmaları bal ile kavurup ceviz serper, “Ömrünüz tatlı olsun” diye ikram ederdi. Babaannem ise elma kabuklarını kaynatır, çayını içer, “Her şeyin bir hikmeti var” derdi. Kazakistan steplerinden gelen bir tarifle yapılan “alma şarabı” ise düğünlerde içilir, yeni evlilere “Hayatınız ilk ısırık gibi ferah olsun” diye sunulurdu.
Belki de insanlık onu bu yüzden sevdi: Hem sadeydi hem derin. Dalından düşünce yere değil, bir hikâyeye düşüyordu. Kıtaları aştı, medeniyetleri besledi. Hitit tabletlerinde şifa niyetiyle anıldı, İpek Yolu’nda tüccarların heybelerinde gizemini taşıdı. Dersim’de bir ekşi elma sadık bir dostluğa vesile idi. Endülüs’te şiirlere konu oldu, Budist tapınaklarında sunaklara dizildi.
Ve hâlâ, her sonbaharda, bir çocuk elma yerken damağına düşen tat, binlerce yıllık bir yolculuğun izini taşıyor… Belki de her ısırık, bir annenin sandığından sızan kokuya, bir sevdalının attığı elmaya, ateşler içindeki bir komşuya uzanan bir köprüydü. Çünkü elma, insanın en kadim dostuydu: Düştüğü yerde değil, yüreklere dokunduğu yerde anlam buldu.
Elma kokusunun, gaz kokusuna dönüşmediği günlere…













Kutluyorum çok güzel bir yazı olmuş. Emeklerinize sağlık. Sibel.
Kutluyorum çok güzel bir yazı olmuş. Emeklerinize sağlık. Ali Şahin.👏👏✌👌