Büyük bir umutla başlayan 44. İstanbul Film Festivali, gerçekten çok önemli, en az bir o kadar da güçlü filmlerle başladı. İlerleyen günlerde salonlarda farklı, ilginç filmler de gösterilecek. İlginç filmlerin sezonda gösterime gireceği, buna da bağlı olarak çok da zorlanılmaması gerektiğini belirtmek yanlış olmaz sanırım. Bir de sadece salonlarda değil, çeşitli platformlarda da izlenebilecek büyük çoğunluğu.
İlk gün izlenimi…
Genel anlamıyla, eskisi kadar olmasa da bir hareketlilik vardı, sinema salonlarının önünde. Değişimin gereği, her şey gibi insanlar da değiştiğinden (belki de festival eski duyarlılığından yoksun olduğundan), boykot edilmesi gerektiğini söyleyenlerden de olabilir kuşkusuz, eski heyecan, koşuşturma yoktu. İlk günün etkisi olabileceği gibi havanın olağanüstü (hiç beklenmedik kar yağışları var ülke çapında) rüzgârlı ve soğuk olması da etkendir kuşkusuz.
Gruplaşmalar…
Bilirsiniz, film öncesi ve sonrası insanlar küçük de olsa grup oluşturur, yanındakiler de araya karışır tanımasalar da, görüşlerini aktarır. Filmin konusu, yönetmenin önceki filmlerine atıfla izlenenin (ya da izlenecek olanın) yorumlanması, oyuncularına, müziğine hatta metaforlarına kadar konuşulur-du. Birkaç grup dolaştım birkaç salonun önünde, yakınlarındaki kafelerde (çok soğuk olduğundan herkes bir yerlere sığınmış, ama ekonominin yansıması apaçık görünüyor, “birazdan” diye reddediliyor garsonlar); ağırlıklı konu sinema değildi. Üzgünüm.
Tutuklamalar, boykot tartışmaları, siyasi muhalefetin toplumsal muhalefetin gerisinde kalması gibi gündemin en tam da ortasından konular tartışılıyordu ağız dolusu. Bir grupta, MGSÜ Rektörü Handan İnci’nin yaptıkları, GSF Sinema TV Bölüm Başkanlığına Prof. Dr. İsmail Arda Odabaşı’nın atanması yeterlilik, liyakat, nitelik üzerinden konuşuluyordu. Bir başka konuşma ise evrakı metrukelerin kullanıma açılması talebiydi. Âlim Şerif Onaran’dan Sami Şekeroğlu’ya okulların kütüphanelerine armağan edilen belgelerin özellikle tarihçilere, araştırmacılara, hatta öğrencilere bile açılması gerektiği tartışıldı. Diğer tartışmalarda açık bir sonuç belirlemek pek mümkün değilse de, burada herkes hemfikirdi.
Yine de iklim değişir, bir filmle…
Mehdi Idir, Grand Corps Malade’in birlikte yönettiği Monsueur Aznavour, gerçekten başarılı bir biyografiydi. 1930’larda, faşizmin ayak seslerinin giderek daha da arttığı savaş öncesi, riski göze alan Aznavour, şarkı yazmaya ve söylemeye başlar, sesinin beğenilmemesine rağmen. Bir şekilde karşılaştığı Edith Piaf’ın da yönlendirmesiyle hızla yükselir. Filmin temelinde çalışmak, çok çalışmak ve riskleri göze almak mesajı yatıyor. Film, gerek öyküsü, müzikleri ve özellikle görüntüleriyle (montajı) övgüyü hak ediyor.
Blue Trail (Mavi İz) ise gerçekten bir duygu öyküsü… Brezilya’dan. Tiberio Azul ile yazdığı bir distopik öyküyü Gabriel Maskaro’nun yalın ve sakin yönetimiyle izliyoruz. Devlet, her ne kadar yaşlılardan yanaymış gibi görünse de yaşam hakkına karışarak belli yaşa gelmiş insanları bir yerlerde toplamaya başlayınca Teresa, gençliğinden bu yana yapmak istediklerini gerçekleştirmek amacıyla kaçar. Sanırım bir ipucu (spoiler) verdim bilemeden; distopik dedim, öykünün ruhuna tam uymayan bir durum söz konusudur. Amazon’da yaşadıkları, karşılaştıkları ilginç kuşkusuz.
Bakalım festival neler getirecek ilerleyen günlerde…
İyi seyirler.












