Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen maden işçilerinin sözleri, bu düzenin bütün çıplaklığını ortaya koyuyor: “Yer altında ölüm korkusu ile çalışıyoruz, yer üstüne çıkınca geçim korkusu ile yaşıyoruz.”
Bu sadece bir işçinin feryadı değil, sermaye düzeninin kanlı bilançosudur. Patronlar kârlarını büyütürken, işçiler ya yer altında göçük altında kalıyor ya da yer üstünde açlıkla boğuşuyor. Devlet ise işçinin alın terini değil, sermayenin çıkarını koruyor. Bu yüzden madencinin sözü, bir bireysel şikâyet değil; bir sınıfın haykırışı, bir düzenin teşhiri.
Bu yürüyüş, ekmek kavgasından öte bir hesaplaşmadır. İşçiler Ankara’ya doğru yürürken, aslında sermayenin saraylarına, iktidarın kulaklarına dayanıyorlar. Onların çıplak sözleri, bizim suskunluğumuzu parçalamalı. Çünkü bu düzen, işçiye iki seçenek sunuyor: ya yer altında ölmek, ya yer üstünde sürünmek.
Ama biz biliyoruz: Tarih, işçilerin örgütlü mücadelesiyle yazılır. Hak, ancak direnişle alınır. Ekmek, ancak örgütlü ellerle büyür. Özgürlük, ancak yan yana yürüyen ayakların sesinden doğar.
Bugün madencinin sözü bir köşe yazısının başlığı değil; bir çağrıdır:
- Ölüm korkusunu örgütlü direnişle yenmeye,
- Geçim korkusunu dayanışmayla aşmaya,
- Sermaye düzenini çıplak mücadeleyle karşılamaya çağrı.
Yer altında ölüm, yer üstünde geçim korkusunu haykıran madencilerin yürüyüşü, Türkiye işçi sınıfı tarihindeki büyük grevlerin devamıdır. 1965’te Zonguldak’ta başlayan grev dalgası, 1989’daki yüz binlerce işçinin Ankara’ya yürüyüşüyle doruğa çıktı. 2009 ve 2010’da yeniden maden ocaklarında işçiler ücret ve güvenlik için greve gitti. 2014 Soma faciası sonrası kitlesel eylemler, “yaşamak için örgütlenmek” sözünü yeniden hatırlattı. Bugün 2025’te grev kararları yine “milli güvenlik” bahanesiyle erteleniyor.
Bu zincir, bize şunu gösteriyor: Madencinin sözleri bir bireysel feryat değil, kuşaklar boyunca süren bir sınıfın ortak haykırışıdır. Zonguldak’tan Soma’ya, Eskişehir’den Ankara’ya uzanan yol, işçilerin örgütlü mücadelesinin tarihinin bugün ki halkasıdır.
Madencinin Ankara’ya taşıdığı söz, yalnızca onun değil, hepimizin ortak haykırışı olmalı: Sistemin dayattığı sömürüye, baskıya ve zulme karşı yükselen bir ses.
Yaşamak için mücadele etmek; insanca yaşamak için ise düzenli bir bütün haline gelmemiz gerekiyor.












