Bir Uçuşun Öyküsü: ROCK LANETİ

Hani soğuk ve mesafeli bir tavırla, adeta gardını almış bir şekilde konuşmak zorunda kaldığınız ‘kendini beğenmiş bir züppe’nin sizden daha içten, daha dost canlısı biri olduğunu fark edince şaşırır da, uzun süre soğukta kaldıktan sonra sıcak bir yere girince ellerini yüzünü ateş basan biri gibi, o adama karşı birden, utanç ve suçluluk duygusuyla karışık bir yakınlık duyarsınız ya, işte böylesi duygular sardı beni Iain Banks’ın “Rock Laneti” adlı kitabını okuduğumda. Rock dünyasının o metalik yabancılığıyla karşılaşmak yerine, tam tersine bize bu yabancılığın içyüzünü gösteren, sıcak ve sanki tanıdık bir kitapla karşılaştım çünkü.

Kitabın kahramanı – ve anlatıcısı – Weird, İskoçya’nın bir kasabasında doğmuş, yoksul bir ailede büyümüş, çok uzun boylu, tipsiz, hantal ve sakar, insanlarla pek ilişki kuramayan, aşağılık kompleksli bir gençtir.

“(…) O zamanlar cıva gibi bir gençtim. Tuvalette sigara içer, otuzbir çeker, birtakım melodiler ya da kötü şiirler yazıp çizer, saçımı kestirmek dışında yeryüzündeki bütün kepek durdurma yöntemlerini dener ve bir kadınla yatmak nasıl olur diye merak ederdim.

Bir de suçlu hissederdim kendimi. Hayatıma sürekli eşlik eden bir bağ gibiydi sanki (ne yapmış olduğumu bilmiyorum; işlenen hatanın, yapılan kötülüğün en ufak bir önemi yoktu; önemli olan, hissedilen suçluluktu). ” Yaşamak demek, “Aman Tanrım, ben ne yaptım?” demekti…”

Evet, bu delikanlı, şarkı yazma ve besteleme konusundaki doğal yeteneğinin ürünü olan şarkılarını kasabaya gelen Frozen Gold adlı, sıradan bir rock grubuna sunar. Grubun önderleri olan Davey adlı gitarcıyla Christine adlı sarışın fıstık solist bu şarkıları beğenip Weird’i bas gitarcı olarak gruba katarlar. Weird’in şarkıları grubun grafiğini birden yükseltir ve giderek ünlenen Frozen Gold sonunda dünyaca ünlü bir rock gurubu haline gelir. Paraya ve üne boğulurlar birden.

Weird’in kasabada Jeanne adında bir sevgilisi vardır, ama Weird Londra’ya gideceği zaman onun da birlikte gelmesini istediği halde çekingenliği – ve daha doğrusu beceriksizliği – yüzünden kıza bunu söyleyemez ve Jeanne ile yolları ayrılır.

Ama daha sonra Weird’i İskoçya’nın başka bir küçük kasabasında inzivaya çekilmiş halde buluyoruz ve Weird burada geçmişiyle hesaplaşıyor. (Bu geçmişiyle ‘hesaplaşmak’ lafından bana da öğürtü geldi ama affınıza sığınarak  kullanmak zorundayım, çünkü adam geçmişiyle gerçekten hesaplaşıyor.)  Eski bir şatoyu satın alıyor, kimliğini gizleyip, kendisini bu şatonun bekçisi diye tanıtarak, sıradan insanlarla, serserilerle, yoksullarla dostluk kuruyor. Bu arada Weird, çekildiği inziva köşesinde başından geçenleri, savrulduğu o müthiş macerayı hatırlıyor. Dışardan bakanlara müthiş, tapılacak kadar olağanüstü görünen o maceranın, aslında ateşe atılan bir avuç samanın macerası olduğunu hatırlıyor içinde o saman alevinin külleriyle. Ün öylesine hızla geçip gider ki Weird’in etkilediği kuşaktan bir önceki kuşak da, bir sonraki kuşak da tanımaz onu. Dinleyici-tüketici kitle ve eleştirmenliğe soyunmuş, bu işi bildiğini sanan kişiler Weird’in ne yapmak istediğinden bile habersizdir; öte yandan özellikle Amerikalı köktendinciler Frozen Gold’u saçma sapan bir nedenle ‘deccal’ ilan ediverirler; yani bir iletişimsizliktir, bir kör dövüşüdür gider. Sanat ateşiyle yanan bu güzelim insanlar sonunda çıkar ipliğinin eğrildiği kazanda kaynayan birer kozadır. İnsanlar sırf sermayedarlar para kazansın diye durmaksızın çalışacak değiller ya; onlar için hayatı yaşamaya –  ve de çalışmaya – değer kılacak bir şeyler gerekli. İşte pop – ya da rock – müzik bu gereksinime cuk oturmuştur. Rock müzik, kapitalizmin dur-durak bilmez, amansız çalışma temposundan içi bunalmış insanlar için bir yanılsamadır, güzel bir vitrindir, göz alıcı bir ‘imaj’dır.

“(…) Biz ise kendi tarzımızda bu işi ciddiye alırdık. Bizler rock yıldızı olmak için çalışıyorduk, müzisyen olmak için değil, (…) Gerçek rock yıldızları olmak için çalışıyorduk. Bir tür din gibi, rock yıldızları gibi davranmak zorundaydık, hem sahnede, hem de sahne arkasında bu konuda elimizden geleni ardımıza koymadık, bir bok varmış gibi.

(…) Christine yalnızca şarkı söylemiyordu, sözleri okurken kasılıyor, büzülüyor, kamerayı öpecekmiş gibi oluyordu. “Saldırmak” sözcüğünü okurken boş kalan eliyle elbisesinin yakalarına asıldı ve aniden çekti. Elbise yırtıldı. Başını geriye savurdu ve sert adımlarla sahnenin öteki tarafına geçti. Elbisesinin yırtılan yakası yürürken uçuşuyordu, bir omuzu açıkta kalmıştı. Başını iki yana salladı ve saçları omuzlarından aşağı döküldü. Şarkının geri kalan kısmını orgazm olmak üzereymiş ya da karşısına çıkan ilk erkeğin taşaklarını tekmeleyecekmiş veya belki ikisini de yapacakmış gibi söyledi.

(…) sanki bu binlerce, hatta on binlerce insanın karşısına geçen beşimiz sıkıştırılmış heyecan, şaşaa ve yaşam demektik; tüm bu sıradan yaşamların bir şekilde odaklandığı ve ateş aldığı noktanın ta kendisiydik.(…)

Weird ve tüm rock yıldızları hoyratça kullanılıp, işi bitince atılan bir pil gibidir; sırtından geçinilen insanların biraz daha, biraz daha fazla üretmelerini, bu insan doğasına aykırı üretiptüketiptekrarüretiptekrartüketme yarışına devam etmelerini sağlayan enerjiyi veren bir pil yani. Aslında elbette bir sanat olan rock müzik sanat olmaktan çıkmıştır ve çoğu kişinin düşlerinde yaşayan rock yıldızlığı, sonu uçurumla biten bir sürat yoludur. İnsanları göklere uçuran, sonra altlarından birdenbire kaçıp başka birisini uçurmaya giden bir uçan halıdır.

“(…) Hayallerim gerçekleşti ve anladım ki hayaller bir kez gerçekleşti mi artık hayal edilmeye değecek bir yanları kalmıyor. Yalnızca kendine özgü sorunlar ve güçlükleriyle yeni bir yaşam biçimi haline geliveriyorlar. . . yazık; ne bulduysam hepsinin de aslında bulunmaya değer olmadığını görmek gerçekten yazık.

Rock yıldızları arasında intihara çok sık rastlanması da bu yüzden olsa gerek. İntihar, ölümden beter olacağından korktukları unutulmaktan bir kaçıştır. Weird’in anlattığı, grup üyelerinin çılgınlık ötesi tavırları, yangından mal kaçırırcasına sevişmeleri ölümünün yakın olduğunu gören bir insanın ‘dağıtmasını’ andırıyor. Davey’in arabayla, okuyanın yüreğini ağzına getiren hız denemeleri, uçakla fabrika bacasına doğru uçup son anda kurtarma yarışması, unutulma-ölümü görmekten kurtulmak için bahane aramalar gibi sanki.

Weird bu yaşamdan ürkmüş, yere çakılmadan kendisi aşağı inmek istemiştir. İşte bu yüzden Frozen Gold’dan ve Davey’den ve Christine’den ayrılmış, şatodaki mütevazi yaşama iniş yapmıştır. Birlikte havalandığı zengin çocuklarından daha önce başı dönmüştür onların hiç bilmediği derin bir bataklığın dibinden gelmiş bu yoksul İskoçyalının. Daha önce bulunduğu yeri beğenmeyip havalanmak istemiş, ama öylesine yükseklere, öylesine hızla uçmuştur ki geldiği yerde rahatsız olmuş, daha önce bulunduğu yeri özlemiş, bulunduğu konumu anlamsız ve yalnız bulmuş, orada her şey ona boş ve değersiz gelmiş ve bu gereksiz konumdan aşağıya inmeyi, yollarda yürümeyi, insanlarla göz göze bakışmayı, şakalaşmayı, küfürleşmeyi, dokunmayı, dokunulmayı istemiştir. Ama aslında çoğu kişinin gözünde ilahlaştırdığı, kısmetine toplumda ‘züppe’yi oynamak düşmüş bu rock starı görüntüsünün ardında, yoksul çocukluğunu, taşralı sevgilisini, İskoçya’nın uçsuz bucaksız kırlarını, koşturup saman yaktıkları tarlalarını özleyen bir insancık vardır. İşte bu yüzden bu taşra evini satın almış, adını gizlemiş, sıradan insanlarla dost olmuştur.

Fakat onun sıradan insanların düzeyinden yükseklerde geçirdiği sürede eski sevgilisi Jeanne evlenmiş, bir de çocuğu olmuştur. Weird üzülür, öksüz gibi hisseder kendini. Daha sonra Davey’in sahneye gösterişli bir atmosfer katmak için konmuş bir elektrik sisteminin yıkılmasıyla öldüğünü, en sonunda da Christine’in Amerikalı bir köktendinci tarafından öldürüldüğünü öğrenir. Geçmişin o ‘hep suçlu’ çocuğu bu olanlardan da kendini suçlu bulur. Frozen Gold’u havalara uçuran, sonra da onları yukarda bırakıp aşağıya inen, yani onları mahveden odur. Artık yaşamasının bir anlamı yoktur. İntihar etmelidir. İntihar yeri olarak İskoçya’nın kuzeybatısındaki azgın okyanus kıyılarını seçer. Orada bitecek bir yolculuğa çıkar otostopla. İskoçya’nın o bitmek bilmez yağmuru altında, çamurlu yollardan, donmuş göllerin yanından geçer, sırılsıklam bindiği arabalarda şoförlerle konuşur. İnsanlar, o sıradan insanlar, hayatla barışık, itişe kakışa, sevişe dövüşe yaşayıp gitmektedirler işte. Onlarda olan, ama kendisinde olmayan, ya da olabilecekken yitirdiği ve artık olamayacak bir şey vardır sanki.

Yolu üzerindeki bir kentte Jeanne’in ağabeyine rastlar. İki eski dost bir ‘pub’da oturup eski günlerden konuşurlar. Bu arada Jeanne’in ağabeyi, Jeanne’in kocasından boşandığını ve adını zorlukla hatırladığı ufacık bir kasabada küçük kızıyla birlikte yaşadığını, Jeanne’i aramasını, ararsa kızcağızın çok sevineceğini söyler.

Weird, intihar etmeden önce Jeanne’i görmesi gerektiğini düşünür. Gitmeli, onu bulmalı, kendi ahmaklığı yüzünden acı çeken o kızcağızdan özür dilemelidir. O kasabayı ve Jeanne’in evini umutsuzca, epey arayarak, biraz da tesadüfen bulur. Kasabanın bitiminde, deniz kıyısına inen ormanın içinde, tahtadan, küçücük bir evdir. Ama evde kimse yoktur, çünkü o saatte Jeanne çalışmaktadır. Weird evin önündeki kayanın üzerine oturup dondurucu soğukta bekler. Akşamüzeri Jeanne’in artık okullu bir yeniyetme olmuş kızı okuldan gelir. Weird’i evdeki plakların üzerindeki resimlerinden tanır ve onu eve alır. Sobayı yakar, ona çay yapar.

Az sonra Jeanne gelir ve Weird’i büyük bir sevinçle karşılar. O evde, kalmak istediği sürece kalabileceğini söyler ona. O gün Noel arifesidir ve Jeanne kasabanın Noel kutlamasını hazırlamakla görevli ekibindedir. Weird’i alıp Noel partisinin yapılacağı ve süsleme   faaliyetinin sürdüğü salona götürür. Weird salonu Noel’e hazırlamak için koşuşturan sıradan insanları ve onlardan biri olan Jeanne’i tarifsiz bir duyguyla seyreder; ve arkasına kağıttan, uzun bir yılbaşı süsü bağlı üç tekerlekli bisikletiyle ortalıkta dönüp duran ufak çocuğa bakakalır…

Yazar romanın sonunda Weird’in ne yaptığını yazmıyor. Ona her okur, Weird’in yerine kendini koyarak karar verecek artık. Ama ben kendi adıma, Weird’in intihardan vazgeçip Jeanne ile sade – ve yerde –  bir yaşam sürdürmeyi yeğleyeceği inancındayım. Yazarın da bunu amaçladığından kuşkum yok.

Yani bu roman, tüm dünyayı gezip de bulunamayan hazineyi geri dönünce evin arka bahçesinde bulma motifinin işlendiği, Paulo Coelho’nun “Simyacı” adlı romanına benziyor bu yönüyle.

Vitrinde yaşamanın baş döndürücü cazibesiyle, yalınlık, sevgi, dostluk gibi (bir pencere sarı, sıcak) değerlerin çatıştığı bir dünyayı bundan daha içtenlikle anlatan bir kitap okumamıştım bugüne dek.

Süha Sertabiboğlu

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x