Gidenlerin Ardından!

“Yazmak, ölümden bir şey koparmaktır!”

“Ben senin Kürt yanını sevdim. Bazen yasaklanmış dilini, bazen kaçak çayını, bazen de kaçamak bakışlarını…” Bu sözlerin sahibi Yılmaz Güney ‘in sevgili hayat arkadaşı, yoldaşı Fatoş Güney’ e ait.

“Yazıyor, yazıyor! Yılmaz Güney’in anarşistlere yataklık yaptığını yazıyor!”

Gazeteler sekiz sütuna bu manşeti attıklarında oniki yaşındaydım. O yıllar küçük çocuklar, kabartma gazete desen kartonlar arasında taşıdıkları gazetelerin manşetlerini çığırtkanlıklarla halka bu şekilde duyururlardı:

” Yazıyor, yazıyor Yılmaz Güney ‘in Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ettiğini yazıyor! ”

Yetmişli yılların başıydı. Okulu kırmıştım. Halkalı, Sirkeci arasında gidip gelen sarı kırmızı banliyo treninde yolculuk ederken, seyyar satıcılar vagonu adeta bir tiyatro sahnesine dönüştürüyorlardı. Gelip geçen ıstasyonlar, birbirine yaslanan evler, tabelalar, ağaçlar, koşuşturan insanlar, gökyüzü… Ara Gülerin siyah beyaz fotoğraflarından birer kare oluşturuyordu. Herşey, her görüntü, her ses bugünün sanat filimi gibiydi adeta. Kendi hayat filmim içinde okul kırmanın heyecanı, öğrenmenin merakı ile kendimi seyrediyor, eğleniyordum. İşte tamda bu anda, filmin en sakin, en olağan sahnesinin bir yerinde beyaz perdeden bir çocuk fırlıyor, bir vagondan diğerine koşuyar, koşarkende haber okuyordu. Bütün izleyiciler seyrettikleri filmin, hayatlarının olağan akışının dışına çıkıp çocuğa bakıyor, çocuğu dinliyorlardı. Acaba çocuk bugün hangi haberi satıyordu? O gün bu çığırtkan gazetecinin haberi Yılmaz Güney ‘di.

Yılmaz Güney o tarihler, Türk sinamasına damgasını vurmaya hazırlanırken, bir yandan da devrimcilere yardım ediyordu. Çok değil yakın gelecekte adı, Antalya film festivallerinde duyulacak ve uluslararası sinama ödüllerini kazananlar arasında geçecekti.

O,”Çirkin Kraldı!”

Bir insan hem çirkin hem kral olabilirdi. Ama hem güzel, hem çirkin nasıl olunurdu? Eğer bahsettiğimiz “güzel” estetik değer taşıyorsa olurdu. Elbetteki fiziksel güzellikten bahsetmiyoruz. İçsel güzelliğin estetik dışavurumundan, sinema sanatından söz ediyoruz. Yılmaz Güney’de böyle biriydi.

Tarık Akan, Aytaç Arman… gibi yakışıklı yeni “salon tipleri” nin beyaz perdede boy gösterdiği, genç kızların kalplerinde taht kuran, hayallerini süsleyen o zamanlarda – ki o dönem güzellik anlayışı buydu- bir adam çıkacak ve “güzellik” anlayışını değiştirecekti. Her güzelliğin “estetik” olmadığını, her estetiğin güzellik olduğunu anlatacaktı seyircilerine. Üstelik bunu kalplerimizde ve bilincimizde toplumcu gerçekçiliği anlatarak başaracaktı.
Senede üçyüz film çeviren Yeşilçam sineması bir çıkmaza girmişti. Çok değil, yakın zamanda aşk/meşk, hoş ama boş filmler devrini kapatacak, yerini seks filmlerine bırakacaktı. Bu bir yol ayrımıydı. Ya “İyi şöhretler” bu furya içinde kaybolup gidecek yada saygın yerlerini alacaklardı. Bugün gerek tiyatroda, gerek sinemade “duayen” olarak bilinelerin bir kısmı zamanın unutturucu etkisinin arkasına sığınarak, o yıllar seks filmi girdabına kapılmışlardı. Nitelikli oyuncuların önlerinde “Köprüden önce son çıkış” ları vardı. Tarık Akan, Kadir İnanır, Aytaç Arman… Onlar bu girdaba kapılmadılar.
Hepsinin ilham kaynağı ve “son çıkışları” olmuştu Yılmaz Güney. Ülkemizde sosyalist gerçekçi akım sinemanın öncüsüdür Yılmaz Güney.

Sinemanın estetik yüzü Yılmaz Güney.

Şimdi bu koca insanın hayat yoldaşı, sırdaşı Fatoş Güney ile Son haber.ch ekibi ile Güney Filmcilik ‘nin düğünündeyiz .

“Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi” kadın.

Gözleri, çivite mi, gökyüzüne kaçan toz mavi mi, deniz mavisi mi? Bilemiyorum. Ama Fatoş Güney’ in mavi gözlerindeki harelerde Yılmaz Güney’ in sönmeyen akislerini gördüm. Yüzü hep hüzün, yüreği hep buruktu. Kolay değildi. Yılmaz’a olan aşkı, sevgisi vücudunun, ruhunun bir parçası haline gelmişti. Ve o “aziz” parça şimdi yanında yoktu. Tokalaşırken ellerindeki sıcaklığıda Yılmaz Güney’in varlığını hissettim. Yılmaz Güney ‘in bu güzel yüze bakarken nasılda aşka doyduğunu, mutluluğunu hissettim. Eskiler yıkılmamış, dik duran güzellere: “mihrap yerinde” derler. Yetmiş beş yaşında bir güzel kadın Fatoş Güney. Yılmaz’ ın oniki yıl süren mahpus hayatının on yılını o da sürgünde geçirmiş. “Bugün yaşasaydı” diyor, “gene hapiste olacaktı. Filmleri hala hapisde! Yani diyor ki Fatoş Güney,” Camları Kırın Kuşlar Kurtulsun! Ve ekliyor yılmaz aşkını:

“Hangi hapishaneye gittiyse, ben o şehirde ev tuttum. Ona fiziken ve ruhen yakın olmaya çalıştım.”
Duygu dolu bu sözler bana/bizlere yabancı değildi. Bizlerinde hatırı sayılır mahpus hayatı olmuştu ve mahpus hayatlarımızın tadı, tuzuda eşlerimizdi. Biz nereye onlarda oraya göç edip duruyorlardı. Ve bir görüş günü görüşmesiz geçmiyordu. Fatoş’un Yılmaz’ ına” fiziken ve ruhen yakın olma” hissi, içerdeki Yılmaz Güney ‘in dışa açılan pencereleriydi. Ve eminim bu pencerelerden Yılmaz’ da bizler gibi derin derin nefes alıyor, uçsuz bucaksız düzlükler bakıyor, Fatoş’una aşk dolu sözler fısıldıyordu:
“Sevgilim, unutmak zaman istiyor sanmıştım, yanılmışım. Unutmak, yürek istermiş. Oda sende kaldı”
“İki sevgili uzak birbirini daha yüceltiyor, değerinin farkına varıyor. Sevgimiz mutlaka ayrılıklarla daha da büyüdü” diyordu Fatoş cevabından.
Ayrılık, aşkın öbür yüzüdür. Açılar içinde kıvranırken birden şair oluverir insan. Bu iki duyguyu iyi bilirim.
Yılmaz Güney güçlü bir kişilikti. Aşkını, ışığını mahpusane duvarları arasından geçiriyordu. Işık Fatoş’ un yüzüne yansıyor, umut olup sözcüklerle Yılmaz’ a geri dönüyordu. Fatoş’ta, eşlerimizi, Yılmaz’ da kendimizi bu anlamda görmek ne güzel.


Fatoş Güney’den güzel duygular ve röpörtaj yapma sözü alarak tokalaşıp ayrılıyoruz.
Sevgi ile kal Fatoş Güney.
Memet Sönmez

Yazar Profili

Memet Sönmez
Memet Sönmez
Bir yitik altın kuşak '78 li, sakıncalı vatandaştır. "Konserve" de yaşadı uzun yıllar. Her türlü okulu "konserve" de bitirdi. Bu nedenle "konservetuar" mezunu, alaylıdır. Görsel sanatçı, geri dönüşüm ve tasarımcıdır. Taşınır, taşınmaz eser restoratörüdür. Atık malzeme toplar, onları ahşapla birleştirir. Bir rivayete göre, onlarla konuştuğu, "deli" olduğu söylenir. Eski olanlarla değil, hikayesi olan eskilerle ilgilenir. Her çöpün çöp olmadığını düşünür. Gözü çöplüklerdedir. Onları tasarlarken hikayelerini de yazar. İlk yazılarına, ilk gençlik yıllarında İstanbul, Bakırköy sokak duvarlarına yazmakla başlar. Üzerinde parka, kafasında kapişon, boynunda atkı, yüzünü gizler; yakalanır, inkar eder, üzerine sıçramış boyalara rağmen. Polis de, herkes de onun yazdığını bilir. Ekspertiz den yakayı ele verir. Çünkü hep aynı imla hatasını yapar.
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x