ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş üzerine yazdığım üç bölüm halindeki yazının üçüncü bölümünde, ABD’nin kısaca Centcom diye bilinen “Merkezi Kuvvetler Komutanlığı” adlandırmasından bahisle, Ortadoğu’nun dünya hegemonya mücadelelerinde, bir süredir değil, tarih boyunca “merkez” olduğuna işaret etmiştim. “İpek ve baharat” yollarının Akdeniz ticaret yollarıyla birleştiği; tarihte paranın ilk kez keşfedildiği/kullanıldığı; Moğolların bin sene önce Çin’den başlayarak Asya boyunca Hazar kıyısına, Karadeniz’e ulaşan bir atlı posta ve bankacılık sistemi kurduğu; onların da tek tanrılı olduğu çok tartışma götürmekle beraber, üç tek tanrılı dinin ortaya çıktığı; Sümer ve Mısır inançları ve uygarlıkları bir yana, Kur’an’da Allah’ın bölgeye 124 bin peygamber gönderdiğini söylediği; yani kaosun, güç çatışmalarının bitmek bir yana dünyaya buradan yayıldığı; sonra tekrar buraya döndüğü bir coğrafyadan söz ediyoruz. Düzen getirme iddiasıyla ortaya çıkan peygamberlerin uğradığı ihanetleri, çarmıha çakılmayı, ölünce, inananların onun halifesi kim olacak tartışması yaparken cenazesini ortada bıraktığı bir dünya..
Tarih boyunca hegemonya mücadelelerinin merkezi burasıydı. Herkes kendisini burada denedi.
Petrol, neft, binlerce senedir biliniyordu. Kerkük’te sokaklardan aktığı; ziftin sinek böcek girmesin diye duvarlara; toz kalkmasın diye sokaklara sürüldüğü; kuşatmalarda düşmanı veya kuşatılan şehri mancınıklar marifetiyle yakmada kullanıldığı yüzlerce yıl boyunca stratejik bir meta olmadı. 19. yüzyılda, geniş tavalara konularak benzinin uçup gitmesi sağlanarak; geriye kalan gazyağı ile sokakların aydınlatıldığı bir döneme de girildi. Bu zamana kadar Ortadoğu petrol faktörü olmadan da dünyanın “merkezi” idi. Nihayet patlamalı motorların yapılmasıyla, enerji kaynağı olarak, akar yakıt olarak 1906 sonrasında stratejik bir meta haline geldi. Ve dünyanın “merkezi”nin merkezliğini pekiştiren bir unsur oldu.
Şimdi elinde çubuklarla ekranlarda harita başına geçerek konuşanlardan yorulduysanız; biraz eski zamanlara giderek gücünü bölgede denemişlerden, müttefik değiştirme momentlerinden örnekler anlatmak istiyorum.
Savaş bitmeyecek. Bugünün savaşına sonra tekrar döneriz.
1.
Napolyon Bonapart’ın Doğu Seferi ve Akka Kuşatması
İmparator Napolyon, 1798 Mayıs’ında, Fransa’nın Toulon limanından, hedefinin neresi olduğunu gizli tutarak 280 gemi ve 40 bin askerle ayrıldı. Yeni yeni Avrupa ülkelerinde elçilikler açmakta olan Osmanlı’nın Paris Elçiliği durumdan haberdar oldu ve İstanbul’u uyardı. Devlet-i Aliye, Girit ve Kıbrıs’a takviyeler gönderdi. Napolyon Malta’yı ele geçirdikten sonra, doğrudan İskenderiye’ye yöneldi. Derhal karaya asker çıkardı. Amacı Mısır’ı ele geçirmek; burayı seferin merkezi yaparak Afrika’da ilerlemek, bugün Somali ve Etyopya’nın da içinde yer aldığı Afrika Boynuzu’nda üslenmek; böylece İngiltere, Portekiz gibi Avrupalı rakiplerinin doğudaki sömürgelerine ulaşımının yolunu kesmekti.
Savaş ve ticaret gemileriyle, Atlas Okyanusu kıyılarından veya Akdeniz’den yola çıkıp, güneye inip, Ümit Burnu’nu dolaşıp Hindistan’a, Okyanusya’ya, Avustralya, Yeni Zelanda, Vietnam, Kore ve Çin’e gitmek veya aynı yoldan dönmek durumunda olan sömürgeci devletler güzergah boyunca ikmal, depolama, tamirat ve bakım hizmetleri verilen askeri üsler kuruyordu. Önce Portekiz, 16. yüzyılda, daha sonra İngiltere, Kızıldeniz ve Basra körfezi çıkışlarına üs bölgeleri kurmuştu ve Osmanlı bu üsleri tasfiye etmek üzere zaman zaman bölgeye asker göndermekteydi.
Dolayısıyla Bonapart “merkezi” tutarak, yollarına çıkarak, üslerini işgal ederek, rakiplerine üstünlük kurmak istiyordu.
Fransız kuvvetleri İskenderiye’yi ele geçirdikten sonra, yerel direnişleri ezerek Kahire’ye girdi. Napolyon’un niyeti görünür olunca, Doğu’da en büyük sömürgelere sahip İngiltere, Amiral Horatio Nelson komutasında bir donanmayı, Napolyon’a karşı, Osmanlı güçleriyle işbirliği yapmak üzere bölgeye gönderdi. İngilizler Fransız donanmasına Abukır’da baskın yaptı, büyük bölümünü batırdı ve ele geçirdi.
Napolyon donanmasından geriye kalanları toparlamak için bölgedeki en büyük tersanenin bulunduğu, bugün İsrail sınırları içindeki Sayda’yı ve Sayda’yı koruyan Akka kalesini ele geçirmek üzere yönünü Suriye’ye çevirdi.
Akka Kalesi komutanı Cezzar Ahmet Paşa saldırının yaklaştığını değerlendirerek savunmayı güçlendirmeye başlamıştı. Napolyon El Ariş kalesini, Gazze’yi ve Yafa’yı alarak Akka önüne geldi.
Osmanlı askeri Kaleyi savunurken İngiliz savaş gemileri toplarıyla savunmaya destek oluyordu. Napolyon yerli halka gözdağı vermek için 4 bin Müslümanı idam ettiği için halkın nefretini kazanmıştı. Birlikleri içinde veba salgını çıktı. Cezzar Ahmet Paşa yaratıcı bir askerdi, kaleyi çok cesurca ve çok başarılı savundu. İngilizler kalenin düştüğünü zannederek ateşi kestikleri bir gün dışında topçu desteği verdiler. Ve kuşatmanın 52. gününde Rodos’tan yola çıkan takviye 3 bin Nizam-ı Cedit askeri kaleye girdi.
Bu arada Amiral Nelson, Fransız donanmasından kalanları da yakaladı. Ve Napolyon Bonapart’ın “Merkezi” tutarak Doğu’ya hakim olma hayalleri suya düştü. Kendisi askerini ve elde ne kaldıysa gemilerini bırakıp, kaçarak Fransa’ya döndü.
2.
İngiltere ve Fransa’nın Süveyş’i işgal Macerası
Mısır’da, 1952’de, Albay Cemal Abdülnasır liderliğindeki “Hür Subaylar Hareketi”nin Kral Faruk’a karşı gerçekleştirdiği askeri darbe sonrasında, monarşinin tasfiyesinden başlayarak, başta toprak reformu olmak üzere bir dizi reform yapıldı ve kalkınma adımı atıldı.
Sovyetler Birliği’nden ve sosyalizm uygulamalarından derinden etkilenen, Arap milliyetçisi Nasır ve arkadaşlarının, Nil Nehri üzerine inşa etmeyi planladıkları Asvan Barajı için finansman talebi İngiltere ve Fransa tarafından reddedilince; Arap Devrimcileri, Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirdi. Bu adıma İngiltere, Fransa ve İsrail Süveyş kanalını işgal ederek cevap verdi. Özellikle 1956 sonbaharında yoğunlaşan çatışmalar Mısır aleyhinde gelişirken, SSCB bu duruma seyirci kalmayacağını, gerekirse İngiltere ve Fransa’yı vuracağını BM kürsüsünden Kruşçef’in konuşmasıyla duyurdu. İngiltere ve Fransa’nın kendilerini İkinci Dünya savaşı öncesindeki gibi büyük emperyal devletler olarak görmesi ve kendi başlarına oldu bittiler yaratmaya kalkması ve bu girişimin Avrupa’da yaratacağı riskler ABD’nin de tepkisini çekti. SSCB’nin baskısı ve ABD’nin müdahalesiyle İngiltere ve Fransa Süveyş’ten çekildi. İsrail çamura yatmaya niyetlendiyse de biraz gecikerek çekilmek zorunda kaldı.
Bu krizin önemli sonuçlarından birisi ABD’nin Ortadoğu konularına doğrudan müdahil olmaya başlamasıdır.
İngiltere ve Fransa artık savaş öncesi statülerinde olmadıklarını; son sözü söyleyenin ABD ve SSCB olduğunu bu krizle anladılar. İngiltere Süveyş macerasından sonra, bir sonraki yazıda anlatacağım, Arjantin’e karşı Falkland savaşı hariç, Ukrayna-Rusya savaşına kadar ABD’den bağımsız işlere kalkışmadı.
Fransa ise çoğu işkencede veya kurşuna dizerek, %10’unu öldürdüğü Cezayir halkının Bağımsızlık Savaşının 1962’deki zaferiyle ağır bir yenilgi yaşadı. Bununla beraber, 19. ve 20. yüzyılda sömürgeleştirdiği Senegal, Mali, Fildişi Sahili, Kamerun, Moritanya, Togo, Gabon, Kongo, Ubangui-Shari (Orta Afrika Cumhuriyeti) ve Çad, Fransız Sudan’ı, Fransız Somalisi (Cubuti), Nijer, Dahomey (Benin), Burkina Faso (Yukarı Volta), Fas, Tunus. Madagaskar’da ağır ve tiksindirici bir sömürgecilik siciline sahip oldu. Bugün bile yakasından düşmediği sömürgeleri var.
Tabii yeri gelmişken not edeyim, BM Genel Kurulu’nda Fransa’yı yenmiş Cezayir’in bağımsızlığı oylanırken Menderes hükümeti Türkiye adına “çekimser” oy kullandı.
3.
Zor Karşısında Konum Değiştirmek
Cemal Abdülnasır ve arkadaşlarının Mısır’da darbe sonrası kurduğu “Arap Sosyalist Partisi” iktidarı, yüzünü batıdan SSCB dostluğuna çevirdi. Soğuk Savaş’ın ağır kuşatması altındaki SSCB ve Doğu Avrupa Demokratik Halk Cumhuriyetleri bloku için Mısır ve Suriye’deki Baas iktidarları emperyalist kuşatmada önemli bir gedik oluşturdu.
Kuruluşunda Hindistan’dan Nehru, Yugoslavya’dan Tito ve Mısır’dan Nasır’ın önderlik ettiği, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı, barış içinde bir arada yaşama, egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygıyı temel alan, 120 gelişmekte olan ülkenin üye olduğu ve BM’den sonra en çok devletin üyesi olduğu Bağlantısızlar Hareketi kuşatmanın iyice yarılması anlamına geliyordu.
Abdülnasır Afrika Birliği Örgütü’nün de başkanlığını yaptı.
SSCB ve sosyalist sistem, soğuk savaş dönemi boyunca, bugün ABD Başkanı Trump’ın Dış işleri Bakanı Marco Rubio’nun yakındığı anti sömürgeci mücadelelerin cesaretlendirildiği ve güçlü biçimde desteklendiği bir tarih yarattı. Aynı zamanda, Başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap Devletlerine ve Filistin mücadelesine ciddi bir ekonomik, askeri ve diplomatik destek verildi. Orduları eğitildi ve donatıldı.
BAAS’ın iktidarda olduğu Arap ordularının güçlendirilmesi ve BAAS iktidarlarının İsrail karşıtı ve Filistin davasından yana tutumu bütün Arap dünyasını etkiliyordu. Şimdi Arap devletlerine, “neden Filistin davasına sahip çıkmıyorsunuz?” diye laf edenler 1967 savaşında kim nerede durmuş, nasıl tutum almış bakabilirler.
İsrail’in kuruluşu üzerine Arapların İsrail ile giriştiği ve başarısız olduğu savaş Birinci Arap-İsrail Savaşıdır. 1956 Süveyş Krizi ikinci savaştır.
1967 Savaşı ise “Altı Gün Savaşı” olarak bilinir. ABD ve İngiltere desteğindeki İsrail’e karşı, Mısır, Suriye, Ürdün, Irak, Suudi Arabistan, Arap Birliği olarak savaşa doğrudan veya asker ve silah ile katılmış; FKÖ ve Lübnan Arap Birliği’ni desteklemiştir.
1973’te Yom Kippur Savaşı’nda bu sınava yeniden girildi. Her iki savaşta da başlangıçta Arap orduları başarılı başlangıçlar yaptı. Ama sonuçta İsrail kazandı. Esasen İsrail’i orada kurduran ABD ve İngiltere’nin, şimdi yerinden sökülüp atılmasına izin vermesi beklenemezdi. Yom Kippur’da işler İsrail için kötüye giderken, savaş kabinesinin nükleer silah kullanma seçeneğini masaya koymuş olduğu da sonraki yıllarda yazıldı, konuşuldu.
Sovyetler Birliği, İsrail’in Mısır ve Suriye topraklarında, ABD desteği sayesinde gerçekleşen ilerleyişi durmazsa, bölgeye tek taraflı olarak kuvvet göndereceğini bildirdi. İlerleyiş durdu.
Ama, ABD ve İngiltere’nin desteğindeki İsrail’in yenilmesinin zor olduğu görülüyordu. Kısa aralıklarla yaşanan dört savaşta da Araplar yenildi.
Dördüncü yenilgiyle birlikte, önceden başlamış bazı çatlaklar ve kırılmalar görünür hale geldi.
Birincisi Mısır ve Suriye başta olmak üzere Arap devletleri ABD’nin doğrudan desteklediği İsrail’i savaşarak yenebileceklerine dair umutlarını kaybettiler.
Bunun dolaysız bir sonucu olarak SSCB dostluğundan uzaklaşarak ABD ve İsrail ile anlaşmaya yönelme eğilimi ortaya çıktı. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ve İsrail Başbakanı Menahem Begin ABD Başkanı Jimmy Carter nezaretinde 1978’de Camp David’de bir araya gelerek bir sözleşme imzaladılar. Böylece ilk kez bir Arap ülkesi İsrail’i ve onun işgalindeki Filistin topraklarının İsrail tarafından ilhakının meşruiyetini kabul etmiş oldu. Yakın zamanda ortaya çıkan İsrail ile Abraham Anlaşmaları imzalama yönelişinin başlangıcı Camp David’dir.
Bu yönelişin diğer bir sonucu, Filistin meselesini sahiplenmenin yarattığı ağır risklerden uzaklaşma ve ABD’nin korumasına sığınma eğilimi olmuştur. Özellikle Suudi Arabistan ve diğer Körfez emirlikleri ile Ürdün bütünüyle bu tutumu paylaşmışlardır. Paylaşmayan Irak, Libya ve Suriye’nin başına gelenleri biliyoruz.
Bir diğer kırılma hattı Filistinlilerin tutumunda gerçekleşti. Yaser Arafat liderliğindeki FKÖ, İsrail ile mücadelenin merkezinde Filistinlilerin olması gerektiğini, Arap devletlerinin kazanacağı bir zafer sonrasında kurulacak Filistin devleti fikrinin doğru olmadığını gördü. Nitekim Filistinlilere yönelik en büyük katliamları Arap devleti Ürdün’ün yaptığı; o dönemde Filistin topraklarının esasen Arap devletlerinin işgalinde olduğu biliniyor.
4.
Yeni Savaş, Yeni ve Büyük Hayal Kırıklıkları
Bugün her an yeni aşamasının başlaması beklenen İran Savaşı ilk 40 gününde önemli hayal kırıklıklarının ortaya çıkmasına ve bazı yol ayrımlarının görünür hale gelmesine imkan verdi.
ABD’nin geçmişte Ortadoğu’da bir devlete; Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye veya bir örgüte, DAİŞ’e, El Kaide’ye, Hamas’a saldırırken, daima yanında olan, savaşı meşru göstermek için uydurulmuş İsrail-ABD yalanlarını kendi halkına ve dünyaya pazarlayan ve cepheye asker ve silah gönderen müttefiklerinin tamamına yakını, İran savaşından uzak duruyor. Bazıları topraklarındaki üsleri ABD güçlerine kullandırtmıyor. Bazıları Netanyahu için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin verdiği tutuklama kararını, bu şahıs kendi ülkelerine gelmeye kalkarsa uygulayacakları açıklaması var.
Başta ABD halkı olmak üzere, batıda, halklar kendi devletlerinden daha cesur davranıyor; Filistin ve Lübnan halkına karşı İsrail’in soykırım ve etnik temizlik uygulamalarına; savaş politikalarına sokaklarda, meydanlarda itiraz ve isyan ediyor.
Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri büyük kaynaklar aktararak ve petrol kaynaklarının işletilmesini ABD şirketlerine bırakarak; petrol ticaretinin dolar cinsinden ve ABD bankacılık sistemi üzerinden yapılması; petrol gelirlerinin ABD bankalarında tutulması; ABD silah şirketlerine yüksek siparişler verilmesi gibi, ABD nasıl isterse öyle yaparak bir koruma satın aldıklarına inanıyorlardı. Savaşın bugüne kadar olan seyri, bu inancın gerçekçi olmadığını gösterdi.
Şimdi Körfez devletlerine “İslam NATO’su kuralım, sizi biz koruyalım” önerisi yapan AKP-MHP akılsızlığı ile karşı karşıya geliyoruz. ABD’nin koruyamadığı bir bölgeyi, ABD’nin her dediğini yapan bir yerel müttefik olarak sen nasıl yapacaksın; ABD’ye “sen çekil ben yaparım” önerisini nasıl ifade edeceksin?
Ortadoğu’da “Batı’nın en doğusu” konumu güçlendirmez. Doğu’nun en batısı konumu güçlendirir. Osmanlı ve zaman zaman Cumhuriyet “Doğu’nun en batısı” gibi davranabilmiş ve itibar kazanmıştır. Şimdikiler “Barrak’ın adamları” pozisyonundadır.
Sonuç olarak, yaşanan hayal kırıklıkları, bölgedeki ilişkileri nasıl şekillendirecek sorusunun cevabı savaşın bundan sonraki seyri içinde ortaya çıkacak. Ama asıl önemli olan ABD ve İsrail’in tamamen askeri kapasite üzerinden Ortadoğu’da mutlak hegemonya kurma teşebbüsünün, zincirin son halkasında yaşadığı başarısızlık ve patinaj konusudur.
İsrail saldırılarına ABD’nin ağır bombardımanla katıldığı 12 Gün Savaşı bir harekat planıydı. Beklenen sonuç alınamadı.
28 Şubat ile başlayan farklı bir harekat planıydı. Rejimin çökmesi, halkın ayaklanması vb. bekleniyordu. Sonuç gene alınamadı.
Şimdi kara harekatının da gündeme geleceği yeni bir harekat planı için yığınaklanma tamamlanmak üzere. Kanlı bir boğazlaşma yaşanabilir.
İran halkıyla gönül birliği ve dayanışma duyguları içinde şöyle diyorum: Buradan ne Napolyonlar, ne sömürgeciler, ne emperyalistler geçti. “Bu da geçer ya hu!”











