HÜSEYİN A. ŞİMŞEK
Bu yazıda inanç, etnik, ulus kimlikleriyle siyaset yapmanın arka planını tartışmak, irdelemek istiyorum. ‘Geçmiş’, hiçbir toplumda ve hiçbir zaman tamamen ‘geçmiş’ olamıyor. Dahası, toplumların ‘geçmiş’i ne yazık ki ‘bugün’leri ve ‘gelecek’leri üzerinde tahakküm bile kurabiliyor. Dünyanın, son otuz yıldır çok belirgin olarak içine yuvarlandığı hal ve gidişat, hele hele bugün yaşadıklarımız, ‘geçmiş’in geri geldiğini bile düşündürmüyor değil insana.
Yani, ziyadesiyle güncel bir konu bu. Ne sadece Avusturyalının, Almanın, İngilizin, Türkün, Kürdün, Arabın; ne de sadece Katolik ya da Ortodoks Hıristiyanın, Sünni ya da Şii Müslümanın, Alevinin, Musevinin, Ezidinin, ateistin sorunu. Dünyanın farklı ya da belli bir bölgesindeki az sayıda dinî/inançsal, etnik/ulusal kimliğin meselesi değil. Fransa’da, Şili’deki yeni tarz sosyal ve siyasal kitle hareketlerinin benzerlerinin, hâlâ bir elin parmak sayısı kadarken, dünyayı fokur fokur kaynayan bir kazana çeviren ateşi körükleyip duran ağırlıkla yukarıda sıralanan kimlik çatışmaları, savaşları.
Her devirde siyaset yapmanın farklı düzlemleri olageldi. Soy, inanç, ulus, uluslararası, ulus-üstü ya da ulus-ötesi; birey, sınıf, sosyal tabaka, alt-grup gibi. Bu düzlemler, her bir dönemin belirli toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütlenmelerince belirlendi hep: Kölecilik, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm. Bu temel örgütlenmelere uygun sosyal ve sınıfsal statüler oluştu: Köle, kul, serf, reaya, işçi. Faklı dönemlerin yönetilen ve ezilen sınıflarıydı bunlar. Siyasî ve hukukî statüler de oluştu: Teba, ümmet, vatandaş/yurttaş. Bireyin ( örneğin soy, inanç, ulus disiplinine dayalı) toplumsal yapıdaki yerini, hak ve özgürlüklerinin ‘sınır’ını veya ‘sınırsız’lığını ifade eden tanımlamalar!
Dolayısıyla, bu konuda unutulmaması gereken temel bir gerçeklik var: Her siyaset, hukuk, kültür, sanat; gâh oldukça dolaylı gâh dolaysız, ama sonuç itibariyle belirli bir ekonomik temel üzerinde ve belli bir siyasal yapı çerçevesinde var olur, hayat bulur. Ya da bu sıralananların her biri, belirli bir toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütleniş biçimiyle ilintilidir. Örneğin “köle hukuku”, köleci bir ekonomik ve siyasal sisteme dayanıyordu. Kutsal Roma İmparatorluğu, Avrupa kıtasından bunun en tartışmasız örneğidir. İnanç dünyasında “kul” olmak, “Allah’ın yarattığı mahluk”u, “Tanrı’ya nazaran insan”ı tanımlar. Toplumsal düzlemde padişaha, şaha, imparatora, krala “kul” olmak; ‘köle olmak’lığın sadece farklı tarifi ve ifade edilişidir. Kul da köle gibi, çıplak bir şekilde ve doğrudan bir kişi ya da tüzel kişiliğe bağlıdır, esirdir ona.
Konuyu, feodalitenin toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütleniş biçimiyle de irdeleyelim. Yine önce Avrupa’dan örneklersek, bu dönemde ana üretici güç ‘serf’ idi. Serf, toprak sahibinin kendisine tahsis ettiği topraklardan ayrılmama koşuluyla ‘azat edilmiş köle’ idi. Bu dönemin siyasi yapısı, bir piramit gibiydi. En üstte kral/ imparator, altında ise ona bağlı “en soylular”; “en soylular”a bağlı başka “soylular“! Ünvanlara dökersek: Kral/ imparator, dük, marki, kont, vikont, baron, şövalyeler… Ve elbette, büyük bir güce ve nüfuza sahip olan “ruhban sınıfı”. Yani özellikle de, Avrupa’da dinî alanda kesin bir hakimiyet sağlamış Katolik kilisesine bağlı papazlar, rahipler/rahibeler, diyakozlar vs.
Aynı dönemlerde (Osmanlı İmparatorluğu’nu da katarak) “Doğu”da yaşananlara bakalım. Avrupa’daki “yerel yapılaşma”dan farklı, ama sonuç itibariyle “feodal” olarak tanımlayanlar da var; “Asya tipi üretim tarzı” diyerek, “Doğu”ya özgü ayrı bir toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütlenme sayanlar da. Biz burada, hem Osmanlı’da bu deyimin zamanla özelleşerek “Müslüman olmayan tebaa”ya tahis edilmesini dışarıda tutalım, hem de fiili durumdan yola çıkalım: Ekonominin temel üretici gücü ‘reaya’ denilen köylülerdi. Sonra zanaatçılar gelirdi. Ülke topraklarının, her türlü yeraltı ve yerüstü kaynaklarının mülkiyeti imparatora/padişaha/şaha aitti. Reaya, toprağı işleme karşılığında ağır vergiler vermek zorundaydı. Osmanlı’ya dair bir ekleme yapalım: Yönetenler ‘beraya’, yönetilenler ‘reaya’ şeklinde tanımlanırdı. Yönetenlerin tepesinde padişah; ona bağlı “ulema” ve “akerî sınıf”lar. Yönetilenler hiyerarşisi: Lonca esnafı, tüccarlar, sarraflar, reayalar (köylüler), göçebeler. Yönetilenler için, fiili olarak ‘kul hukuku’ yürürlükteydi. Şeriata dayalı bir yapı benimsendiği günden itibaren ise, “müslimler” ve “gayrı-müslimler” için de iki ayrı “hukukî statü”, açıktan ve resmen uygulanır oldu.
Bütün bu anımsatmalardan sonra sormak istediğim ve bugüne gelmemize vesile olacak soru şu: Bu ‘geçmiş’, aşağıda değineceğim sürece rağmen, son otuz yıldır adım adım geri mi gelmekte?
Özellikle, “burjuva devrimleri çağı”na girildiği konusunda hemfikir olunan günlerden beri, hayatın başka alanlarında olup bitenlerin yanı sıra, devletlerin sınırları içinde kalan insanlar için geliştirilen bir dizi yeni “hukuk” tanımı da çıktı ortaya. 20. Yüzyıl’a girildiğinde soy, klan ya da aşiret temelinde tanımlanan, şekillenen “hukuk” anlayış ve uygulamaları yok olmasa da bir hayli geriletilmişti. Bu “hukuk” tarzlarının önemlice bir kesiminde, bugün “evrensel” diye de tanımlanan “hukuk”un ilk ipuçlarının, köklerinin bulunabildiği bir başka gerçek idiyse de (güya) tarihe havale edileceklerdi.
“Burjuva devrimleri çağı”nı önceleyen “hukukî statüler”de, yönetilenler ve ezilenler için revaçta olan adlandırmalar köle, kul, serf, reaya şeklinde sıralanırdı ama, bu yönetilenlerin hepsinin, yerine ve zamanına göre değişen “hak” ve “hukuk”ları olduğu, o eski çağlarda da en azından vazedilirdi. Fakat o dönemler, yöneten ile yönetilenler için ayrı/farklı “hak” ve “hukuk” uygulanmalarının açıktan ve “yasal düzey”de de savunulabildiği dönemlerdi. “Burjuva devrimleri çağı” ise -en azından teorik olarak- yöneten ile yönetilenler için, ayrı/farklı “hak” ve “hukuk” öngörülmesi ve uygulanmasına son veriyordu! “Çağdaş hukuk”, “evensel hukuk”, “vatandaşlık hukuku”, “herkes için temel hak ve hürriyetler” olacaktı artık!
“Burjuva devrimleri çağı”yla, hem yönetilen-yöneten, hem toplum-birey ilişkilerinde önemli değişimler yaşandı. Soy, klan, aşiret, inanç üzerinden “kan bağı”na ya da “dindaşlık”a dayalı toplumsal ve devletsel örgütlenmeler, yerini “ulus” temelli örgütlenmelere bıraktı. “Ulus” denilen toplulukta “birey”e getirilen tamın, “vatandaş/yurttaş” oldu. Soydaş, kandaş, aşiretdaş, dindaş olmak hızla alt-kimlik derekesine itildi. En azından köleci ve feodal dönemlerdeki anlamda; köle, kul, serf, reaya, ‘gayrı’ olma hallerine son verildi.
Elbette “batı”da, “doğu”da, her bir somut burjuva devlet yapılanmasında uluslaşma süreci faklı yaşandı. Hattı zatında, her bir devlet, her bir uluslaşma süreci kendine özgüdür, biriciktir. Biz, ifade etme yöntemi olarak başvurduğumuz soyutlamalar, genellemelerle gruplandırmalar yaparız, biraraya toplar ya da bölümlere ayırırız. Bütün bunlar, bizim “gerçek”e yaklaşma/yakınlaşma çabalarımızdan ibarettir aslında. Bunun da altını çizmiş olalım bir kere daha.
………………………………….












