İsmetin Türküsü

Xaçova’daki dostlarıma; İsmet Alıcı’ya, Hüseyin Gemici ve Nuray’a

Saçlarını ateş almasın, demişti rüzgâra bıraktığı sesiyle.

Kadın; “şehir de rüzgârlı bu ara” dedi.

Sütten ve cumhuriyetten yorulmuş adamların toprağı eşeleyip barış yazdığı yerdeyiz şimdi; ekmeği, kadını, çocuğu, şiiri bir usturaya tutuyorlar, sözümüzü bir usturaya, sen eski bir iskemleden sokuluyorsun ellerinle bir gölgeye doğru…

Gölgeden kalma bir anıyı anlatıyor İsmet; sen, ben ve Hüseyin. Kuşları soruyoruz yoldan geçen herhangi birine; akrabam değil, tanımam diyor, başımız önde bir yas oluyoruz…

Şehir rüzgârlı diyor kadın.

Üstümüzde İsmet’in türküsü gibi yollar tozlu, “niye beni getirdin” der gibi bakıyor gözlerin…

Köpeklerden ve virgüllerden dönüyorduk ve ayağında eski bir ağrı vardı “burası hep eski bir ağrı gibi” demiştin kulağıma eğilip.

Postalar buradan geçerdi, bir film gibi sızlıyor, bir emanet kabuk gibi burası, bir yaranın emanete bırakılışı gibi.

Sonra bir türkü; kirvem aman, ne çabuk tükendi zaman…

Türkü gidiyor, karşımızda bizim olmayan dağların ağzı, öpemediğimiz dağların ağzı, şiirin, aşkın ve insanın kıymetini anlatıyor elleri bardaklı bir anne…

Annelerin elleri burada ya bardaklı ya da bardaktan kesilmiş gibi tutuyor hayatı ve herkes çocukların yerine ağlıyordu…

Senin ağzından yırtılır gibi yırtılıyordu mahmurlar gökyüzünden. Derdimi derman yapan bir dilin vardı sanki akşam olmuştu, gitmek, yola ve düşe düşmek zamanıydı işte.

İsmet ve sen bir eski zaman anısı gibiydiniz, Hüseyin iyi bir ev sahibi, dost sahibi, dostları evleridir bazı insanların.

Öğrenmek üzerinden, rüzgârdan, İsmet’ten yol alıyoruz İstanbul’dan Malatya’ya doğru…

Şehir rüzgârlıdır diyor kadın; rüzgârlar da kanun hükmündeymiş buralarda.

Oturduk anılarla vedalaşana kadar, konuştuk, bitmiyormuş bazı şeyler burada; burası Xaçova…

Ellerimiz eskisi gibi dokunuyor yola, duraklara, bizden önceki köprüye.

Sonra bana bakıp dedin ki “senden sonra su geldi ağzına acının.”

Şehirde hâlâ rüzgâr vardır.

Kendimden bir hapishaneye dönüyorum, Allahtan bir hapishaneye…

“İnsan gördüğü rüyayı satmaz” diye yazmış bir dostum, ben hep başkasının rüyasında büyüdüm ve sonra kendimden hikâyelerin acısına doğru çoğaldım.

İsmet eski bir devrimci, çoğalmış gibi, insan bazen kendiliğinden çoğalır anıların ve aşkların arasında büyür, mevsimlerin arasında büyüyen çiçekler gibi…

Vedalaşıyoruz bir daha dönmemecesine, bir daha görmemecesine; bakma dedi, sarhoş değilim, öpmek de bir yasanın ihlali değildir ki dedi…

Şehirde bir rüzgâr var: şiir uçuran, şair kıran, kanadında bir çatı uçuran evsiz bir rüzgâr…

Geldik toprağın yüzündeki olmayan o barışa. Kaç kere geçtim bu toprağı, kaç kere baktım bu toprağa, kaç kere sevdim senin bütün hecelerini, barış…

Toprağın ağzına barış yazmışlardı topraktan araçlarla, o yol ağzındayız işte; bir yönü güneye gidiyor diğer yönü Ankara’ya…

Sonra barış yazan bu toprağın dibindeki o geçmişi hatırladım, o köprüdeki anıyı, ellerinde silah olmayan ve teslim olmayan Beylerderesi’ndeki o üç genç bedeni, o üç devrimciyi…

İsmet gitti, Hüseyin de Xaçova yazgısında.

Elimize selam veren bir adamın hikâyesini dinliyoruz, yorgun, kimsesiz bir kıymık batıyor etimize, akşam oluyor, bir kent soyluluğu sarıyor hepimizi…

Adam hiçbir şey konuşmuyor, bugün çok sustuk diyor!

Geldik definlerin sona erdiği bir mezarlığın karşısına, bir ağaçtan eve, bir kadından eve, bir acıdan eve; sırtımızı eski mezarlara verip sustuk.

Durmadan ardıma bakıyorum, terk edemediğim bir anının hâlâ bize kurşun sıkacağını sanarak…

İşte senin gözlerin benim rüyammış…

Senin gözlerin bir akşamın rüzgâra hatırasıymış…

 

Mazlum Çetinkaya

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x