Günler öyle yoğun, gündem öyle dolu ve sorunlarımız öyle çok ki, hangi birine, nasıl yetişebileceğimizi, daha doğrusu hangi birini öne almamız gerektiğini bilemiyoruz. Sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kültürel sorunlarımızın önünde, devletin asli görevi olmasına karşın yerine getirmediği barınma, beslenme, sağlık, eğitim sorunlarımız da sürüyor.
Eskiden, “yönetenlerin yönetemediği, yönetilenlerin de yönetilmek istemediği” süreç devrimle sonuçlanır denirdi; o zamanın en yetkilileri “boş tencere iktidar devirir” de diyordu. Öyle olmadığını görüyoruz. Bir şey yapmalı(yız)!
Kostantinos Kavafis, yıllar önce sormuş bizim yerimize:
Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.
Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.
Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
gümüş kakmalı asalar var?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.
Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
neden her zamanki gibi söylev çekmiyorlar?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.
Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?
Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.
Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
Cevat Çapan’ın çevirisiyle alıntıladığım bu şiirin arasına giremedim, tümünü aktardım… Kim neyi, nasıl anlıyorsa ya da anlayacaksa artık.
Yerel mücadele…
Gündemi okul katliam(lar)ı oluşturuyor bir haftadır. Şiddetin vardığı yeri hepimiz içimiz yanarak izliyoruz. Çözüm? Çözüm yok. Niye? “Barbarları bekliyoruz” çünkü. Tabii ki, “ağzı olan” konuşuyor, siyasetçi kürsüde, Ayşe teyze evde televizyon karşısında, Ahmet amca kahvede arkadaşları arasında… Her biri kendince bir yol gösteriyor; ancak hiçbiri sorunun temeline inmiyor.
Birliktelik, dayanışma, örgütlenme (kim ne ad verecekse artık) yerelden başlayıp yayılmadıkça “barbarları” beklemekten başka bir şey yapamayız. Bir diğer deyişle, “Godot’u bekleriz” sadece. Koşuyolu Kalp Hastanesi arazisi, sadece Kadıköy’ün değil, İstanbul’un da en değerli alanlarından… Bir gecede, Anayasa’ya rağmen özelleştirilme kapsamına alındı. Düne kadar Validebağ Korusu’na girmek ve ranta açmak isteyen siyasal erk, onu başaramayınca gözünü diğer alanlara dikti. Köy sağlık ocakları da dahil ülke çapındaki merkezleri imara açanlar, ülkenin neredeyse tümüne maden arama ruhsatı verdi, biliyoruz. Herkes ayakta, herkes isyan ediyor. “Barbarları bekleyen”lerin, bugün satışa çıkardıkları yetmezse yarın ne yapacaklarını düşünmek zorundayız.

Yurttaş mı, müşteri mi?
Koşuyolu Kalp Hastanesi arazisinin satılmasının ardından oraya dikilecek çok katlı, çok asansörlü, çok lüks yapılar sonrası rahat ve huzurlu yaşam hepten uzaklaşacak. Sadece trafik değil, yoğun yapılaşma nedeniyle ısı adası oluşacak ve birçok sağlık sorunu doğacak. Üstüne bir de artan klimalarla enerji faturaları da eklenecek.
Çok mu zor, yeşil alan yapmak? New York’un göbeğindeki Central Park, yüz yılı aşkın süredir korunuyor bir metre bile gerilemeden, oysa dünyanın en pahalı arazisi sayılıyor. Bırakın Koşuyolu Kalp Hastanesi arazisi, mahallelinin istediği gibi “İkinci Bahar Parkı” olsun, sosyal bir alan olarak kalsın.
Yaşam sadece barınma değil ki! Konforlu ve huzurlu yaşamak da hakkımız. Nefes almak istiyoruz.
…bir sorun da Ortadoğu’dan geliyor.
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Antalya Diplomasi Forumu’nda yaptığı konuşmada, Ortadoğu coğrafyasının yalnızca “güce” saygı duyduğunu vurguladı. Bölgedeki güç dengelerine dikkat çeken Barrack, “Dünyanın bu bölgesi sadece bir şeye saygı duyar, o da güçtür. Eğer güç göstermez ve zayıflık sergilerseniz, kaybedersiniz” dedi.
Mecburen başlığa çıkardım: Demo-k-rasi. Barrack’ın da vurguladığı gibi, demokrasimizin, “demo”su gündemde ama kendisi yok. “Barbarlar” istemiyorlar demokrasiyi. Barışı da istemiyorlar. Kendi dedikleri olacakmış. Siyasal iktidarlar da el pençe divan, kabul ediyor. “’Ekonomik tetikçilerimiz’ (kullanılmayan havalimanları, Kanal İstanbul projesi, ormanlar kesilerek yapılan otoyollar, vb. projelerle) sizin iliğinizi kurutuncaya kadar sömürülmenizi sağlayacaklar” diyorlar.
Madeni kendi ülkesinde aramayıp da tarihin ilk çağlarından beri bereketin anayurdu Anadolu’yu çoraklaştırmak, insanını yoksullaştırmak, onların tek hedefi… Dün Akbelen’de, İkizdere’de, Kazdağları’nda, Validebağ’da; bugün Koşuyolu’nda, Trakya’da nükleer santrale, Karadeniz bölgesindeki maden aramalarına karşı yükselen dayanışma ve mücadele bunun göstergesidir.
Mücadele yerelden başlarsa demokratik ve siyasal başarıya da ulaşır.












