İsrail’in aylardır beklenen, teokratik İran rejimine karşı askeri operasyonu nihayet başladı ve halende devam ediyor. Gazze, Hizbullah ve Suriye’den sonra sıra İran’a geldi. Haddizatında bu saldırı Nisan ayında bekleniyordu ama çeşitli nedenlerle Haziran 13’üne ertelendi. Siyonist İsrail son senelerde yaptığı operasyonlarla İran’ı önce geriye, topraklarına itti, şimdi de kendi topraklarında vurdu.
Yoğun elektronik savaş teknikleri uygulayan ve bunu MOSSAD sayesinde yerden hatasız istihbarat çalışması ile destekleyen İsrail savaş stratejisi, yeni bir döneme işaret ediyor. Galiba, Sun Tzu, Carl Von Clausewıts ve Machıavellı’nın savaş üzerine stratejileri de çöpe atıldı.
İsrail, İran’ın Yaklaşık 1800 km. derinliklerini hedef aldı. Bu askeri olarak önemli bir yetenektir ve hava sahasının kontrolü ve elektronik savaş üstünlüğünde İsrail’in ABD yeteneklerine ulaştığını gösteriyor.
İsrail’in görünmezlik teknolojisine sahip F-35 ve F-15 uçaklarının saldırısını, İran hava savunması ekranda göremedi. İran’ın en tepedeki askeri yetkilileri, bilim adamları nokta operasyonları ve hatasız istihbarat ile katledildi. Uranyum tesisleri önemli oranda yok edildi.
İsrail’in bu operasyonda ulaşmak istediği 3 hedefi var.
1-İran’ın nükleer kapasitesini yok etmek.
2-Lider kadroyu elimine etmek.
3-Mümkün olursa rejime son vermek.
İsrail görünen o ki İran’ın nükleer kapasitesini önemli oranda zaafa uğratacaktır. Askeri uzmanlar şu anda bile İran’ın nükleer projesinin asgari 10 sene geriye atıldığını söylüyorlar. Ancak büyük bir coğrafyaya yayılan tesislerin tamamen imha edilmesi çok zayıf olasılıktır. Askeri lider kadroyu katlederek ikinci hedefine ise ulaşmış görünüyor. Rejim değişikliğine gelince:
Öncelikle, İran’ın bir Suriye olmadığını ve BRIC üyesi önemli bir devlet olduğunu görmek gerekiyor. BRIC’in ekseni Rusya-Çin arasındaki ittifaka dayanır. Ne kadar zayıflamış olursa olsun, Rusya onaylamadan İran bölünmez. Rusya da onaylamaz.
İran’ın, ABD ve Batılı emperyalistlerin ekonomik yaptırımlarıyla karşı karşıya olması ve yine ABD, İsrail ve körfezdeki Arap rejimlerinin hedefinde olması nedeniyle molla rejimi, ülke içinde yükselen her demokratik talep ve tepkiyi, bizde olduğu gibi “dış güçlerin oyunu/kışkırtması” olarak kodlayıp hedefe koyarak, yüzde 30-35 civarındaki kemik tabanını konsolide ediyor. Onları gerektiği zaman sokağa çıkarabiliyor. Rejimin “devrim ihracı” adı altında sürdürdüğü politikanın giderek kabaran faturası, dini rejimin maddi olarak ödüllendirdiği 3-5 milyonluk zengin kesim hariç, yaşam koşulları giderek kötüleşen orta sınıflardaki hoşnutsuzluğun ve tepkinin artmasına neden oluyor. Molla rejimi, halkın talep ve beklentilerini, yani değişim isteğini karşılamak yerine bizim de yabancı olmadığımız gibi “dış güçlere” bağlayıp, bu eylemleri bastırmak için daha fazla baskı ve şiddete sarılıyor. Yüksek enflasyon ve zamlar, elektrik kesintileri, kuraklık ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasındaki kötü yönetim, artan yolsuzluklar halkın hoşnutsuzluğunu giderek büyütüyor.
İran’ın 2000 senesinden beri yaşadığı muhalefet dalgalanmalarında Batı, İran muhalefetini desteklemedi. Aksine muhalefet dalgası ne zaman yükselse, İsrail üzerinden “dış tehdit” unsuru yaratarak rejimin sokağı bastırmasına ve “dış tehdit” bahanesiyle içerdeki muhalefeti konsolide etmesine objektif olarak destek oldu. Batı, İran sorununda ikiyüzlü bir politika izliyor. Bir yandan İran’a yaptırımlar uygularken diğer yandan rejimin, bölgede statükonun devamındaki rolünün de farkında. Ortadoğu’da “direniş ekseni” (Şii Hilali) adını verdiği Şii radikal cepheleşmeyi kuran İran, varlığıyla İsrail’in Batı’nın güçlü güvenlik şemsiyesi altına alınmasının da nedenidir. Şii radikal devlet anlayışı, Batının zengin körfez ülkeleri başta Sünni Arap devletlerini de “terbiye” etmekte kullandığı, hatta bu devletleri “tehdit algıları nedeniyle İsrail ile Abraham antlaşmalarına bile yönlendirdiği, jeopolitik ilişki geliştirdiği iyi bir aparattır. Aslında Batı ve İsrail için demokratik-laik İran kullanılabilecek bir varlık değildir. Molla rejimi bir yandan kendi yaşam alanını genişletmeye çalışırken, diğer yandan da, objektif olarak Batının Ortadoğu’da yerleşik kurumsallaşmasını sağlamaktadır. İran’da yaşanacak köklü bir değişim, Ortadoğu için yeni bir jeopolitik kırılma olacaktır. Ortaya çıkacak laik-demokratik İran, İsrail’in “tehdit altındayım” stratejisinin de çöküşü olacaktır. İran rejimi, İsrail’in meşruiyetini artıran, Mısır’da Sisi ile, BAE’de Muhammed bin Zayed ve Suudi Arabistan’da Muhammed bin Salman’ı güçlendiren, bölgede demokrasi hedefli Arap devrimlerinin baskılanmasını sağlayan bir kimlik taşıyor.
İran’ın iyice kök salan teokratik devlet yapılanmasında devlet bürokrasisi hayatın her alanında dini kuralların uygulanmasını denetliyorlar. İsrail’in bu saldırısı İran muhalefetini İslami rejim etrafında konsolide edecektir. Tıpkı Irak ile yapılan ve 8 sene devam eden savaş da olduğu gibi. Karadan askeri bir müdahale de şu an gündemde olmadığı için havadan operasyonlarla rejimi değiştirmek mümkün değildir. Zaten, Ortadoğu’da stratejik dengeyi değiştiren İsrail, İran’ın uranyum zenginleştirme ve nükleere silah projesini hayata geçirme faaliyetini sekteye uğratmak için bu saldırıyı başlatmıştır. Bu çatışmanın uzun süre sürdürebilmesi de mümkün değil, dünya dengeleri müsaade etmeyecektir. Rusya ve Çin, buna, daha doğrusu dengelerin ABD, İsrail, İngiltere, Suudi Arabistan lehine değişmesine sessiz kalmayacaktır. Bir iki hafta içinde sıcak çatışmalar yerini yine karşılıklı tehditlere ve soğuk savaş yöntemlerine bırakacaktır. Bu nedenlerle, rejim devam edeceği ve haksız saldırı rejimi daha da muhkem hale getireceğinden, kısa vadede Doğu Kürdistan ve Belucistan’da bir ayrışma beklemek pek gerçekçi olmayacaktır.












