Neboş 90+
“İşte bir sabah erken, hayat böyle başladı
Delikanlı genç kıza iskelede rastladı
Bakıştılar göz göze, gören kimse olmadı
Lay lay layla la lay lay lay lay…”
Yıllar, yıllar evvel, İstanbul Şehir Tiyatroları, Üsküdar Doğancılar sahnesinde, ismini unuttuğum bir oyun seyretmiştim. O kadar çok etkilenmişim ki, barış konu edildiğinde bazı bölümleri canlanıyor usumda. M.Ö. 400’lü yıllar… O zamanda, halkın barış isteğine karşı, iktidarın baskısı, aynen bugünkü gibi… Üzerinden yıllar, yıllar geçtiği halde değişen bir şey yok.
Cumhuriyetin kuruluşunda yapılan 1921 Anayasasında Türkiye Halkları denilerek kurulan Meclis, kısa bir süre sonra “Türklük sözleşmesi”yle Türk halkı oluyor ve ayırım başlıyor. 1924 Anayasasına Türk olan, Müslüman olan herkes vatandaştır ibaresi konuluyor. İşte ondan sonra, bugüne kadar her başa geçen, bu çerçevede, “ülkeyi ben daha iyi yönetirim” diye iktidarını devam ettiriyor; yani kendi çalıp oynuyor. Medeniyetin beşiği olan bu toprakları kültürleriyle süsleyen, zenginleştiren kadim halkları hiç düşünmeden ezerek iktidarlarını yürütüyorlar.
1950’de, tek parti yönetiminden çok partili sisteme geçildikten sonra, ek olarak koltuk kavgası da başladı. Darbeler seçimler birbirini kovaladı. 12 Mart’ın arkasından 12 Eylül Kenan Evren darbesinin biraz da baskıyla kabul ettirdiği, daha önceki iktidarların gerici kalıntılarını derinleştirerek hazırladığı faşist Anayasa halen daha yürürlükte.
Başlangıçta antiemperyalist olan Meclis, tek adam rejimine dönüştü. Tek adam rejimi 20 yıldır Faşist Kenan Evren rejimine rahmet okuturcasına ülkeyi kasıp kavuruyor. Yavaş yavaş, başta ana muhalefet partisi olmak üzere diğer partiler algı operasyonlarına aldanarak tek adamın arkasına dizildiler.
…KENDİME KÜFRETTİM!
“En iyisini ben yaparım canım cicim, ağam paşam” diye yaltaklanıp halkın oyunu alan başa geçti. Ama halka, sen hele bekle, sabret, şükret, otur deyip bir şey vermedi. Gelen gitti, gelen gitti. Hele bu son gelen tek adam rejimi var ya, tepemize tüy dikti. 20 yıldır aç sefil, perişan yaşıyoruz işte.
Gazeteler yazamıyor, televizyon gösteremiyor, insanlar konuşamıyor, çünkü bunlar yasak. Hâkimler de cübbelerine ilik düğme açınca, iş kaldı tek adamın insafına. Eeee, o zaman seni kim dinler! Benim derdim sıkıntım var kimsenin umurunda değil.
O halde iş başa düştü. Nasıl anlatırız, sesimizi nasıl duyururuz. Korkunun ecele faydası yok.
Sokaklar bizim.
Sesimizi sokaklardan duyurup halkı uyandıracağız.
Tek tek direnmeler, boykotlar, işçi eylemleri önemli ve kıymetli, ama herkesin kendi derdiyle toplanıp birlikte yaptığı büyük mitingler daha da etkili olur. Rahat nefes alabilmek için, çocuklarımızın yarınları için, haklarımızı almak için, insanca yaşamak için, her gün ama her gün usanmadan güzel ülkemizin meydanlarını, pankartlarımızla, sesimiz sözümüzle doldurmalıyız.
BAKALIM BİR PENCEREDEN…
Torunum maçı pek sever. Geçen akşam bana, “Neboş, gel beraber maç izleyelim” dedi. Ben yerimden kalkıp yanına gidene kadar “aha gol oldu” dedi. Kızım, torunum, ve ben üç kuşak bir arada felekten bir gece çalalım dedik çaylarımızı yudumlarken maçı seyre daldık. Eğlenmek için seyrediyoruz. Benim için iki takım da başarılı, çünkü para ödeyerek tribünleri dolduran (ve bizim gibi ekranları başındaki) binlerce çift göz onları seyrediyor. Maçı biraz izledikten sonra “kırmızılar kazanır” dedim, “en az 3 gol, 4 de olabilir. Karambole gelirse beyazlar belki bir gol atabilir”. Ama “beyazlar Türk” dedi torun. “Olabilir” dedim, “Beyazlar bencil, golü ben atacağım deyip paslaşmıyorlar. Kırmızılar hem paslaşıyor hem de oyuncuları ve kaleyi gözlüyorlar; ben değil biz kazanalım diyorlar.” Neyse ben erkenciyim, erken yatar erken kalkarım; bıraktım maçı geçtim odama, uyumaya…
Sabah öğrendim ki, kırmızılar 3-0 bitirmiş maçı. Doğal olarak biri yener öbürü yenilir. Sen gel gençlere anlat. Kırmızıları kutlayanlar olmuş: “Vay, sen Türkleri tutmuyorsun” diye ırkçı bir tartışma büyümüş sosyal medyada, gazete haberi bile olmuş.
Neyse, dünya hızla dönüyor, olaylar olanlar birbirini kovalıyor. Benim bilgisayarım bozuldu. Televizyondan haber alayım dedim. TV ile aram da iyi değil. Kulağım duymuyor, sesini yükseltiyorum, çoluk çocuk rahatsız oluyor. En iyisi kulaklığımı takıp laptoptan yorumları dinliyorum.
HAYRETLER İÇİNDE BAKAKALDIM…
TV’de kanal değiştirmek iki kumandalıysa başa bela, kanalı bulana kadar haberler geçiyor… Bir kanal açıldı, aman ya rabbim, iki polis, bir genci -20 yaşlarında var yok- yüzükoyun yere yatırmış, basmış sırtına, kollarını arkadan kelepçelemeye çalışıyor. Çocuk nasıl ayağa kalkacak derken, gözüm diğer iki polise ilişti. Bir başka gencin kollarını arkadan tutmuş, elleriyle başını öyle bastırıyorlar ki, çocuk resmen ikiye katlanmış vaziyette. Sürüklüyorlar… Çevreden insanlar, çocuklar, işe gidenler benim gibi şaşkın… Ne olmuş bilmiyorum. Sokakta gözler önünde yapılan bu işkence içeride neye dönüşür, onu da bilmiyorum. Diyelim ki, çocuklar suçlu, tut kollarından insan gibi, insana yaraşır bir şekilde götür karakola, gereken yapılsın. Suçluysa ceza verilsin, suçsuzsa bırakılsın, bu işkence niye. “Bu eğitimde benim de payım var” dedim, inanın bana, kendime küfrettim.
KAVGA EĞLENCE DEĞİLDİR.
Bu olayı görenler, çocuklar gençler travma yaşarlar vallahi. Biz toplum olarak, kavgayı eğlence sanıyoruz. Maçta kavga, düğünde kavga, dizilerde kavga, restoranda kavga. Hele TV’de kadın programları evdeki kavgalarla dolu, kavganın başı sonu yok. Devletler de en büyük ve en yaygın kavgayı, yani savaş yapıyor, atılan bombalardan kaçan göçmenler bizim memleketimize geliyor. Kendim ettim kendim buldum şarkısının tam da yeri. Verdiğimiz vergiler bomba olup yağıyor beka uğruna şehitler geliyor, her gün biraz daha fakirleşiyoruz, biraz daha pahalılık, biraz daha yokluk biraz daha yoksulluk… Nefes alamıyoruz.
Biz değerlerimizin değerini bilmiyoruz galiba. Doğa artık isyan ediyor insanlara… Kıyılarımıza gökdelenlerle surlar çektik, rüzgâr yolunu şaşırdı. Ağaçları ormanları yok ettik, kuşlar yolunu yitirdi. Bireysel araç sahipliğini arttırdık, hava her gün biraz daha kirleniyor. Taş ocakları, yabancı şirketlerin maden aramalarıyla dağ taş delik deşik, yeraltı sularımızı kullanarak madeni alıp gidiyorlar, siyanürlü zehir ülkemizde kalıyor. Akarsularla o kirlilik bütün yurda yayılıyor, hayvanlar hatta biz insanlar bile temiz suya ulaşmakta zorluk çekiyoruz.
DERT BİR DEĞİL ELVAN ELVAN…
Kıyılar parsellendi satıldı, halk bırakın denize girmeyi, kumsalda bile dolaşamıyor. Arabayla geçtiğin yollar, yediğin ekmek, içtiğin su paralı, dolaylı vergiler canımıza yetti. Vergiyi fabrikatörden çok hayatı yaratanlar veriyor. Biliyor musunuz, yoksullarımız bile yiyecek alırken dolaylı vergi veriyor zenginin verdiği kadar.
Tek adam rejimi geldi, hak adalet yok oldu. Kanun manun hak getire… Müfredat değişti, felsefe, matematik yok edildi. Yerini din eğitimi aldı. Doğu bölgelerimize ayrı kanun kararnameler uygulanıyor.
Gördünüz mü, gene benlik revaçta. Benden ol, boyun eğ, yaşa yaşayabildiğince. Ama benden olmayınca çekersin böyle.
Kirvem hallarımı kime söyleyim.
Demokratik anayasamız olsa, kanunlara uyarak kimseleri öteki göstermeden eşit özgür bir dünya kurup yaşasak. Herkesi yaşatmak için, bütün kimliklerle birlikte adeta bir çiçek bahçesi yaratarak hep birlikte yaşamak güzel değil mi?
Barış aşığı, Yaşar Kemal, çiçekleri aynı bahçenin değil, renkleri kokuları ile çeşitli çiçekler açan bahçelerin çok güzel olduğunu söylüyor. Ekliyorum ben de: “Koparmayın farklı çiçekleri, kalsın renkleri ve kokularıyla”.
Renklerin de çiçeklerin de, şiirin de de anlamı büyük. Dalın düşüncelere… Sevgiyle kalın.












