Mazgirt’in Şöbek köyü ve Hüseyin Cevhair

Bana bu ülkenin en politik, örgütlü ve bilinçli şehri neresi diye soracak olursanız düşünmeden Dersim derim. Bu tespitimi okuyarak değil gezerek, görerek hatta koklayarak öğrendim. Gözlerimi kapasanız mesela. Beni alıp bir yerlere götürseniz oranın Dersim olduğunu yada olmadığını söyleyebilirim. Munzur suyunun kayalardan sekişini, çıkardığı sesi ve serinlik uyandıran kokusu, dağlara taşlara sinmiş ağıtları, ceylanların ürkekliğini hissedebilirim ve burası Dersim derim.

Bir şehir düşünün dört dağ içinde. Doğunun doğusunda, kırsal kesimin ortasında. Dağların arsında, akarsularla çevrili bir şehir… havası berrak. Suyu ak ve soğuk. Yeşil bitki örtüsü, meyve veren ağaçları ve sır ve haksızlığa isyan edenleri bağrında saklayan dağları…

Dersim özel bir kent. Toprakları kanla sulanmış. Ağaçlarında kitle kitle insanlar asılmış. Her aileden sayısız kayıpları vermiş acılı bir kent. Çok değil daha düne kadar çatışmalar sürmüş. Şimdi PKK geri çekilmiş. Yada geri çekilmek zorunda kalmış. Tek taraflı bir hakimiyet söz konusu. Bu da askerleri, polisleri, özel timleri daha cüretkar kılmış. Kontrol noktaları sıklaşmış. Kalekollar yüksek dağlarda ve en stratejik yerlere konulmuş. Şehir kuşatılmış adeta. Sık sık kalekollar arası uçuşlar yapan helikopter sesleri duyuluyor. Özel timlerin üzerlerinde kamuflaj elbiseleri, sarı postalları, kafalarında havalı miğferleri, ellerinden düşürmedikleri son model otomatik silahlarıyla adeta Irak’taki Amerikan askerlerini hatırlatıyor. Kimi kimden koruyorlar? PKK dan sonra özel, sivil timler yazın ince tişörtlerinin altlarında saklamaya çalıştıkları silahlarıyla; kışın sarkık bıraktıkları bıyıklarıyla kendilerini belli etmekten çekinmiyorlar. Bir garson ile sohbet ederken sessiz olmam gerektiğini söyledi. Tam arkamda polis varmış. Sonra eğilip kulağıma fısıldayarak: “abi, bir silah, bir bomba patladığında önce bıyıklarını kesiyorlar, sonra silahlarını gizliyorlar” dedi. Şimdilik askerler, polisleri ile yerel halk birbirlerine değmeden geçip gidiyorlar, yaşıyorlar. Bir tür ateş kes gibi. Anlaşmasız anlaşmak gibi.. Evet Dersimin bir çok yüzü var. Heyecan verici, eğlenceli, örgütlü…

Bir şehir düşünün: garsonları ile Marksizmi, işletmecisi ile ekonomi politiği, ayakkabı boyacısı kadın ile misafirperverliği, “delisi” ile vergi kanunlarını… tartışabilir, konuşabilirsiniz. Modern bir kent : Dersim. On dakikalık bir zamanla Bağdat caddesi gibi yerlere yada şezlongları üzerinde bikinileri, şortları ile Munzur kenarında güneşlenen insanları ile Bodrum’u aratmayan yerlere gidebilirsiniz. Kimsenin kimseye laf atıp, sarkıntılık yapmadığı, yapanların çevre illerden geldiği, dayak yiyip gittiği bir şehir: Dersim. Bazı çevre iller sürekli kötüler Dersim’i. Atıp tutar, hedef gösterir ama eğlenmeye, içki içmeye, hoş vakitler geçirmeye Dersim’e gelirler. Eğlence yerlerinin önleri yabancı plakalı araçlarla dolu olur. Dersim misafirperverdir.” Hoşgeldin”, der.

Bana da “hoşgeldin” dediler. Dersim merkezden Ovacık Gözelere kadar sevgi dolu kucaklarını açtılar. Sofralarını, dağların, kuşların güzelliklerini paylaştılar. Sohbetlerine ortak ettiler. Anılarını, Dersim’in kanlı tarihini , ağıtlarını dinlettiler.
İlk gece Hüseyin Cevahir’in kız kardeşi Fidan konuk etti beni evlerine. Evde kimler yok ki? Fidan ‘ın güzel yürekli kızı Fazilet. Fazilet’in iyi yetişmiş çocukları, ve babaları sol, alevi kültürle yoğrulmuş Cevahir ailesine katılmış Veli.

Fidan abla, çok kederli. Yüzü hiç gülmüyor. Tanıyanlar Hüseyin’in ölümünden sonra güldüğü pek görülmemiş derler. Bir tür yas tutuyor adeta. Ama bana karşı çok ilgiliydi. Yüzü gülmese de, ‘bir ihtiyacın var mı, su getireyim, soğuk bişeyler…’ derken sanki gülüyordu.Önce yatacak odamı gösterdiler. Banyonun yanında güzel bir oda. Mis kokan çarşaf, nevresimler, kapının altından süzülüp gelen yemek kokuları. Kap kaçak, çatal kaşık sesleri… bana annemin evini hatırlatıyordu. Genişçe bir sofra kuruldu. Masada yok yok. Biraz mahçup, utangaçlaşıyorum. Bütün bunların benim için olmasının ağırlığı altıda ezilen bir duygu yaşıyorum. Bu tamamen benim hassasiyetim. Orada oluşumun , beni konuk alışlarının elbette ki siyasal, düşünsel beraberlikle ilgili olduğu kadar insani yönü, konuksever olmakla da ilgiliydi. Ama yine de orda beni bu ilgi odağında ezen bir şey vardı. Aslında ezen de demeyeyim bu ilgi karşısında utangaçlaştıran, mahcup eden, bundan kırk iki yıl öncesi ile başlayan bir şey. Bir olay, bir eylem, Hüseyin’in kanın yerde kalmayışı ile ilgili olmasıydı. Söylendiğine göre kırık yıl önce o gün Şöbek köyünde yüzler gülmüş. Ve demiş ki Hüseyin’inimin annesi, Hüseyin’inimin yıllarca acıları hala dinmeyen kardeşlerine: “ Evet bir oğlumuz öldü ama artık gülün. Bugün bir oğlumuz daha oldu.” Fidan abla bunu söylerken yüzüme bakıyordu. Yüzündeki ağırlığın hafiflediğini fark ettim. Belki de ilk kez yüzü gülmeye bu kadar yakındı. Bunu o an hissettim. Babasının anlatımında geçen o “kardeş” kişi bendim.

Akşam yemeği sohbetler eşliğinde sürdü. Sözü döndü dolandı Hüseyin Cevahir’e gelip kaldı. Ona gitmek istediğimi söyledim. Fidan abla, ertesi günün planını çoktan yapmış. Yarın sabah bütün aile ile beraber Hüseyin’e gidecektik.
Kırk, elli kilometrelik yolda ilerliyoruz. İçim heyecanla doluydu. ilk kez Hüseyin Cevahir’le karşı karşıya gelecektim.

Yol boyunca Veli, tepeleri, vadileri gösteriyor, bu topraklardaki çatışmaları, mutlak yenilgi ve katliamları anlatıyordu. Öyle kan akıtılmış ki, çayların renginin kırmızıya döndüğü söyleniyor. Hayal gücümü kullanıyorum. O an yaşanılanları düşündüm; çığlıkları, acılar, korkuları, gürül gürül akan bu çayların renginin kırmızıya dönmesi için kaç insan katledebileceğini düşündüm. Hayal edemedim…

Bir kaplumbağa geçti önümüzden, bir karga havalandı yanımızdan. Düşündüm uzun uzun. Sonra hayal ettim. Ne kadar hayal etsem imgelerimde canlandıramadım. Kaplumbağalar, kargalar yüzlerce yıl yaşarlar. Az önce gördüğüm kaplumbağanın bu acılar oluşurken yaşadıklarını düşünmek, bu acılara tanık olduklarını bilmek gibi tuhaf şeyler geldi aklıma. Az önce kanat çırpıp havalanan karganın, belki de o yıllarda, o zamanlarda duyduğu çıkılıklarla korkup havalandığını, nereye uçsa, nereye konsa aynı seslerle korkup havalandığını düşünüp ürpermek gibi hislere kapıldım.
“Geldik abi” dedi Veli. Yol kenarında durduk. Önce bir ağaç karşıladı bizleri. Yerden selam verdi. Sonra patika yol, yol verdi. Karıncalar kovalarını su doldurdu. Tavşanlar, sincaplar, kirpiler… hazır durdu. Ağaçlar yapraklarıyla ıslık çaldı. Bir kartal havalandı. Kuşlar mızıka çaldı. Yüksekte bir Şahin ile göz göze geldik. Tören başlamıştı. Cevahir’im görkemli mermer anıtıyla tam karşımda duruyordu. Destur dedim bilcümle protokol canlılara yerden selam verdim, selam aldım. Dik durdum, nöbet tuttum. Eğildim kutsal mermere dönüşen vücudunu okşadım. Parmaklarımla toprağını taradım. Karıncaların, börtü böceklerin hallerini hatırlarını sordum. Mavi gökyüzünde beyaz bulutlar vardı. Eğildim kulağına fısıldayarak, “intikamın alındı”, dedim. Karıncalar kova kova su döktü toprağına. Adettir diye kardeşin Fidan, parafinli bez yaktı, dikti başucuna.
Şimdi doğduğun köydeyiz. Eğildim su içtim gürül gürül akan köy şeçmesinden. Yıllar önce seninde bu çeşmeden eğilip su içtiğini düşünmek ne güzel bir duygu.
Ne güzel yattığın yatağı, ders çalıştığın masayı görmek… Onlara dokunmak… Düşünürken voltaladığın, voltalarken düşündüğün salonunda ayak izlerini takip etmek; kafanın içindeki düşüncelerini merak etmek ne güzel. Zehra’ya (siz Zöhre diyorsunuz) seni sormak, nasıldı, ne yapardı? demek, ondan cevaplar dinlemek; evin içinde, avluda, bahçede gelişigüzel hallerini merak etmek… ne bileyim ben liderler her zaman kitap okuyup toplantı yapmıyorlar ki. Öyle değil mi?

Sevgili Hüseyin, sen öldün. Mahir yaralandı. Seni, Maltepe’ de evde kıpırdayan perdenin ardından farkedip vuran keskin nişancı, sizlerden yedi yıl sonra MLSPB’li militanlarca öldürüldü. Öldürülmeden önce gazetelere çarşaf çarşaf demeçler verip hava atan bu nişancı: “Anarşistler beni vurmaya geldiklerinde beş, altı saniye tereddüt etsinler, onları keklik gibi avlarım” diyordu. “Anarşistler” bu keskin nişancıya bir dakika süre vermişler. Bir dakika ajitasyon çekip, propaganda yapmışlar. Sonrada suçunu okuyup: “Önderlerimizden Mahir Çayan’ı yaralayıp, Hüseyin Cevahir ’i öldürmek suçlarından seni halk adına ölüme mahkum ediyoruz”, demişler. Daha dün gibi hatırlıyorum. Gazeteler böyle manşet atmıştı.
İşte böyle Hüseyin’im. Şimdi bir Zöhre ana post ocağında bir başına nöbet bekliyor. Baban, amcan, kız kardeşin Fatma… öldüler. Şöbek şimdi yalnız. Post giyecek, görev alacak kişi kalmadı. Bilirsin Baba Mansur, Seyit Mahmut, Seyit Kasım, İbrahim, oğulları Seyit Mahmut . Büyük kardeşleri: Abbas, Mehmet, Cafer… sonra baban, amcan Düzgün Cevahir geldiler post makamına. Şimdi bunların hiç biri yoklar. Ocak boş, makama gelecek kimse yok. Bilirsin Dersim ocakları talip, raywer, pir ve mürşit sıralanmasının olduğu bir insan silsilesine sahiptir… talipleri Pir seçme hakları yoktur. Pir’lik babadan oğula devreden bir kurumdur. Şöbek köyündeki aileler Seyittir ve bu Seyit ailelerinin mürşidi de Cevahairlerdir. Yani sizin ailedir. Derler ki, “ yaşasaydı Hüseyin bu makama gelecekti.” Marksist düşüncelerle post görevi, Pir’lik makamına oturur muydun? Sanırım bu sorunun kesin cevabını hiç bir zaman bilemeyeceğiz.

Sevgi ile kal Hüseyin Cevahir.

Memet Sönmez 12 Ağustos Perşembe

Yazar Profili

Memet Sönmez
Memet Sönmez
Bir yitik altın kuşak '78 li, sakıncalı vatandaştır. "Konserve" de yaşadı uzun yıllar. Her türlü okulu "konserve" de bitirdi. Bu nedenle "konservetuar" mezunu, alaylıdır. Görsel sanatçı, geri dönüşüm ve tasarımcıdır. Taşınır, taşınmaz eser restoratörüdür. Atık malzeme toplar, onları ahşapla birleştirir. Bir rivayete göre, onlarla konuştuğu, "deli" olduğu söylenir. Eski olanlarla değil, hikayesi olan eskilerle ilgilenir. Her çöpün çöp olmadığını düşünür. Gözü çöplüklerdedir. Onları tasarlarken hikayelerini de yazar. İlk yazılarına, ilk gençlik yıllarında İstanbul, Bakırköy sokak duvarlarına yazmakla başlar. Üzerinde parka, kafasında kapişon, boynunda atkı, yüzünü gizler; yakalanır, inkar eder, üzerine sıçramış boyalara rağmen. Polis de, herkes de onun yazdığını bilir. Ekspertiz den yakayı ele verir. Çünkü hep aynı imla hatasını yapar.
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x