Mücadele etmeyenlerin müzakere yapma şansı yoktur. Sadece mücadele yetmez, müzakere için özgül ağırlığınızın da olması gerekiyor. Aksi takdirde kimse sizinle masaya oturmaz. Çünkü masaya taraflar oturur. Taraflar yani karşıt olanlar, vaktiyle çarpışanlardan oluşur.
Beğeniriz veya beğenmeyiz, birileri bugüne gelmiştir. Kâh gerilemiştir kâh ilerlemiştir ama direnmiştir. Direnmiş ve yenilmemiştir. Yenilmediği için muhatap alınmıştır.
Burada taraflardan birilerinin amacı davayı ve hareketin kendisini pasifize etmek olabileceği gibi orta bir yerde buluşmak da olabilir. Siz bütün bunları bilirsiniz, hesaplarsınız ve buna göre pozisyon alırsınız. Yok “Bunlar samimi değil”, “bunlar bizi oyuna getiriyor” diyerek masadan kaçamazsınız.
Mücadele etmişseniz ve bir güç haline gelmişseniz müzakereye girersiniz. Masadan ve müzakereden kaçamazsınız. Sırtında yumurta küfesi taşıyanlar masadan kaçmaz. Kaçamaz.
Oslo görüşmelerini hatırlayalım, o zaman da az tuzaklar kurulmamıştı. Hatta suikast planlarının yapıldığına dair iddialar söz konusudur. Ve bu olasılıklar daha ilk günden bilinerek görüşmeler yapılmıştır. Hatta daha önce, 1993 yıllarında Turgut Özal bir taraftan “Görüşelim” dediği günlerde, Şam dehlizlerinde suikast hazırlıkları yapılmıştır. 2013 yılında başlayan süreç de bundan aşağı olmamıştır. Ocak 2013 yılında başlayan sürecin üzerinden bir hafta geçmeden Paris’te üç öncü Kürt kadın devrimciye suikast düzenlenmiştir. Bununla birlikte daha sonra “Çökertme planı” olarak ortaya çıkan kapsamlı tasfiye planları yapılmıştır. Sonrası biliniyor, Suruç ve Gar katliamı, ardından Ceylanpınar’daki “Faili meçhul” cinayetinden sonra “Sri Lanka konsepti” yürürlüğe sokulmuştur. Sonuçta kimin planı tutmuştur, ne kadar tutmuştur bu ayrı bir tartışma konusudur. Ama şu çok nettir; İki ana parametre sarayın planlarını bozmuştur. Müzakere süreci Sarayın hiç hoşlanmadığı sonuçları ortaya çıkarmıştır. Örneğin Rojava gerçeği çok stratejik bir yer işgal etmiştir. Rojava yedeklenememiştir, aksine meşruiyet kazanmıştır ve bu durum Ankara’nın tüm sinir sistemlerini allak bullak etmiştir. Yine kimi çevrelerin “Entegrasyoncu” dedikleri, küçümsedikleri ve hakaret ettikleri HDP %13 küsur oy alırken en büyük teveccühü Kürt halkı göstermiştir. Özellikle Batı’da yaşayan Kürtlerin yüksel teveccüh göstermesi yeni Kürt sosyolojisinin gerçeğini açığa çıkarırken, HDP fikriyatının önemini ortaya koymuştur.
Temelde bu iki parametre, yani Rojava’daki kazanımlar ve HDP şahsında demokratik siyasetin hayat bulması sonucu Saray bloğu masayı devirmiştir. Peki bu süreçte Kürtler ve Kürt hareketi kandırılmış mı oldu? Akabinde çökertme planı devreye girdiğinde Kürt hareketi şok etkisi mi yaşadı? Aksine tüm eksikliklere karşın her cephede direnmeye devam etmiş ve bugüne gelmiştir. Kimi sahalarda göreceli olarak gerilemiş olsa da totalde yenilmemiştir. Yenilmediği için bölgede hesaba katılan bir güç haline gelmiştir.
Şimdilerde bölge yeniden dizayn edilirken ve iç kriz devam ederken herkes kendisine göre posizyon almaktadır. Bunun için de hem müzakere hem de mücadele yaşanmaktadır. Geçen yılın Ekim ayından başlayan süreç bunun bir sonucudur. Bu süreç neye varır? Bunu esas olarak bölgedeki güçler dengesi tayin edecektir. Ama son kertede devrimci direniş belirleyici olacaktır. Bu belirleyicilik içinde “Samimiyet” ve “Güven” gibi saikleri aramak anlamsızdır. Elbette masalar kurulacak, masalar devrilecektir. Bunda şaşırılacak bir şey yoktur. Bu noktada Kürt direniş hareketi dünya deneyimlerinin bilincindedir.
Biliniyor, IRA ile İngiltere’nin müzakeresi yıllarca sürmüştür. IRA’nın demokratik siyasi hareketi olan Sinn Fein İngiltere ile masada otururken Londra’da bombaların patladığı olmuştur. Defalarca masalar kurulmuş, defalarca devrilmiştir. Mandela öncülüğündeki ANC kiminle masaya oturmuştur? Muhatabı sol-sosyalist bir hükümet miydi? Mandela’nın el sıkıştığı ırkçı Güney Afrika rejimi değil miydi? Yirmi küsur yıl hapis yatan Mandela “Ben ırkçı rejimle masaya oturmam” demiş midir? Peki o konjonktürde IRA’nın ve ANC’nin başka seçeneği var mıydı? IRA bağımsızlık hedefiyle yola çıkmıştı, ama Liberal çözüm ile yetinmek zorunda kalmıştır. Güney Afrika’da ırkçı beyaz rejimin son bulması, devrimci alt üst oluşla değil, demokratik dönüşümle gerçekleşmiştir. Bizim topraklarda IRA ve ANC için “Teslimiyet” diyenler oldu mu? Bilmiyorum, ama dese bile bunun pek bir kıymeti olmaz.
Savaş ve irade!
Savaş ve siyaset, savaş ve barış bir madalyonun iki yüzüdür. Bunu daha önceki yazılarımızda tartışmaya çalışmıştık.
Çin’li ünlü savaş teorisyeni Sun Tu Zi “Savaşın bir amacı iradeni karşı tarafa kabul ettirmek” olduğunu söylerken, bunun birden çok versiyonları bulunur.
Eğer birileri sizinle masaya oturmuş ise bu senin iradeni tanıdığı anlamına gelir. Çünkü savaşın sonucu her zaman karşı tarafın tasfiyesine yol açmaz. Bazen karşı tarafı değiştirir ve dönüştürür. Bu diğer taraf için de geçerlidir.
Masaya oturmanın iki temel nedeni olur. Birincisi uzun süren pata halinin artık sürdürülemez hâle gelmesidir. İkincisi ise kaybetme anında zaman kazanma amaçlanır.
Geçen yıl Ekim ayında başlayan sürecin arka planında bu iki durum bulunuyor. Pata hali ve zaman kazanmak…
Kürt tarafı devrimci durum ortamına sahip değildir. Eğer devrimci durum ortamına sahip olsaydı “Ara çözüme” ihtiyaç duymayacaktı. Çünkü devrimci durumun politik dili müzakere değil, mücadeledir. Başka bir ifadeyle devrimci durumun dili Almanca konuşmak değil, Fransızca konuşmaktır.
Fransızca konuşmanın dili volantarizmdir. Yani sürekli eylemdir.
Almanca konuşma dili ise deterministtir. Yani soluklanma, hazırlık yapma ve yatay çalışma yapmaktır.
Kürt hareketi geldiği aşamada Fransızca konuşmayı tali, Almanca konuşmayı esas almak istiyor. Bunu 1993 yılından beri deniyor. Karşı taraf ise esas olarak oyalama siyasetini izlemektedir. İçeride muhalefet bloğu içinde çatlaklar yaratmak, Rojava’yı tasfiye etmek ve Suriye’de kendi lehine hegemonya kurmak istemektedir. Bütün bunlara rağmen Kürt hareketi masada olur. Sonunu kadar masada olmaya çalışır. Masayı devirenin kendisi olmak istemez. Zira kimilerinin iddia ettiği gibi bölgedeki gelişmeler güllük gülistanlık değildir. ‘Saddam’ı ve Esad’ı devirdiler, İran’ı devirecekler, sonra sıra şuna gelecektir, statükolar değişecektir, despotizm bitecektir, demokrasi gelecektir’ vb. yorum ve beklentiler son derece ham hayallerden ibarettir. Reel durumla bir ilişkisi yoktur. “Demokrasi getirecekler” denilen hegemonik güçler İşid artığı HTŞ’yi Şam’a getirmiştir. Gerici uygulamalarına rağmen desteklemeye devam etmektedir. Binlerce Alevi katledilirken “Batı medeniyeti” sessiz kalmıştır. Dürzilere yapılan kıyımlara İsrail’in tepki göstermesi ve Şam’a operasyon yapması ise esas olarak bölgesel güç olma planının bir sonucudur. Yani Dürzi halkın eşitlik ve özgürlük talepleri için değildir. Şimdilerde Kürtlere karşı saldırı hazırlığı içinde olan cihatist HTŞ’ye karşı İsrail’in ve ABD’nin tavrı ne olacak? Bu durum muammalarla doludur. Nitekim Kürt hareketi bunun bilincindedir. Bunun için Üçüncü yol stratejisi izlemekte ve öz gücünü esas almaktadır.
Yukarıda altını çizdiğimiz gibi devrimci durum koşullarında değiliz. Aksine dünyada ve bölgede gerici bir rüzgar esmektedir.
Bu zamanlar riskli zamanlardır. Kazanmak kadar kaybetmemek de önemlidir.












