ABD emperyalizminin Venezuela’ya yönelik son “nokta operasyonu”, üç temel tartışma başlığını gündeme getirmiştir. Birincisi, Trump’lı ABD’nin haydutluk eşiğini aşması; ikincisi, içeride çürüyen devletlerin dış müdahaleye açıklığı; üçüncüsü ise bu iki durum karşısında sol–sosyalistlerin nasıl bir tutum alması gerektiği.
Trump’lı ABD ile birlikte haydutluk normalleştiriliyor.
Trump’ın Venezuela operasyonunu ballandıra ballandıra anlatması —“yakaladık”, “Venezuela’yı biz yöneteceğiz”, “nasıl aldık”, “ABD ordusu dünyanın en güçlü ordusudur” demesi, Maduro kelepçeli hâliyle ABD sokaklarında teşhir etmesi rastlantısal bir dil ve gösteri değildir. Bu söylem ve ortaçağı andıran gösterisi pervasızlığın ve haydutluğun bilinçli bir ilanıdır.
Bu dil ve gösteri aynı anda üç işlev görür:
Birincisi, uluslararası hukuku ve egemenlik ilkesini fiilen geçersiz kılar.
İkincisi, yalnızca Venezuela’ya değil, dünyaya dönük açık bir gözdağı üretir.
Üçüncüsü ise emperyalizmin artık “meşruiyet” gerekçesine ihtiyaç duymadığını normalleştirir.
Ama Venezuela’ya yapılan korsan operasyon, salt ABD’nin sofistike gücünün eseri değildir. Bu operasyon Venezuela devletinin çözüldüğünü gösterir. Çünkü bir devlet başkanının, ülke içinde sembolik dahi olsa bir direniş yaşanmadan alınabilmesi, bireysel teslimiyetle açıklanamaz. Bu durum, devlet aygıtının kolektif savunma iradesini kaybettiğini gösterir.
Halk tutum ortaya koymamış, Maduro’ya sahip çıkmamıştır. Ordu, güvenlik aygıtı ve bürokratik zincir tek bir refleks üretememiştir. Egemenlik, fiilen askıya alınmıştır. Dolayısıyla Venezuela vakasında belirleyici olan:
ABD’nin askerî kudreti değil, Venezuela devletinin içten çözülmesidir.
ABD’nin operasyonu, bu çözülmenin üzerine gerçekleşmiştir; gücü oradan almıştır.
“Operasyon” Dili Neyi Gizliyor?
Trump’ın ve ABD siyasetinin tercih ettiği “operasyon” dili, sömürgeci siyaseti adli bir vakaya indirgemeyi hedefliyor. Uyuşturucu, suç ve şahsileştirme söylemi, politik bir krizi kriminal bir dosyaya dönüştürmenin aracıdır.
Bu teknik, yalnızca şu koşulda işe yarar:
Devlet, kendisini savunacak kolektif iradeyi kaybetmişse dış müdahaleye açık olur. Dayanıklı devlet durumunda, böyle bir hamle kolay kolay göze alınamaz; çünkü açık savaş anlamına gelir. ABD bunu göze alamazdı.
Venezuela örneği, çözülmüş devlet, apolitik toplum gerçeği sonucu savunmasız kalmıştır.
İç bütünlüğü olan devlet, yoksul ya da baskıcı olsa da, egemenlik iradesi kolektiftir. Lider şahsileştirilemez. Bu durumda açık müdahale kolay değildir.
Bu ayrım yapılmadan yürütülen “emperyal güç” tartışmaları, meseleyi eksik ve tek yanlı okuma olur. Güç, yalnızca dışarıdan gelmez; içeride üretilemeyen egemenlik, dışarıdan dayatılır.
Tarihsel Bir Parantez Chávez Dönemi
Burada önemli bir tarihsel ayrımı yapmak gerekir. Chávez döneminde Venezuela’nın Küba ile kurduğu ilişkiler, sağlanan ucuz petrol desteği ve Latin Amerika’da yükselen sol dalga, ABD ambargosu altındaki Küba’ya gerçek bir nefes alanı açmıştı. Bu dönem, “20. yüzyıl sosyalizmi” iddiasının teorik bir yeniliğinden çok, bölgesel bir siyasal momentin ifadesiydi.
O dönemde Latin Amerika’daki sol yükseliş, Venezuela’yı yalnızlaştıran değil; tersine, onu bölgesel bir dayanışma hattının parçası haline getirdi. Bugünkü tabloyu bu tarihsel bağlamdan koparıp Maduro dönemiyle özdeşleştirmek, analitik bir hata olur. Chávez dönemi, bölge soluna alan açmış; bugünkü çöküş ise bu mirasın korunamadığını göstermiştir.
Sol–Sosyalistler Ne Yapmalı?
Bu noktada solun önünde net bir ayrım bulunmaktadır. Bir yanda “anti-emperyalizm” adına çürümüş ve meşruiyetini yitirmiş iktidarları savunan bir refleks; öte yanda bu çürümeyi gerekçe göstererek emperyalist müdahaleyi meşrulaştıran liberal bir çizgi.
Her iki tutum da siyasal olarak problemlidir.
Sol–sosyalist tutum, iki yönlü bir reddiyeyi aynı anda kurmak zorundadır: Hem ABD emperyalizmine koşulsuz karşı çıkmak, hem de içeride çözülen, halktan kopmuş devlet yapılarını savunmamak.
Çözüm, devletler arası güç oyunlarında değil; Venezuela halkının kendi demokratik ve özgürlük mücadelesinde aranmalıdır.
Sonuç
Venezuela’da yaşananlar ne ABD’nin yenilmezliğinin kanıtıdır ne de tek başına bir “operasyon başarısıdır”. Bu olay, egemenliği içten çözülen bir devletin, dış müdahaleye nasıl açık hâle geldiğini göstermektedir.
Direniş yoksa mesele güç değildir; mesele çöküştür.
Bu gerçeği görmeden ne emperyalizmi doğru teşhis etmek mümkündür ne de sol adına tutarlı bir siyaset üretmek.







