100 yılını deviren Cumhuriyetimizde başından beri süregelen bu bozuk düzenin değişmesi için ne uğraşlar verildi, ne bedeller ödendi, ne çok hapis yatıldı, ne çok öldük. Her şeyin her geçen gün iyiye gitmesi umulur ve beklenirken, çeyrek yüzyıldır siyasal erk ekonomiyi sıfırladı. Hayat pahalılığı o kadar arttı ki, herkes yaka silkiyor. Devletin asli görevi barınma, beslenme, eğitim ve sağlıkta hiç iyi bir söz duyulmuyor. Sanki bunlar yetmiyormuş gibi, çıkarılan yangınlar ne hikmetse tam bir otel olacak kadar yeri küle döndürünce söndürülebiliyordu. Şimdi, otelden geçtik, ülkemizin doğal kaynaklarını sömürgene vermek için dağlar bile yakılıyor; belki bilinçli yakılmıyor, ama bilinçli olarak söndürülmesi geciktiriliyor. Öyle ki, yerleşim merkezlerine kadar ulaştı yanan yerler. Zarar o kadar büyük ki! Eskisi gibi yerine yeniden orman oluşturmak için yıllar, yüzyıllar gerekiyor. Sadece ağaçlar yanmıyor, börtü böcek, yaban hayatı, endemik bitkiler, kuşlar, kaplumbağalar, tavşanlar, ceylanlar, kurtlar, tilkiler de ölüyor, yuvasız kalıyor. Sonra da, şehirlere kadar indi kurtlar, domuzlar diye yakınıyoruz. Onların yaşam alanlarını ellerinden aldık, geri istiyorlar. Sadece büyükşehirlerde değil, hemen bütün yerleşim merkezlerinde sur gibi dikilen gri betondan gökdelenler nedeniyle rüzgârımız tatlı tatlı esmiyor denizin ve gökyüzünün mavisini kirliliğe kurban verdik.
Yabancı sermayenin emperyalist şirketleri ağaç da bırakmıyor, su da… Oysa yerin üstündeki bir ağaç bile altından değerlidir, biliyoruz. Biliyoruz bilmesine de elimizden bir şey gelmiyor.
Hiç mi iyi bir şey olmuyor?
Olmaz mı, oluyor tabii. Demokratik cumhuriyet düşüncesiyle birlikte “düşük yoğunluklu savaş” diye hepimizi karalara büründüren, anaların gözyaşlarının sel olup akıtan, halkları birbirine düşman eden o savaş, silahlar yakılınca tek taraflı sona erdi. Umutluyuz. Gerçekten ufukta barış göründü. Güzel günler göreceğiz, barış çatısı altında yaşayacağız.
Barışın tesisi için TBMM’de bir komisyon kuruldu. Kadın ağırlıklı bir komisyon olsaydı, çok daha etkin ve güçlü kararlar çıkardı, çünkü analar ağlıyordu en çok. Analardır yaşamı kuran ve yücelten. Mecliste grubu olsun olmasın bütün partiler komisyona katıldı; çok hoş, çok güzel. Ancak var olan siyasi yapı komisyona da damgasını vuruyor. Biliyorsunuz, verilen bir önerge ne kadar haklı ve gerekli olursa olsun, muhalefet tarafından verilmişse kayıtsız şartsız reddediliyor. İktidarın verdiği önergelerse yararlı olup olmamasına bakmaksızın, tartışılmaksızın kaldırılan ellerle geçiriliyor.
İtirazım komisyona değil, alınan gizlilik kararına. 2035 yılına kadar gizli tutulacakmış o komisyonda konuşulanlar. Neyi kimden gizliyorsunuz? Savaşta ölen bizim çocuklarımız, yakılan köyler bizim, mera bulamayan hayvanlar da bizim. Mağdur olan biziz. Şimdi bizim adımıza toplanıp bizden gizli kararlar alacaksınız. Umudumuzu karartmayın. Güzel günler, barış dolu, mutlu günler beklentimizi boşa çıkartmayın.
Suyu, toprağı, dereleri, gölleri, havası cennet gibi bu ülke hepimizin; Kürt’ü Türk’ü, Rum’u, Ermeni’si ve diğer tüm halklarıyla birlikte… Hiçbir şeyi gizlemeyin. Bugüne kadar gizlediğiniz için böylesi zorlu günler yaşadık. Artık yeter!













Komisuonun kuruluş sürecini belirleyen siyasi fügür bakımından değerlendirdiğimde bu süreçten KALICI BARIŞ çıkmaz. Komisyonun matematiği de TBMM matematiği gibi.Gizlilik sorunu YAPISAL SÜRDÜRÜLEBİLİR politikalar bakımından da komisyonun SORUN ÇÖZÜCÜ niyeliği yoktur… Anlaşılan sürecin hazırlık aşamasından kimse söz etmiyor. Suriye üzerinden jeo politik koşullar irdelendiğinde de komidyonun sorun çözücü katekteri yoktur.
Ne de güzel, ne de doğru yazmışsınız… İç sesimiz olmuşsunuz…
Teşekkürler…