Ferhan Şensoy ve bir aydın(lık) çıkmazı

Mazlum Çetinkaya

Dünyada ve Türkiye’de son otuz yılda başlayan ve liberal ekonomi ile de iyice palazlanan popüler kültür modern devletin ana ayağını oluşturmuştur. Liberal politikalar kapitalizmi koşturan için en güçlü kırbaç olmuştur. Modern devlet! de (modernleşen devlet değil) bu kırbaçla şaha kalkmıştır. Sistem kurumsal yapılanmalarını liberal politikalara göre şekillendirmeye çalışmıştır. Son dönem Türkiye’sindeki “paralelcilik hikâyeleri” de bu politikaların ve bu politikalardaki çatışma biçiminin iktidara yansıma hamlelerinden biridir. Bu sancı çok uzun sürmeden bitecektir. “Devlet yapılanması” da yerli yerine oturacaktır. Hatta egemen algı, Cumhuriyet tarihinin en çözülmez gibi görünen “Kürt Sorunu”nu –sancılı da olsa- liberalize ederek çözecektir…

Modern Devlet, bugünkü “zihin haritalarına” sahip akıllara başka başka döneme denk, kendi “zihin haritalarını” üreterek yükleyecektir. Modern Devlet; görülmesi gerekeni topluma gösterir; görülmemesi, bilinmemesi gereken bir şey de varsa onu da isterse toplumun görme duyularından uzak tutar. Modern devlet için önemli olan toplumun değil sistemin ihtiyacıdır.

Bu liberal algı içindeki popüler kültür de, modern devletin (toplumun ihtiyacını karşılıyorum yalanı adı altında) ana ayağını oluşturur. Öyleyse ‘‘popüler” kavramına bir bakalım. Kısaca popüler; “1-Herkesçe tanınan 2-Halkın arasında yaşayan motiflere, ögelere yer veren, onlardan yararlanan, halkın zevkine uygun, halk tarafından tutulan anlamına gelmektedir.  Popüler genellikle kültür kavramlarına (müzik, literatür, tiyatro ve sinema yapıtları) atfedilen bir olgudur. (www.medyasözlük.com)

Popüler kültür, tüketimi kolay olan “her şey”dir. Bu tüketimi kolay olan “her şey”, tüketildikçe bir tüketim nesnesine dönüşür ve tüketildikçe de derinliği azalır. Hepimiz şöyle ya da böyle bu kültürün içindeyiz ve şöyle ya da böyle de etkileniyoruz. Popüler kültürü biçimlendiren, üreten sistem ve onun modern devleti popüler kültürü bir “vakum” gibi kullanıyor. Bizler de bu vakum tarafından içine çekilecek nesneleriz adeta. Bu tüketim endeksli kültürün egemen olabilmesinin yolu da kolay ikna olabilecek toplumların/ insan yığınlarının oluşmasından geçer.  Günümüz siyasal sistemlerinin modern denilen devletlerinin en önemli görevi, böyle kolay ikna olabilecek toplumlar yaratmaktır.

MİZAHIN TARİHÇESİ

Batı kaynaklarına göre; mizahın kökeninin M.Ö 4. ve 5. yüzyılda Yunanistan’a kadar uzanır. Mizah, toplumsal sevinçleri dışa vuran en başarılı şekildir. Eski Yunanda Dionysos şenlikleri, Hititlerde Purilli ayinleri tarihteki ilk mizahi eğlencelerdir.

Tarihte toplumlara baktığımız zaman iyi ile kötü hep savaşmıştır. Bu durum destanlara, masallara ve çeşitli halk hikâyelerine de yansımıştır. Eski toplumlarda iyinin kötüye galip gelmesinin sonunda eğlenceler düzenlenmiştir. Böylece kötünün alaya alınması, mizahı doğuran bir sebep olmuştur.

Mizah yazılı olarak kendini göstermeye başlayınca daha güçlü olmuştur. 1908’ de İkinci Meşrutiyetin ilanı ile çok sayıda mizah dergisi çıkmaya başlamıştır. Bunlar Cingöz, Boşboğaz, Karagöz ve Hacivat’tır. Bu yayınlar daha çok saraya Sultan Abdülhamit’in yaşadığı döneme ve önceki dönemlere ince sataşmalar şeklindedir (Yardım:2002;20). (1)

Günümüz Türkiye’sinde mizah denilince aklımıza ilk gelen Aziz Nesin’dir. Siyasal mizahın öncüsü Aziz Nesin, mizahın siyasal, sosyal ve ekonomik gelişmelere paralel ortaya çıktığını ve bu gelişmelerin mizahı belirlediğini açıklar.

Cumhuriyet Dönemi; mizahı yeni harflerin kabulü ile birlikte Serbest Fırka’nın kurulması sonucu farklı bir mizahi yapı ortaya çıkmıştır. Böylece; II. Dünya savaşının başlamasına paralel olarak; egemen kesime karşıt bir hareket niteliğindedir. (Nesin.2001.55). (2)

Marko Paşa, siyasal mizah gazetesi olarak 25 Kasım 1946’ da çıkmıştır. Marko Paşa siyasal mizah türünde çıkan ilk gazetedir. “Git derdini Marko Paşa’ya anlat”. Bu günümüzde de hâlâ kullanımı olan bir sözdür.

1970’lerden sonra Akbaba, 80’lerden sonra Gırgır, günümüzde Penguen, Uykusuz gibi yazılı mizahı işleyen dergiler dışında görsel algıya hitap eden televizyon ve sinema da vardır. Televizyon ve sinema (zaman zaman düzeysizce de olsa) bu alanı ele geçirmiş durumda. Ama unutulmasın ki tiyatro ise mizahın ana gövdesidir.

Mizah, hayatın güldürücü ve düşündürücü yönünü ortaya çıkarır. İnsanı gülmeye sevk edeceği gibi düşünmeye de sevk eder.

Mizah geleneği, kuralları, otoriteleri sorgular. İnsanın toplu yaşamaya başladığı dönemle mizah da otaya çıkmıştır. Kentleşmeyle birlikte daha soyut ve dolaylı bir özellik ve içerik kazanmıştır. 20. yüzyılda yeni bir mizah türü olan kara mizah ve siyasal mizah daha da önem kazanmıştır.

Mizah ustalarından Rıfat Ilgaz: “Mizah diye bir yazı türü yoktur” der. “Yazı türü romandır, öyküdür, köşe yazılarıdır, anılardır. Mektup bile bir yazı türüdür de mizah bir yazı türü değildir. Tür olsaydı tekniği olurdu.”

“Mizah bir biçemdir. Topluma bakış açısıdır. Mizah şiir, öykü, roman olabilir: Tür değil, biçimdir. Mizah insanın mizacından geldiği için bilgi değildir, edinilemez. Teknik de değildir. İnsanın yaradılışında bu özellik varsa mizah başarılı olabilir.”

TÜRKİYE’DE MİZAH DİLİ

Mizahsız bir ülkede yaşanmaz. Ama sürekli olarak mizaha ihtiyaç duyan bir toplumda hiç yaşanmaz.

  1. BRECHT

Mizah kültürü toplumların vazgeçilmezidir. Mizah, çelişkilerin, ötekilerin çok olduğu toplumlarda ve çoğaldığı dönemlerde o toplumun en vurucu silahı olur. O silahın içindeki mermi sahicidir. O silah hedefine iyi doğrultulabilirse iktidarları ciddi anlamda sallar ve sersemleştirir.

Mizah kültürü gelişkin toplumlarda sorunların çözüm yolları daha yaratıcı ve sivildir. Son “gezi parkı” eylemlerinde özellikle ODTÜ’nün dili yaratıcılık açısından siyasete iyi bir yol göstericiydi. Kimi zaman küçük bir karikatür, kimi zaman bir skeç, kimi zaman bir tiyatro veya sinema sahnesine giydirilen mizah yaratıcı ve üretkenliğini hemen ortaya koyar. Nasrettin Hoca’dan, Bektaşi fıkralarına, Hacivat ve Karagöz’den günümüze; Aziz Nesin’e, Rıfat Ilgaz’a, Levent Kırca’ya, Ferhan Şensoy’a, Yılmaz Erdoğan’a….

Toplumlarda mizah en çok ‘yasak’ kavramının/toprağının üzerinde yeşermiştir. Yasak, baskı, inkâr ne zaman artış göstermişse sanat ve dolayısıyla mizah da o zamanlarda daha çok boy vermiştir. Mizah, sanatın en sıcak yatağıdır. Yasak ve baskılara karşı çoğu zaman halk, mizahı sözlü olarak dillendirmiş, bir sözlü kültür yaratmış; sanatçı da bu kültürü yazılı kaynaklara yani sanatın kütüğüne kaydetmiştir…

Türkiye’de mizah da egemen kültün/gücün malzemesi haline geldiği andan itibaren bir trajediye dönüşüyor. Bu andan sonra “Beyaz Türklerin” eğlence malzemesi haline geliyor. Türkiye’de mizah denilince ilk olarak ötekileştirici öğelerle dolu fıkralar akla gelir. Kahramanları da ya Kürtler ya Lazlar olmuştur. Cinsel içerik veya erotik yanlar ise hayatın içinde ötekileştirilmiş kadınlar üzerinden işlenmiştir.. İşte bu beyazcı yaklaşım, fıkralar dışında yıllarca tiyatro ve sinemada da etkin kılınmaya çalışılmıştır.

Dikkat edelim gerek sinemada gerek tiyatroda sahneyi süsleyen “mizah dili” ya Kürt ya da Laz’dır.  Bu dil, çoğu zaman aşağılayıcıdır. Ve bu dilde çoğu zaman “Beyaz Türk” algısı hakimdi/hakimdir.

FERHAN ŞENSOY ve MİZAHI

Mizah; şakanın arkasına saklanmış gerçektir.

  1. Weiss

Ferhan Şensoy mizah kültürünü işleme noktasında –yukarıda değinmek istediğimiz kimi yaklaşımları dışında tutarsak—oldukça başarı sağlamış bir sanatçıdır. Belki de “Beyaz Türkler” olmasaydı ciddi anlamda sanat Türkiye’de daha geri bir noktada da olabilirdi(!)

Şensoy’un ağırlıklı olarak mizahının konusu köylülük ve şehirleşme üzerinde şekillenirken bu şekillenmeye Kemalist ideoloji her keresinde giydirilmeye çalışılmıştır. Kemalist dil ve ideoloji hep ilerici gösterilerek halkın değer/diğer algıları hiçe sayılmıştır. Mizah sadece bir gülme/ güldürme gibi işlenmiştir. Düşündürme yok mudur, var elbette -kutsanan devlet ve onun sahibi olanlar haklı gösterilmek kaydı ile.-

Mizah konusunda diğer bir boyut ise –ki Ferhan Şensoy’da bu daha açık görülmekte—iktidar olan parti ile olmayan (ki yıllardır bu parti CHP) partinin üzerinde konuşlandırılmış bir bakışın sahneye taşınmasıdır. Yıllarca Demirel’i, Özal’ı mizah konusu yapan Şensoy şimdi de Tayyip karşıtlığı üzerinden sanat yapma uğraşısı içinde. Tayyip karşıtlığı olmasın anlamında demiyorum bunu. Tayyip karşıtlığını bir dönem CHP, şimdilerde ise İşçi Partisi şemsiyesi altında yapmasıdır dikkat çekici olan.

Ferhan Şensoy, Levent Kırca gibi sanatçılar kendi topraklarından kopuk gibi, görmezlikten geldikleri Kürtler ve Lazlara tiyatronun tiye alınan bir malzemesi gibi baktılar. Beyaz Türk gözü ile baktılar. Bunda; aldıkları eğitimin, içinde büyüdükleri aile ortamının ve kendilerini her daim dönemin iktidarı gibi görmelerinin payı etkilidir. Bu beyaz Türk topluluğunun AKP iktidarının son yıllarında ağırlıklı olarak İP’e kaymaları ve orada kümelenmelerinin sebebi CHP’nin sosyal demokrat kimliğini yitirmesi ya da sosyal demokrat olmaması ile ilgili değildir. CHP’den İP’e gidişin sebebi CHP’nin milliyetçi söylemlerinin zayıflığı ve Beyaz Türklerin temel ideolojisi olan ‘Kemalist ideoloji’ye İP’in daha çok sarılmasıdır…

Ferhan Şensoy şimdilerde Aydınlık’ta boy veriyor. Yazdığı ve oynadığı oyunların büyük bölümünde Türklüğe helâl getirici bir davranışta bulunmamıştır. Batı tiyatrosunu geleneksel tiyatro ile bütünleştirmiştir. Ama bunu hep güldüren bir mizahla yapmıştır. Mizah düşündürmüyorsa (Mizah, düşünceyi boyama sanatıdır /John Keats) sadece eğlendiriyorsa ya da düşünmek sonuçlar üzerine olup ama sebepler üzerine değilse …Mizah Ramazan gecelerinin Hacivat Karagöz’üne dönüşür.

Ferhan Şensoy’un tiyatrosunda “aşkın son durağı” umarım İP ya da İP’in bilmem ne adaylığı olmaz. Levent Kırca bunu yaparak hayranlıkla yıllarca kendisini izleyenlere bir şok yaşattı zaten… Ferhan Şensoy’un şu anki durumu da bir aydın(lık) çıkmazı. Şensoy’un mizahı bir otoriteye başkaldırı gibi görünse de öyle değil. Çünkü Kemalizm’i bir otorite gibi görmeyip Tayyip ve AKP’yi otorite adlederek başkaldırmak ne kadar aydınca bir tavırdır? Sanatçı her türden otoriteye karşı durabildiği müddetçe gerçekten sanatçıdır. Yoksa devletten destekle ya da bankaların sponsorluğuyla yapılan sanat halktan başka herkesin sanatıdır; ama halkın sanatı değildir.

2000’de, Anton Çehov’un eseri Vişne Bahçesi’ni, çağdaş bir Karadeniz öyküsü şeklinde, Fişne Pahçesu – Çehov Lazdur Laz Kalacaktur adıyla kendi üslubuyla baştan yazan Şensoy bu coğrafyada Lazların kendi kimliklerine dair ne yaptı? Ya da 1985’te, Aristophanes’ten Eşek Arıları‘nı yeniden yazdı  Şensoy. Daha sonra, Nöbetçi Tiyatro’da bir Çehov kurgusu olan, Çehovlardan Bir Demet‘i sahneye koydu. Bunlar elbette güzel ve takdir edilmesi gerekenlerdir. Ancak burnunun dibindeki “Asasız Musa”nın (Musa Anter’in) Qımıl’ını Kımıl diye oynayamaz mıydı? Oynayamazdı, oynasaydı eğer Ferhan Şensoy da Paris’e giderdi. Giderdi ama sanat için değil, bu defa sürgüne giderdi. Ahmet Kaya gibi…Yılmaz Güney gibi…Çünkü Türkiye’de sanatın ve sanatçının dokunmaması gereken kırmızı çizgiler vardı. Bu çizgilere dokunanlar her dönem Cumhuriyet Otoritesi tarafından aforoz edildiler. Beyaz Türk Sanatçı Topluluğu da bu işi sanatıyla işleyen bir topluluktu ve Cumhuriyet’in yılmaz bekçileriydi. Bunlara göre Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tü.

1981’de Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı oyununu yazan ve yöneten Şensoy, bu oyunda Özallı yılların meşhur orta direk kavramına göndermelerde bulunmuş, tipik bir orta tabaka savunuculuğu yapmıştır. Ama Şensoy Kürtlerin doksan yıllık demokrasi mücadelesine dair bir gün çıkıp “Kahraman Kürtler Süperfaşizme Karşı” diyememiştir.

Mizah; otoriteye bir başkaldırıyı, onun baskısından kurtulmayı simgeler, der Sigmund Freud. Peki nerde kaldı mizah? Demez mi insan, bu koca coğrafyada sayısı neredeyse nüfusun yarısı eden bir halkı görmeyen sanata ya da sanatçıya ne denilebilinir ki!

Tayfun Er’in Türkiye’de oligarşik ve örtük bir kast sistemini anlatan “Erguvaniler-Türkiye’de İktidar Doğanlar” kitabı, Ferhan Şensoyların da içinde olduğu “Beyaz Türk” anlayışının nasıl ‘bir sanat rantı’ oluşturduklarını, bu alanı elinde bulunduranların bir “Erguvani” gurup oluşturduklarını detaylı anlatılır.

Türkiye’de her dönem iktidar olanların/doğanların; sanat, siyaset, medya, spor, kültür, ekonomi…vd alanları ellerinde tutmalarının bir arka plan ideolojisi vardır. Bu ideoloji, konumuz olan mizaha da bir şekliyle yansımıştır. İşte esasen bu “Erguvani” yansıma biçimidir Şensoy’un mizahı biraz da. Fransa’yı görüp kendi topraklarında doğanları gör(e)memek., belki de görüp küçümsemek ya da aşağılamaktan kaynaklıdır ele almamak? Ferhan Şensoy da mizahıyla bu noktada duran bir sanatçıdır.

 

1-Mehmet Nuri Yardım, 2002, Edebiyatımızın Güler Yüzü, Çatı Kitapları.

2-Nesin Aziz,2001, Cumhuriyet Dönemi Türk Mizahı, Adam Yay.

NOT: Bu yazı 2013 yılında mizah konulu bir çalışma için hazırlandı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x