Geceyle konuşmalar

Mazlum Çetinkaya

 

Siz gitmenin ardından baktınız mı hiç, gitmenin yasasına, yasına, boyuna, boynuna, kırılışına dokundunuz mu hiç!

Bakarken, kırılmaz bir bardak gibi içinize kaynar sular döküldü mü hiç!

Bir antika eşya gibi köşede beklediğiniz oldu mu, ağzınızın içindeki yaradan sızlayan ipince bir acıyla sustuğunuz ya.

Çocuğunuzun dizkapağındaki yaranın kabuğunu alıp sakladınız mı ve yıllarca dokundunuz mu ona?

Derin ve kör bir kuyuya attığınız taşın ardından sayı saydınız mı hiç, en çok kaça kadar sayabildiniz?

Çocuğunuz hıçkırıktan kırılan göğsüyle soluklanırken, yaralıyken, sargılıyken, sayıklarken, kendinize bir hastane aradınız mı hiç ya da sizi kabul edecek bir ülke bakındınız mı?

İnsanın kendini sevgiye borçlu hissetmesi ne kadar zordur, bilen bilir! Her yere borcun vardı da sevgiye neden var baba, diyen bir oğlunuz oldu mu hiç! İşte ben o oğlumun gözleriyle sınadım dünyayı gece yarıları yorgan denilen o ağırlığı üstüme çekerken…

Babanız duvar dibinde gizli gizli ağladı mı hiç, ağlarken yakaladınız mı onu bu halde, iktidarımın yok olduğu gündü o gün. Kendi iktidarınızı babanızın gözyaşlarıyla yıktığınız oldu mu hiç, işte o derin ve kör kuyuya attığım taş zemine düşerken dalga dalga çıkarttığı şangııırttttt sesinden önce babanızın gözlerini gördünüz mü hiç o karanlık kuyuda…

Şimdi bu mektubu sana yazarken birazdan kendi hiçliğim ile kendimin üstünü örtüneceğim. Belki bir telsiz sesine uyanacağım, belki de bir ambulansın üçüncü sınıf bir trafik kazasındaki koşturmacasına… Yaralı birinci adam olursan tiyatronun sonraki perdesinde devam edersin, yok eğer mort olursan sahnenin dışına atar seni hayat,  bütün yeteneksiz oyuncular gibi…

Sonra siz, yoksulluktan kırılmış bir erik ağacının dibinde otururken akademik kültürünü anlatan bir işçinin ellerindeki nasıra öfkelenip yanaklarına dudaklarınızı verdiniz mi hiç,  ateşinizin yükseldiği bir gecede yoksulluk ve aspirini tarttı mı hiç dişleriniz!

Sizin dişleriniz ve düşleriniz aynı gece kırıldı mı hiç, sınır ve ülke boylamlarını hesaplarken üstünüzden ağır bir enlem bulutu geçti mi, yağmur yağdı mı, meteoroloji ve oşinografi yanıldı mı hiç gittiğiniz geceye?

Aç kalınca ekmek çalıyorum ben! Fırınlar da bilir, fırıncılar da, yakalasalar eğer fırın ben kokacaktı; ekmek ve ben, et ve insan, koku ve nem, temmuz ve Sivas…

Senin ağzının sol yanında eskiden bir “ben” vardı, nasıl da yakışırdı sana; şimdi bir editör gibi duruyor ağzında “o ben”, üstten sola doğru hafif eğik italik bir harf gibi, işte sevmenin en zayıf notası burasıdır, belki de geceye böyle uyanırım, kim bilir!

Kim bilir; mektuptur bu, inanma ama mektupsuz da kalma!

Fotoğrafından kalan son bir parçaya baktım, dudağından kalan son kareye gülümsedim, kendinin olmayan bir düşte nasıl da büyür bir erik ağacı bu kadar…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x