Gulîyên xwe bike star, dicemidim min veşêre deşta min
Örgülerini korunak yap, donuyorum sakla beni yurdunda
Kağıt toplayıcıları ve Nurê’nin nezdinde
13 Mart 1982 de Buca’da idam edilen üç yiğit işçiye…
Soyluluk ile soytarılık arasında bir yerde kendine hayat eyleyenlere bakıyorum da düşünüyorum onları, sonra seni, kâğıtta bıraktığım seni, o son gece dinlediğim yoksulluğumuzun sadece bir kanundan değil de aslında bir kandan ibaret olduğunu, geldiğimiz yerdeki bıraktığımız taşları, zamanı, anıları, acıları anlattıkça sen, yüzümü senin o gelemediğin doğuya dönüyorum. Sen anlatıyorsun, anlattıkça sen, ben de eski bir kürdiye şarkısı olup dinliyorum seni; “üşüyorum, gözlerinin yurdunda sakla beni, örgülerini bir korunak yap” diyordu şarkı.
Bir şarkı ancak böyle uğurlardı insanı, insanın hatırlamak istediği bir yerin şarkısı, eski bir yurda ait bir yer şarkı…
Bazı şarkılar yer’e aittir, yerden doğru gelip kuşatırlar insanı, yerden gelip kalbine dokunurlar insanın, yerden gelip “yüzünü çevir artık,” derler insana…
Saat ilerledi ama son gece demiştin, uyumayalım bu gece, hep konuşalım demiştin; kardeşinin yıllar önce gidip bir daha dönemeyişini anlatmıştın gözlerin dolu dolu, adam ellerini tutmuş, “ax lê Nurê” demişti…
Bazı halkların ahı başka oluyormuş, işte onu anlamıştım o gece, sonra adam elleriyle ellerini tuttu senin, sanırım kimse bu kadar karanlık bir yeryüzünü bu kadar aydınlatamazdı, bu nasıl tutmaktı seni!
Yedi yıldır evliyiz dedi Nurê, bir çocuğumuz oldu ama daha doğmadan öldü, iyi ki de çocuğumuz yok, bu dünyaya niye gelsin ki! derken adamın parmaklarını sıktın bir yandan da, her şeye adamı katmak istiyordun; adamın ellerini, adamın çaresizliğini katmak istiyordun yüzüne vurmadan. Aşk böyle büyür ancak bir kadından bir adama dedim, bunu öğrendim sizden… Sağ olun, gözümün gecesi dostlarım.
Sanırım sevmekten başka hiçbir şey kalmamış artık bu dünyada, bazıları inanmasa da!
Sonra adam ellerini bıraktı, Koçerleri anlattı bize, sanki hepimiz duyduğumuz bu şarkının çocuklarıydık o akşam, sanki o an üçümüzü aynı şarkı doğurmuştu,
“Êvar e ro dereng e, ro dereng e
Hara lîla hara lîla hara lîla lîla”
Eğildim, başım hafiften düştü önüme, gözlerimi sakladım sizden.
İçimden dedim, çavê min bûn hestîr Nurê…
Bugün 13 Mart, onları düşündüm, ismini bile duymadığınız o 13 Mart Savaşçılarını, Buca’da bir sabah asılan ve tarihe geçen o büyük üç işçiyi düşündüm; Seyit Konuk, Necati Vardar, İbrahim Ethem Coşkun, gözlerim doldu Nurê…
Gözlerim doldu onları ve seni düşünürken işte; ayrılmışız bu sabah, şimdi Kayseri’den doğru kendime bir yol alıyorum. Seni anlatacağım iki insan var; biri, adının ardında bir gül taşıyan uzaktan bir kadın, gül’lü bir kadın; öteki senin de özlemin olan, toprağın, geçmişin ve hasretin kentinden bir dostum, üç hafta önce bu geçtiğim kente, Kayseri’ye gelen kardeş dostuma, sonra yoluma gideceğim.
Demiştin ya; “sen hep böyle yalnız mı gidersin abi” diye, kendi dilimi bulana kadar Nurê…
Marketlerin ve kentlerin bizim için çöpleri bir hayat sektörü yapmayacağı, yapamayacağı bir dünyayı anlatmak istiyorum bu sağır, bu duygusuz, bu kör dünyaya… İşte bunu da yurdun en doğ(r)u ucunda duran bir dostuma diyeceğim, size O’nu anlatmıştım!
Anılarınız nasılda siz kokuyordunuz; kıskandım, imrendim; yoksulluğunuza mı, aşka mı, bilmiyorum, ama imrendim işte sarıldım o gün sizi çocuklarım bilip.
Sonra sokak ortasında bir çöp bidonunun başında adamın sana sarılışını, o anlatışını nasıl unuturum Nurê. “bana sarılman, o soğuk havada çöpte bulduğum o güzel kaban mıydı, yoksa beni sevmen miydi Koçer” demiştin ya!
Yılmaz’ın dediği gibi işte “bir ülkeden başka bir iç ülkeye dönüyorum.” Sen okuma yazma bilmiyorum demiştin ya, yazdıklarımı Koçer’e atıyorum, sana okusun, bir mektup gibi okusun, bir yurt gibi okusun sana Koçer; yarın olunca bizim çöplerimizden yaşayacak insanların olmayacağı bir yurdu anlatsın sana…
Üşüyorum sakla ellerimi, gözlerini bir sığınak yap Nurê, bir sığınak yap, bir yurt yap, öyle bir yurt yap ki bu topraklar bir daha zulmü yaşamasın Nurê.
Mazlum Çetinkaya











