Mahalle aralarındaki esnafı severim. Kendi halinde görünürler. Caf caflı vitrinleri yoktur. Mallar çoğu zaman yer darlığından üst üste yığılmıştır. Bir şey satmak için gölge gibi peşinizde dolaşmaz dükkân sahibi. Pazarlık yapabilirsiniz hatta sohbet edip çayını kahvesini içebilirsiniz. Samimidirler.
Ama artık tek tükler. Hemen karşılarında ya da yakınlarında bulunan her şeyin satıldığı zincir marketlere, alışveriş merkezlerine yenikler. İşte bunlardan biri Rasim amcanın her türlü plastiği ve temizlik malzemesini sattığı dükkânı. Dükkân dediğim apartmanın altında depo niyetine kullanılan bir yer aslında. Malları orada duruyor, tezgâhını önündeki küçük bahçeye açıyor. Hemen karşısında zincir marketlerden biri, yüz metre ilerisinde diğeri…
İnternetteki satış sitelerinden ihtiyacım olan şeyler için küçük bir fiyat araştırması yapıp Rasim amcaya öyle gittim. Mobu takmak için iki tane temizlik sopası alacaktım. Araştırmama göre ağaç sopalarda alt limit yüz lira, metal olanlarda 125 liraydı. Markaya göre değişen daha yüksek fiyatlar da vardı. Rasim amcada ağaç olanlar 40, metaller 30 liraydı. Üstelik sorun çıkarsa iade garantili.
Eve dönerken komşumla karşılaştım. Seksen yaşlarında zarif bir hanım. Ayaküstü sohbet ettik. Telefonuna virüs girmiş. Önce telefonu aldığı yere götürmüş. 800 liraya yaparız, demişler. Bir de eklemişler: “Aman iyi bir yerde yaptırın.” diye. Böyle işler yapan iyi bir yer bu defa 1000 lira istemiş. Bir de bizim civardaki küçük, kendi halindeki bir dükkâna girmiş. Genç çocuk, “Teyze iki saat bırak, 300 liraya düzeltirim.” demiş. Bu sefer kafası karışmış: 300 liraya yapılabiliyorsa neden 1000 lira istediler? 1000 liralık işse 300’e nasıl yapılacak? Kafası karışmış olsa da mahalle esnafı olan genç çocuğu gözü tutmuş. Telefonunu ona emanet etmiş.
Mahallemizin pidecisinden söz etmemek olmaz. Dükkânın önünde iki üç masa. Özellikle ramazanda iftar saatlerinde araçların valeye teslim edildiği o çok büyük pideci gibi değil. Küçük bir yer. Hem fiyatlar daha uygun hem ürünler daha lezzetli. Bir kelle paça yapıyor, enfes. Kendi suyuna. Diğerinde de içtim. Unla koyultmuşlar suyunu, et suyu tadı yok.
Ya, çay ocağı kıvamındaki kahveciler… Hani tahta sandalyelerde oturduklarımız… Onlara da mahallemizin esnafı gözüyle bakarım. Çayın da kahvenin de lezzetlisini onlarda içerim. Fincanlar ince kenarlı, büyüktür. Az ötedeki afili yerde 150 lira olan Türk kahvesine 50 lira verseniz yeter. Yanında bir parça lokum ve suyla beraber. Yanınızda getirdiğinizi yemek serbesttir üstelik.
Tam yazıyı bitireyim, diyordum helva almak için girdiğimiz dükkân geldi aklıma. Yaşlı bir amca bakıyordu tezgâha. Aynı gruptan yedi sekiz kişi girdik içeri. Amca tadabilir miyiz, dedik. Amca isteyene kesip kesip verdi ama tadımlık değil, doyumluk. “Bu çok.” diyenlere “Ekmek de vereyim, ekmekle yiyin.” deyip küçültmedi kestiği parçaları. “Yiyin be ya! Helal olsun.” dedi. Bütün dükkânı alasımız geldi.
İşte ben bu ilgiyi, bu sıcaklığı seviyorum. Çok büyük marketlerde, alışveriş merkezlerinde her şey var hatta fazlasıyla var ama oralarda ruh yok. Zamanın hızı, değişen dünya düzeni yok etmeden ruhu olan mekânları ne kadar yaşatabilirsek o kadar iyi.












