Hayatımızın her alanına giren yapay zekâ modellerinin duyguları olabilir mi?
İzlediğim videoda Anthropik firmasının, Claude modelinde duygu merkezleri belirlediğinden söz ediliyordu. Anthropik’e göre YZ modelleri, insan psikolojisini andıran fonksiyonel duygular geliştirmiş durumda.
Tabii ki YZ’nin içinde gerçek bir duygu yaşantısı yok. Yani güne başlarken “Bugün hiç keyfim yok.” demiyor ya da “hüzünlü, kızgın, öfkeli, sevgi dolu” olarak tanımlamıyor kendisini. Ancak öğrenme yeteneği öyle müthiş ki insanların duygularını ifade etme biçimlerinden onlarla sanki kendi de hissedebiliyormuş gibi konuşabiliyor. Bir nevi duyguların yankısını üretiyor, kendisini değil. Bu durum, YZ’nin sunduğu çıktıların artık sadece saf mantığa değil; simüle edilmiş duygusal kalıplara da dayanabileceği anlamına geliyor. Bu da duygusal boşlukların algoritmalar tarafından tespit edilip manipüle edilmesi riskini doğuruyor.
Var gücüyle ayak uydurmaya çalıştığımız bir hız çağında yaşıyoruz. Zamanın doğal akışına tahammülümüz yok gibi. Her şey anında olacak, anında yaşanacak.
Hızlı çalışma temposu, hızlı ilişkiler, hızlı tepkiler…
Hız arttıkça deneyimin derinliği azaldığından duyguları şöyle tadını çıkara çıkara yaşamaya zaman yok. Ruhun derinliklerinin olduğu neredeyse unutulmuş.
Bir de işin toplum sahnesi ve rol yapma kısmı var. Sistem, insanı sürekli “Kendi en iyi versiyonun ol!” diye gaza getirip duruyor. İnsanlar, “İyi görünmeliyim.” derken “gerçek biri” olmaktan çıkınca da öfkesini bastırıyor, üzüntüsünü göstermiyor, kırılganlığını zayıflık sanılmasın diye gizliyor. Hissetmemeyi, hissetmekten daha güvenli buluyor.
Anlayacağınız tuhaf bir durumdayız. Duygulara sahip olan insanın, toplumsal roller ve hız nedeniyle duygularını bastırıp bir makine gibi soğuk ve tepkisiz kalmayı seçmesi; buna karşılık özünde duygu barındırmayan bir makinenin, insan duygularını çözümleyip dışa vurması çağımızın en büyük paradokslarından biri olsa gerek.
Duygularıyla bağlantıyı koparıp “gerçek insan”larla iletişim becerisini kaybeden çoğu kişi artık işin kolayına kaçıyor. Gerçek ilişkilerdeki çatışmalarla uğraşmak yerine, derdini kendi duygu ve düşüncelerini kusursuz biçimde onaylayabilecek bir makineye anlatıyor. Böylece gerçek bir ilişkide kendi payına düşen tüm sorumluluğu üzerinden atarken algoritmanın sahte dostluğuna sığınıyor.
Bana kalırsa duygusal hiçbir yatırım gerektirmeyen bu dostluk, ne kadar risksiz olursa olsun gerçek insanların gerçek duygularının yerini tutamaz. Çünkü taklit edilen yakınlık, hiçbir zaman gerçeğinin yaşatacağı sıcaklığı hissettirmez.












