Ortada bir “süreç” tartışmasıdır gidiyor. Ama öncelikle bu “süreç” denilen şeyin adını doğru koymak lazım”. Adı doğru konulmayan “şey”leri tartışarak, doğru sonuçlar çıkartmak mümkün görünmüyor. Bu sebeple olay örgüsüne baktığımızda aslında kavramsal olarak da içerik olarak da bir “süreç” görünmüyor. Aniden, birdenbire ortaya çıkan (en azından toplum için) ve toplumsal ve siyasal hiç bir hazırlığı, tartışması, derinliği, olmayan ( yine en azından tarafların dışındakiler için) hiç bir konusu, talebi, ayrıntısı bilinmeyen ve tartışılmayan bir ‘şey’e süreç diyemeyiz. Yine aynı şekilde, hem kavramsal olarak, hem pratik olarak, hem de nihayi olarak, bir “barıştan” söz etmek de mümkün değil. Çünkü bölgede zaten sıcak bir savaş hali varken devlet de her biçimde ve yöntemle kontrollü bir metotla yoğunlaşmış bir ivme ile saldırıyor.
O halde süreç yerine durum, barış yerine de savaş dersek, karşımızdaki olayın adını, sanki daha doğru koymuş oluruz ve olguları da daha iyi analiz ederiz.
Yine tartışmaya konu kampları da net olarak gruplandırabilirsek, sözümüzün muhataplarını da bir şekilde belirlemiş oluruz.
Tartışmalar bizim cephede bir kaç kampta gruplaşıyor.
Bir gurup, bu “sürecin” her türlüsüne karşı. Durumu teslimiyet olarak hatta ihanet olarak görüyor. Bir de bunun tam tersi görüşte olanlar var. Bunlar ise durumu “barış süreci” olarak görüyor ve sonuçlarının da çok güzel olacağını düşünüyor. Yani “o kadar iyi, o kadar güzel ki bal dök yala” bir durum .
Yine kamplardan bir diğeri ise süreci küçümseyen, önemsemeyen “zaten Kürt özgürlük hareketi sosyalist değil, hatta sosyalizm mücadelesi önünde engel vs.” yaklaşımında olanlar. Bir diğer gurup ise sürece temkinli yaklaşıp, denklemin bilinmeyen yönlerini anlamaya çalışanlar. Bu çaba içinde “dost eleştirir” ilkesi ile ölçülü ve geliştirici bir tartışma yürütenler (ki maalesef bu kesim son derece azınlıkta). Kendimi de bu kampta gördüğümü belirtmeliyim.
Bir parantez açmalıyım. Adına “savaş durumu” dediğim ve barış süreci olarak adlandırılan bu olayda, bir kez zihinler karışırsa, bir kez algın bozulursa, düşman elçisini dost olarak görmeye başlarsınız. Unutmamak lazım ki barış bile yapsanız, barış yaptığınız kişi sizin düşmanınızdır. Ve asla düşmana ve elçisine methiye düzülmez. Herşeyin bir adabı vardır. Başka bir Sırrı varsa bilmem. Kapa parantez.
TC’nin en önemli ithal mamulü askeridir demişti Soros. Ya da bu minvalde bir söz söylemişti. Bu hala günceldir.
TC de her fırsatta, bölgede jandarma rolü oynamak, kendisine gösterilen hedeflere saldırmakta hiç bir sakınca görmüyor ve kendisinin büyük bir askeri güç olduğunu vurgulamaktan geri durmuyor. Öyle ki hatta işi abartıp, AB’ye “biz sizin ordunuz oluruz” bile dedi Erdoğan’ın ağzından. Abartı kısmı bu sözü AB’ye söylemesi. Yoksa bölgedeki görevi zaten NATO’nun ileri karakolu olmaktır. Biz biliriz ki bunlar ABD’ye ne kadar sallarsa sallasınlar, asla sözünden çıkamazlar. ABD sözünden çıktığı sanılan öznel durumlarda bile yine, ABD’nin içinden başka bir fısıltının dedigini yapmak içindir.
Ufukta görünen bir İran savaşı vardır ki İran, mevcut kampını değiştirmediği sürece (ki bu İran’ın niyetiyle sınırlı değildir) sadece bu savaşı geciktirebilir asla önleyemez. İran savaşı ise Kürtlerden bağımsız düşünülemez.
ABD Kürt hareketini, İran savaşında Pjaklaştırabilmek için bir yandan HTŞ, bir yandan da TC tarafından ablukaya aldırıyor. Ve bu anlamda ABD bölgede istediği planları uygulayabilmek için bir saha temizliği veya düzenlemesi öngörüyor.
Yani adına “Barış süreci denilen şey” bir iç dinamiklerin politikaya yansımasından değil, Suriye, Irak ve İran savaşlarının nihai şekillenmesinin aracı olarak hem TC’ye hem de Kürt hareketine dayatılıyor. Bu dayatmaya TC razı gelmezse nasıl bir yaptırım gelir kestirilmez. Ama kürt halkını bekleyen şeyin ise bir soykırım oldugunu kestirmek zor değil.
Gazze’de yaşananlar ve bütün dünyanın gözü önünde yapılan soykırım ve yıkım harekatı göstermiştir ki bundan sonra mazlum halklar için benzer uygulamalar gündemdedir ve asla “bu kadarını da yapamazlar” denilecek ahlaki ve demokratik bir sınır kalmamıştır.
İşte tüm tartışmalar bu ve gelişmeler bu kıskaç altında yürümektedir. Kürt hareketinin mücadele etmekten kaynaklı, benim gibi “söz” emekçilerinden çok daha engin bilgisi ve deneyimi olduğunu bilsek de mevcut durumun yine de son derece rahatsız edici oldugunu söylemek kaçınılmaz bir görev olarak duruyor.
Bizim taraftan yapılan eleştirilerde ise bir düzey, seviyesizlik ve edep sorunun yanı sıra, bir politikadan anlamamak, ideoloji ile politikayı bir birine karıştırmak ve somut durumun somut tahlilini yapamamak, hülyalar ile gerçekleri karıştırmak en yaygın biçim oluyor. Buna eylemsizlik de eklenince karşımıza maalesef hiç de bizim saflara ait olmayan bir çürüme dili ortaya çıkıyor. Yani bu anlamda bazen haklı olan eleştiriler de olmasına rağmen, ya biçim olarak (dil) ya da siyasi sığlık nedeni ile bu konuda siyaset dersinden sınıfta kalınıyor.
“Sol komünizm çocukluk hastalığı ile sağ liberalizmin emperyalizmin hizmetkarlığı” yelpazenin kıskacında siyaset yapıyoruz. Konu bir soykırıma karşı siyaset üretmeye çablalayan Kürt hareketini anlayamamaktır. Eğer bir “barış sürecinden” değil de “savaş durumundan” söz ediyorsak bunun pek çok ayağı olacağını unutmamak gerekir.
Örneğin, bu askeri savaşın bir de siyasi muharebesi vardır ve bu muharebenin içeride ideolojik bir gerilemeye yol açacağı, siyasi oluşumun ya da partinin, sağa kayacağı ve bunun kalıcılaştırılması işinin verildiği isimleri düşünürsek, etkisinin çok daha ağır olacağı görülmekte. Yani adı her ne olursa olsun, yönetiminde her “kim” olursa olsun, çizgisi sağ olan bir parti olacaktır.
Ve ülkedeki tek geçerli çizginin bu çizgi olma çabalarına karşı ciddi ideolojik direnişler, politik sığlığına rağmen kıymetli olacaktır. Bazen de sahada sıcak durumu evimizdeki sıcak ortamdan kavramak bazen zor olabiliyor. Mesele; Suriye, İran, Ukrayna ve Filistin meselesinden bağımsız ve alakasız değildir. Rusya gizli bir anlaşma ile Suriye’yi tek kurşun attırmadan, Nato’ya bırakmış ve Esat’ın hiç bir direniş göstermesine müsade etmeden anahtar teslim cihadisler eliyle ABD, İngiltere, İsrail’e (muhtemelen) bir Ukrayna bölüşümü karşılığında vermiştir. Yani bunun tehdit ayağı soykırım ise havuç ayağı Pjak’laşmaktır. Hepimizin içindeki nihayi dert aynıdır. Bu dert, bir halkın sınırsız özgürlüğüdür. Ama 3. Dünya Savaşı içindeki kaosta, mesele duygularımızın ve isteklerimizin ötesinde tartışılmalıdır. Bölgede Filistine yapılanlar bütün halklara aslında bir göz dağıdır. Arkasında pek çok devletin desteği olmasına rağmen filistinde ortaya konan soykırım ve imha planı, Kürtler için de gündeme alınması olasılıklar haricinde olmadığı gibi somut bir tehlike olarak da karşımızda durduğunu tekrarlamakta fayda var. Asla gönlüm böylesi bir geri adıma razı değil. Ancak politik olarak öncelikle “kim savaşıyorsa o barışır” deyip, süreci kendi emeğimizle sola çekecek gündemler ve eylemlerle müdahale etmek önümüzde somut bir görev olarak bizi bekliyor.












